Devrimler Üzerine On Tez – Mohammed A. Bamyeh

2011’deki Arap ayaklanmalarının onuncu yıldönümü vesilesiyle

1. Sürpriz

Tüm devrimler şaşırtıcıdır. Olaylar patlak vermeden önce, âlim bakış açısı şunu sorar: Bir devrimin ihtiyaç duyacağı kaynaklar nerede? Bunun için kim hazırlanıyor? Buna önderlik edecek kim var? Hangi büyük şahsiyet, hangi siyasi parti, hangi örgütlü meclis? Buna kim yön verecek? Uzun süredir var olan heybetli bir otoritede nasıl çentik açabilir?

İsyan olasılığına ilişkin önceki tüm şüpheler realist değerlendirmelere dayanmaktadır. Bu anlamda geçersiz değildirler. Realizm der ki: eğer devrimin planını göremiyorsam, onun olasılığını da göremem. Ve tam da bu tür şüpheler geçerli olduğu için, bunlara rağmen patlak veren bir devrim her zaman şaşırtıcı olacaktır. Devrimler, beklentilere ve öğrenilmiş varsayımlara karşı patlarlar. Bir devrim, kendisinden önce ortaya çıkan katı ve sarsılmaz bir otorite olarak görünen şeye eziyet ettiği gibi, yerleşik bilgiye de meydan okuyacaktır.

Yerel entelektüellerin yıllardır özlemlerini dile getirdikleri ve sıradan insanların da aynı şekilde uzun süredir içinde bulundukları koşullardan bıktıkları yerlerde bile, bir devrim yine de sürpriz bir şekilde gerçekleşecektir. Çünkü hasret bir eylem değildir ve genel bir mutsuzluk durumu, belirli bir eylemi öngörmez.

Ve tam da bu doğal sürpriz unsuru nedeniyle devrim, rejimin kendisine yönelik hazırlıklarını bertaraf eder. Eğer devrimler önceden tahmin edilebilseydi, asla gerçekleşmezlerdi çünkü bu tahmin işini yapan bilim, derhal hükümet bilimi haline gelirdi. Rejimlerin her zaman muhalefet arayışında olmaları, sonlarının ne şekilde geleceğini bildikleri anlamına gelmez.

Devrimler genellikle başarıyı garanti edecek kaynaklara sahip olmadıkları zamanlarda gerçekleşir. Kararlı devrimciler, kendilerine rehberlik etmesi için çeşitli teoriler ve modeller kullanarak yıllarca bir devrimi planlayabilirler. Bazen devrim, onların planları sayesinde değil, onların planlarına rağmen başarılı olur. Ve tıpkı rejimler gibi, devrimci patlama da çoğu zaman kendini adamış devrimciyi gafil avlar: kalabalık kitleler, kitaba veya plana bağlı olmamakla beraber beklenenden daha erken ya da geç ayaklanırlar ve zamanın normal akışı içinde bir patlama olarak hareket ederler.

On yıl önce, devrimin sürpriz kapasitesine bir kez daha tanık olduk. 2011’de Tunus’un kenar kasabasında yoksul bir sokak satıcısının kendini yakmasının ardından bütün bir dünya bölgesi alevler içinde kaldığında, hiçbir yerde devrim için bir plan yoktu. Bir sokak çarpışmasının dört Filistinli işçinin ölümüyle sonuçlanan 1987 yılındaki büyük Filistin intifadası için de bir plan yoktu. Her iki görkemli isyan da kendilerinden önce yıllarca süren dayanılmaz rezaletlerle açıklanabilse de, belirli bir günde belirli bir rezaletin, o zamana kadar sonsuz gibi görünen güçlü baskıcı normu altüst etmesi için özel bir neden yoktu.

Aslında şaşırtıcı patlamalar, realist tutumun süregelen umutsuzluğundan başka bir şeye yanıt vermiyor gibiydi. İntifada, Filistinlilerin davasının dostları tarafından terk edilmiş gibi göründüğü, o zamanlar oturmuş olan bölgesel düzenin bozulması olarak patlak verdi. Tıpkı 2011 ayaklanmaları gibi 1987 intifadası da umudun olmadığı, umudu teşvik edecek hiçbir kaynağın bulunmadığı ve rasyonel, realist zihinlerin umutsuzluğu dünyanın sağlam yapısı olarak gördüğü bir noktada patlak verdi.

Bu nedenle, bir devrim analizi tahmine dayalı bir bilim olamaz. Bu bir sürprizler bilimi olmalıdır. Devrimleri öngörmek ancak onları anlamayanların, sürprizin derin konuşmasını dinlemeyenlerin yapabileceği bir şeydir. Sürpriz, onu anlamak için gereken bilginin daha önce var olmadığı anlamına gelir. Bu bilgi her zaman tazedir ve gerçekleşen her devrimle birlikte hayat bulur. Yine bu nedenle her devrim kendi entelektüellerini doğurur, özellikle de mevcut entelektüellerin onun derin özgünlüğünü kabul etmeyi reddettikleri ve devrimin olmayacağını ya da gerçekleşenden çok farklı bir karakterde olacağını öngören eski düşünce sistemlerine bağlı kaldıkları durumlarda. Dolayısıyla her devrim kendi bilgisini beraberinde getirir; yerleşik bir bilimi takip etmez.

Sürpriz, yeni bilgiye bir davetiyedir.

2. Eğitim ve Kültür

Tüm devrimler eğitimsel deneyimlerdir. Katılımcıları için olduğu kadar, yürüyüşlerine nasıl başladıklarını yakından gözlemleyen ve nereye götürdüklerini sorgularken tamamen kaybolmayan herkes için de durum büyük ölçüde böyledir. Bazen çıkmaz gibi görünen bir yola girerler. Diğer zamanlarda ise daha önce kurulmuş olan düzene geri dönüşle sona eriyor gibi görünebilir. Her devrimin hemen ardından ortaya çıkan şey mutlaka yeni ya da daha iyi bir sistem değildir. Her şeyden önce, bir devrim başarısız olmuş gibi görünse bile, ortaya çıkan şey eğitici bir deneyimdir.

Bu eğitim nadiren tek tiptir. Sırf aynı sınıfta oldukları için tüm öğrencilerin aynı dersi öğrenmediğini biliyoruz. Bazıları kendi kapasiteleri hakkında daha fazla şey öğrenecek, kendi eylemlerine ve inisiyatiflerine daha fazla güvenmeye başlayacaktır. Diğerleri ise tam tersi bir ders alacaklardır: çok fazla özgürlükten korkmak, yol gösterici bir otoriteye özlem duymak, aydınlanmış despotizmi tercih etmek. Birçoğu kademeli aydınlanmanın erdemlerini öğrenecek, bazıları daha radikal bir devrim isteyecek, diğerleri faşizmin erdemlerini düşünmeye başlayacaktır. Tüm bunlar aynı sınıfta, aynı öğretmen tarafından öğretilen derslerdir; öğretmenin bireysel ilgi gösteremeyeceği kadar çok öğrencisi vardır; milyonlarca ruh, hazırlıksız, önkoşulsuz, yalnızca tüm devrimlerin şafağında en çok ihtiyaç duydukları şeylerle; güçlü duygularla, kararlı adanmışlıkla, sınırsız enerjiyle donanmış olarak aniden “devrim” adı verilen bir sınıfa akarlar.

Bu özellikler, milyonları harekete geçiriyor gibi göründükleri için, bir süreliğine eğitim kılavuzu olarak da “yeterince iyi” görünüyorlar. Bu eğitimin geleceği, nereye varırsa varsın, duygularla başlar. Devrimci bir andan akan “eğitim” dediğimiz şey, duyulardan başlayan, bedende enerji olarak, zihinde aydınlanma olarak, ruhta “halk” olarak hissedilen bir eğitimdir, bu eğitim bir an için somutlaşan bir soyutlamadır çünkü bu artık kişileşmiştir.

Zamanla bu duygusal eğitim, en azından bazı ruhlarda, tüm devrimlerin sonunda dönüştüğü rasyonel eğitimin temeli olan uzun vadeli kültürel süreçleri oluşturur. Dolayısıyla devrimler sadece zaman içinde gerçekleşen olaylar değildir. En son değiştirdikleri şey siyasi sistemdir, ilk değiştirdikleri şey ise kültürdür.

Devrimler bazen siyasi sistemin gerçek gücü yanlış anlaşıldığı ya da halkın gücü abartıldığı için gerçekleşir. Dolayısıyla devrimler durumun doğru anlaşılmasına ya da güç dengesinin doğru analiz edilmesine dayanmaz. Tam tersine, durumun bu tür bir “doğru” -dolayısıyla hareketsizleştirici- kavranışına tamamen ilgisizlikten patlak verirler.

Ancak durumu bir kez “anladıklarında” – ya başarıları bazı katılımcılara vaat edilen ütopyayı gerçekleştirmemiş gibi göründüğü için, ya karşı devrimden yedikleri dayak yüzünden, ya da devrim “çalındığı” için – devrimler yeni bir anlayışa ilgi duymaya başlarlar. Başka bir deyişle, en çok eski bilgilerle henüz fazla kirlenmemiş olanlar arasında görülebilen yeni bir kültür üretirler. Bu kültür gençler arasında, sivil toplumda, yeraltı ve yerüstündeki yeni kulüplerde, yeni fikir alışverişlerinde, dün soru olduğu bile bilinmeyen soruların sorulmasında, bir mirasın yeniden yorumlanmasında, yeni yapılanların daha derin anlamlarını öğrenmeye duyulan genel ilgide ortaya çıkar.

Anlık sonuçları ne olursa olsun, tüm devrimler toplumun her yerinde değil ama devrimci deneyimi fikirlerle donatmak, zamanın büyük bir olayına ona uygun uzun vadeli entelektüel saygınlığı kazandırmak isteyen kesimlerde yaşayan bir kültür doğurur. Haklarında kitaplar yazılmayan, onurlarına şiirler bestelenmeyen, varlıklarını sürdürmelerini sağlayan sanat eserleri yaratılmayan, en iyi umutlarını hatırlatan anma törenleri düzenlenmeyen ve kaçınılmaz bir miras olarak yorumlanmayan devrimler nadirdir. Buna bir de devrimlerin ardından bıraktıkları daha az görünür ama daha yaygın sosyal izleri (sıradan diyalogları, yeni dostlukları, süregelen düşünceleri) ekleyin.

Bu yeni kültürün yeni bir devrime ya da kademeli bir dönüşüme yol açması on yıllar alabilir. Ancak siyasi değişimin aksine, kültürel dönüşüm, bilinmeyen ya da dağınık coğrafyalarda gerçekleştirilse bile, bir devrim sonrasında garanti edilen tek sonuçtur. Devrimin boyutu ne kadar büyükse, bu yeni kültürün kapsamının da hem entelektüel hem de demografik olarak o kadar geniş olacağı varsayılabilir.

Duygularla başlasa da, bir devrim; düşünceler, sorular ve argümanlar aracılığıyla yaratıcılığa genel bir davet olarak ilerler, sonrasında ortaya çıkan bir kültür olarak yaşar. İfade olgunluğu ve kendine bahşedilmiş bir varlık hakkı kazandıkça, bu kültür, ne kadar çeşitli olursa olsun, toplumsal dönüşümün bir sonraki turunun başlangıcına işaret eder.

3. An ve Ruh

Her devrim sonunda daha sakin bir çağa -uzun vadeli kültürel sürecin yeni bir çağına- yerleşirken, tüm devrimler zaman içinde kırılan anlar olarak başlar. O anın derinliğini anlamak, onu hemen sonrasıyla karıştırmamayı gerektirir. Anın psikolojisi, yüksek bir ruh, olağanüstü bir zaman, olağandışı bir dayanışma, fedakarlık isteği, normların kesintiye uğraması, sınırsız gibi görünen bir özgünlük ruhsatıdır. Bu anın sonrası ise tipik olarak realpolitik, rasyonel hesaplar, araçsal düşünce, güç mücadeleleri gibi daha sıradan politikalardan biri ile şekillenir. Ve tam da gündelik zamanın bu yeniden ortaya çıkışında, karşı devrim herhangi bir numarasını gerçekleştirmeden çok önce, devrimi unutmak için büyük bir baskı olacaktır.

Devrimcilerin kendileri de daha sonra “ayık” olmaya, az önce ne yaptıklarını unutmaya, sonuçlara odaklanmaya, başka bir deyişle, yapabilecekleri tek şeyin tanıdık düzeni daha yeni, daha kabul edilebilir yüzler ve birkaç prosedürel düzeltmeyle yeniden üretmek olduğunu kabul etmeye teşvik edileceklerdir. Daha sonra herkes devrimi unutmaya, dikkatini bir sonraki adımın ne olması gerektiğine vermeye teşvik edilirken, başlangıçta bir devrimi nasıl gerçekleştirdiklerini düşünmeleri istenir.

Ancak özellikle devrim gibi büyük bir olaydan sonra, gerçeklik hakkında eski, tanıdık bir düşünme biçimine dönerek olaydan yeni bir şey öğrenilemez. Devrim sadece şaşırtıcı bir olay değil, aynı zamanda varoluşun bilinen gerçeklerine bir eklemeydi. Ve burada kesinlikle yeni olan şey isyan etme kapasitesiydi, sonrasında gelen şey değil. Bu kapasite devrimci anın gösterdiği şeydi. Böyle bir yeniliğin kaynağını ve vaadini keşfetmekten uzaklaşıp daha sıradan, daha tanıdık “realizm” psikolojisine geri dönmek, devrimci eylemi amaçlara giden araçlardan daha fazlası olarak düşünmeyi teşvik eder. Dolayısıyla, devrim anının geçmesinden sonra herhangi bir devrimin karşı karşıya kaldığı en büyük tehdit, o anın unutulması ya da daha kötüsü, o anın yeni bir iktidar sistemine hizmet eden ritüelleştirilmiş bir anma töreninden başka bir şeye dönüşmemesidir.

O an, öncelikle manevi niteliklere sahip nadir deneyimlerden oluşur. Katılımcıları için devrimci bir toplantı tek bir talebi aşar, topyekün bir toplumsal yenilenme için hissedilen bir ihtiyaca hitap eder. O zaman misyon, bir yöneticinin yerine bir başkasını getirmekten daha büyük görünür. O anda, sıradan insan tam da yönetilmediği için devrimin içindedir. Orada, nihayet egemen bir fail olarak hareket etmek için doğuştan gelen, organik bir kapasite gibi görünen şeyi keşfeder: talimatlar olmadan, otorite olmadan, hatta yol gösterici bir gelenek olmadan hareket etmek.

Kişinin o anda istediği şey, devrimci olmayan zamanda yapılan bir adaletsizliği veya bir hatayı düzeltmek üzere edilen normal talepleri aşar. Devrimci anda, kişinin istediği şey bildik eski şikayetleri aşar, bunların hepsi şimdi yeni bir dünya için tek bir yoğunlaştırılmış talep altında birleşir. Bu bütünsel ruhsal durum, devrime katılan herkese devrimin her türlü tikellikten daha büyük olduğunu gösterir. Bütünlük bilinci, peygamberlik vizyonuyla karşılaştırılabilecek ani bir vahiy olarak ortaya çıkar, şimdiye kadar görülmemiş bir gerçeğin tüm varoluşu aydınlattığı an.

Bu anlamda, devrim anı, sürdürülemeyecek kadar dinamizmden yoksun bir düzenin patlamasına işaret eder, ondan yeni bir evrenin doğuşunu öngörür, ancak patlama anının bakış açısından görülebilecek bir şekilde ortaya çıkacak bir evren değildir. Bu patlayıcı maneviyat, yapılması gerekeni yapma zorunluluğunda yatar ve bunun nereye varabileceği konusunda düşünceye plan yerine yalnızca hayal gücü rehberlik eder.

Bir sonraki adımın o anda açığa çıkmış olan şeyi kirletmesine izin vermeyin.

4. Hedef — Anın Ardından

Milyonlarca gündemin geçici bir araya gelişi oldukları için, bir rejimi devirmek etrafında birleşmiş gibi görünseler de, kitlesel isyanların asla tek bir hedefi yoktur. Ancak rejimden sonra gelecek olanın tam şekli konusunda hemfikir olmadıkları gibi “rejimin” ne olduğu konusunda bile hemfikir değillerdir. Reformcular nihilistlere katıldığında, feministler ataerkillerin yanında yürüdüğünde, eski rejime sadık olanlar rejim tarafından işkence görenlerle ortak bir neden bulduğunda, köylüler kentlilere katıldığında, saygın sınıflar lümpen proletaryayla el ele tutuştuğunda, yüksekler kendilerini alçaklardan uzak görmeyi bıraktığında, alçaklar yüksekleri eşit gördüğünde kitlesel bir isyan gerçekleşir.

Mevcut iktidar yapısına karşı ilk büyük zaferlerini kazandıktan sonra, bu gündemler farklılıklarını, ortak bir düşmana karşı geçici birliklerini korumak ve devrimci anın yeni manevi karakterinden tam anlamıyla zevk almak için bastırdıkları farklılıkları ortaya çıkarmaya başlarlar. Bundan sonra şu soruyu sorarlar: Buradan nereye gideceğiz? Eski, asil ve unutulmuş bir geleneği yeniden mi kuracağız, yoksa tamamen yeni bir toplum mu inşa edeceğiz? Mevcut bir modeli mi takip etmeliyiz yoksa kendimize, kanıtlanmış başarımızla meşrulaştırılmış sınırsız özgünlük için lisans mı vermeliyiz?

Ve sonra bir başka büyük soru bölücü başını kaldırıyor: rejimi gerçekten devirdik mi? Bunu yanıtlamak için, geçici birliğimiz içinde şu sorudan da kaçındığımızı fark ediyoruz: Rejim neydi? Şimdi bunu bilmemiz gerekiyor, çünkü bu sorunun cevabı, buradan nereye gideceğimize dair bir plan yapmamıza, “rejimin” ne kadarının gittiğini ve “devrimin hedeflerine” ulaşmak için hala ne kadarının kökünün kazınması gerektiğini belirlememize yardımcı olacak. Bazı devrimciler için rejim sadece rejimin başıydı. Diğerleri içinse rejimin etrafını saran ve ondan faydalanan yozlaşmış bir sınıftı. Bazıları içinse rejim gündelik yaşamın ta kendisidir; çürümüş kafa tüm topluma bulaşmış ve tüm toplumun, toplumun adetlerinin ve sosyal ilişkilerinin aynı derecede çürümesine neden olmuştur. Bunlar için o toplumun da devrilmesi gerekir. Eski toplumun tamamı “rejim” idi.

Bu anlaşmazlıklar, devrimin büyüklüğü kadar çok sayıda olacaktır. Ve devrimlerin genellikle doğrudan iç savaşlara yol açmasının nedeni de bunlardır. Ancak bu tür farklılıklar ne iç savaşla ne de devrimci bir diktatörlükle ortadan kaldırılabilir; her ikisi de devrimin bir parçasını diğerine karşı kışkırtmaktan başka bir işe yaramaz. Bunlar ancak devrimci anın ruhuna zaten vesile olan iletişimsel açıklıkla, devrimciler belirli gündemlere saplanıp kalmaya başlamadan, parti politikalarının küçük ayrıntılarında, devrim sonrası iktidar oyunlarının miyopisinde kaybolmadan ve devrimin ruhunun belirli hedeflerinden daha büyük olduğu gerçeğiyle ne yapacaklarını bilemez hale gelmeden önce, o anda aşağıdan, sezgisel ve zahmetsizce ortaya çıkmaya başlayan aydınlanmayla ele alınabilir.

Devrim sizsiniz ve de siz olmayan pek çok kişi.

5. Karar

Devrimler, özgürce ve tehlike karşısında alınan insani kararlardır. “Nesnel yasalara” itaat ederek gerçekleşmezler. Mevcut toplumsal sorunlar veya şikayetler tarafından yönlendirilebilirler: yoksulluk, baskı, yolsuzluk, açık eşitsizlik vb. Ancak bu sorunlar ve şikayetler tek başına bir devrim yaratmaz, özellikle de her zaman var olmuşlarsa. Aslında, bazen devrimler tam da bu koşullarda gerçek iyileşmeler olduğunda patlak verir.

Adaletsiz bir dünyada, devrimin her zaman alternatifleri vardır: kader fikri; kişisel hedonizm, entelektüel dalgınlıklar, suçluluk, klan dayanışması, metanet ahlakı, zihin değiştirici maddeler, yatıştırıcı ritüeller, intihar, nihilizm, lisansüstü eğitim… Dolayısıyla bir devrim her zaman diğer seçenekler arasında bir seçimdir.

Devrimler asla kaçınılmaz değildir ve adaletsizlikler yüzyıllar boyunca sürebilir, dünyanın normal ve bilinen tek yapısı olarak kabul edilen “gerçeklik” ya da “gelenek” olarak donup kalabilir. Dolayısıyla devrimci karar, gerçekliği ve realizmi göz ardı etme seçimidir. Bir fail olarak hareket etme, özgürce hareket etme ve özgürlüğü teorik bir ilke olarak değil, devrimden bir gün önce tüm realizmin dışında gibi görünen şeyi yapan bu yeni insanı yaratan yeni bir güç olarak hissetme seçimidir.

Bu nedenle devrimler öncelikle gerçekçiliğe karşı alınan kararlardır ve bu nedenle onları üstlenen özgür insanı yaratırlar ve bu süreçte daha önce inandırıcılıktan yoksun olan bir ilkeyi ampirik olarak doğrularlar: farklı bir dünyanın mümkün olduğunu.

6.  İhanet

Tüm devrimler eninde sonunda bazı katılımcılar tarafından ihanete uğramış olarak görülecektir, özellikle de her zamanki gibi çoklu hedefler ve çatışan beklentiler barındırdıklarında.

Yaygın bir ihanet stratejisi hafıza tekeli biçimini alır. Hafıza tekeli devrimin, hafızası veya mirasıyla birlikte, diğerlerine karşı bir grubun tekeline girmesi anlamına gelir. Bu durumda, bu ihaneti görenler “devrimin hedeflerinin” terk edildiğini ya da devrimin yolundan saptığını söyleyeceklerdir. Ancak devrimlerin devrimcileri olduğu kadar hedefleri ve dolayısıyla hayal edilen yolları da olabilir. Burada “ihanet”, bir kişinin bir hedefi öne çıkarıp diğerini göz ardı etmeyi tercih etmesinde, bir kişinin tercih edilen bir yola girilebileceği halde girilmediğini hissetmesinde ya da devrimin daha ileri gidebilecekken kısa kesilmesinde görülecektir.

Tersine, devrimler radikal bir eğilimin, devrimi ortaya çıkaran toplumsal enerjinin tamamı olmasa da bir parçası olan bir eğilimin tekeline geçtiğinde ihanete uğramış gibi hissedilebilir. Ya da devrimler, ya eski rejimin bir kısmı devrimin bir parçası olduğu için ya da devrimin bir kısmı her zaman eski rejimin temiz bir parçası olduğuna inandığı için, eski rejimin bir kısmını bünyelerine kattıklarında ihanete uğramış gibi hissedebilirler.

Yukarıdakilerin hepsi, her zaman arkadan ya da önden hançerlemek için ilk fırsatı kollayan bir devrime “ihanet ettiği” söylenemeyecek olan karşı devrimden ayırt edilmelidir.

Daha genel olarak, devrimlerin unutuldukları zaman ihanete uğradıkları söylenebilir. Yani, nasıl patladıklarını anlama çabasının cesareti kırıldığında; ilk ruhları, katıksız yenilikleri, tamamen yol açtıkları mevcut üzücü duruma odaklanmaya teşvik edildiklerinde duyulmaz hale geldiklerinde ihanete uğrarlar. Artık kendi başlarına büyük eylemler olarak değil, sadece amaçlara giden araçlar olarak görüldüklerinde ihanete uğrarlar. Tehlike karşısında bir seçim olarak alınan insani kararlar olarak değil de nesnel yasalara kölece itaat olarak görülmeye başlandıklarında ihanete uğrarlar. Özgürlük eylemleri olarak değil, tamamen zorunluluk işlevleri olarak görüldüklerinde; onları yapan özneye, sıradan insana evine gitmesi ve devrim sonrası işlerle daha iyi bilenlerin ilgilenmesine izin vermesi söylendiğinde ihanete uğrarlar. Başka bir deyişle, tüm devrimlerin en büyük düşmanı unutkanlıktır, çünkü unutkanlık devrimci deneyimin özüne saldırır: olasılıklara, gerçekliğe, rasyonaliteye ve sıradan, katı ve ebedi görünen her şeye nasıl meydan okuduğuna.

7. Kalıp

Devrimler, geriye dönüp bakıldığında kendi dönemlerine uygun olduğu anlaşılan kalıpları paylaşma eğilimindedir. Bu kalıplar onları daha az şaşırtıcı yapmaz çünkü her dönemin devrimci kalıbı, o dönemde iktidarın açık verdiği yere karşılık gelir. Bugün uygulanabilir bir devrim tipik olarak rejime daha önceki bir devrimde rejimin savunmasız olduğu bir açıdan saldırmayacaktır. O eski kırılganlık artık zaten bilinir ve kapatılmış olacaktır. Devrimin öğrencileri bir sonraki devrimin zaten aşina oldukları bir kalıbı taklit etmesini bekleyebilirler, ancak yeni devrim bu beklentiye meydan okuyabildiği ölçüde başarılı olacaktır, var olan devrimin yaşama kabiliyeti orijinal ve beklenmedik bir şey yapmasına bağlıdır.

İçinde bulunduğumuz dönemin Arap ayaklanmaları, yani 2011 ve 2019’dakiler (ama onları takip eden iç savaşlar değil), ortak kalıplar ortaya koyuyor; hepsi önce marjinal, ihmal edilmiş bölgelerde başlıyor ve buradan iyi tahkim edilmiş merkeze göç ediyor. Hareket etme sanatı olarak örgüte, yapıya ve hatta plana değil, kendiliğindenliğe güveniyorlar. Öncülüğe şüpheyle yaklaşıp güçlü bir liderlik fikrini sezgisel olarak reddediyorlar. Gevşek koordinasyon yapılarını tercih ederler ve “koordinatörler” yeni bir devrimci tür olarak ortaya çıkar, bu da devrimlerin artık merkezi rehberlikten çok bilgi paylaşımına ihtiyaç duyduğunu gösterir. Büyük ölçüde siyasi partilerden uzakta faaliyet gösterirler ve aslında devrimi temsil ettiğini ya da somutlaştırdığını iddia edebilecek hiçbir partiye yol açmazlar. Devrimin öznesi ve tarihin yapıcısı, kurtarıcı lider değil sıradan insandır. Bu hareketin ortasında “yurttaş”, “toplumu” doğrudan kendi eylemiyle var ettiği ölçüde kendini böyle görmeye başlar, bu noktada “yurttaş” hissedilen bir kavram haline gelir. Bir an için daha eski bir vatandaşlık fikrini unutulup bunun yerini, soyut bir “topluma” ait olmanın yerleşik bir olgusunun pasif bir ifadesi olarak “vatandaş” kavramı alır. Aynı zamanda, bu devrimler herhangi bir alt grup, sınıf, kabile, mezhep ya da hatta “yeryüzünün uysalları” adına değil, “halk” adı verilen belirsiz ve büyük bir varlık adına konuşuyordu. Bu genellik, onların karakterini tüm şikayetlerin buluşma yeri olarak ifade ediyordu.

Ve her durumda, düşmanları olan “rejim” de aynı örüntüyü sergiliyordu; bir ya da iki nesil boyunca tartışmasız iktidarda kalarak körelmiş olan rejim, sadece kaba kuvvet ve küçük tavizlerin bir kombinasyonuyla karşılık verebiliyordu ki bu da karşısına çıkan ani toplumsal enerji selini dizginlemek için her zaman çok az ve çok geç oluyordu. Rejim, kurulu sistemden başka bir oyun tanımıyordu ve devrimi zamanı geldiğinde dağılacak geçici bir gürültü olarak görüyordu. Ana yönetim biçimi tüm bölgede otokratik sağırlık haline gelmişti.

Dolayısıyla isyanın kalıpları her zaman yenilikçi ve şaşırtıcı olurken – çünkü aksi takdirde devrim olmaz – rejimin kalıpları sadece sıkıcı ve öngörülebilir olabilir. İşte bu yüzden başlangıçta yerleşik bir sistemdir. Devrimlerin aksine, sistemler bildikleri tek şeyi, yani kendilerini yeniden üretmeyi tercih etme eğilimindedirler.

Oysa karşı devrim, baskının tek başına kendisini devrimden kurtaramayacağını zaten biliyor. Bu nedenle, devrimin ruhunu hedef alan karşı devrimci kültürü teşvik ederek, doğmakta olan devrimci kültüre karşı kendini güçlendirmesi gerekir. Örneğin sıradan insanın yerine, karşı devrimci kültür kurtarıcı lideri tarihin tek değerli yaratıcısı olarak yüceltir; devrimci anda aydınlanmış ve asil bir beden olarak ortaya çıkan “halk” inancının yerine, karşı devrim, özgürlüğün sağlanması ve kapasitenin emanet edilmesinden ziyade korkulması ve denetlenmesi gereken vahşi, cahil bir kalabalık olarak halk imgesini besler.

Bu nedenle karşı devrim kendisini yalnızca baskıyla sürdüremeyecektir ve daha önce rejimi yalnızca baskının kurtarmadığını bilmektedir. Ancak karşı-devrimci kültürel saldırısı yeni doğmakta olan devrimci kültürün altını oyduğu ölçüde kendini koruyabilir. Bu nedenle kültür ve fikirler, karşı devrim çağında merkezi savaş alanları haline gelir.

8. Dalga

Aynı dönemdeki devrimler birbirlerinden öğrenme ve birbirlerinin taktiklerini, hatta sloganlarını kopyalama eğilimindedirler; üstelik çok farklı ortamlarda gerçekleşseler ve farklı koşullara yanıt verseler bile. Bu bağlamda yerel devrimleri küresel bir dalganın örnekleri olarak düşünebiliriz. Bir dönemin devrimlerden ibaretmiş gibi görünmesi, dünyanın başka yerlerindeki protesto hareketlerini de teşvik eder. Küresel bir dalga, büyük ve seçilmiş bir özgürlük eyleminden esinlenen, başka bir dünyanın mümkün olduğu, belki de hemen mümkün olduğu hissinin yayılmasıyla ortaya çıkıyor gibi görünmektedir.

1848 ve 1989’da devrimci bir dalga bütün bir bölgeyi etkisi altına aldı. Aynı şey 2011’de de oldu, ancak daha sonra bu dalga küresel olarak hareket etmeye devam etti ve benzer bir ruhla karakterize edilen yaygın protesto hareketleri şeklini aldı. Tanımlanabilir ortak özellikler etrafında küresel bir protesto kültürü ortaya çıktı. Hepsi “sistemin” “yozlaşmasını” (ki bununla çoğu insanın endişelerine sağır olmasını kastediyorlardı) ana hedef olarak belirledi, “küçük insanı” “sistemin” (demokratik sistemler de dahil olmak üzere) tüm endişelerinin dışında gördüler; partilere, örgütlere veya liderlere şüpheyle yaklaştılar, bunun yerine gevşek ağları ve deneysel yapıları tercih ettiler. Odaklanmaya ya da “realizme” çok az ilgi gösterdiler ve genel bir ütopik yönelimden enerji alıyor gibi göründüler, belirli sınıflar ya da gruplardan ziyade bir bütün olarak “halk” adına ya da en azından bir süper çoğunluk (“%99”) adına konuştular, genel bir halklığı “sistemin” karşıtı olarak anladılar.

Talepleri genelliği ve belirsizliği korudu, böylece hissedilen tüm yaralanmalar için bir toplanma alanı olarak statülerini doğruladı. Belirsizlik aynı zamanda küresel dalganın deneysel, genç, neşeli ve kapsayıcı yönelimleri olan bütüncül düşünce ve genel toplumsal yenilenmeye de uygun görünüyordu.

Tıpkı Arap (Baharı) örneğinde olduğu gibi, devrimci dalga karşı devrimle karşılaştığında, küresel dalga da küresel bir karşı dalgayla karşılaştı.  Her ikisinin de dağınık coğrafyalarda gerçekleşmesi, devrimci dalga gibi karşı devrimci dalganın da yayılan bir tehdit hissinden ya da sürünen bir düzensizlikten ilham aldığını göstermektedir. 2011’den sonra küresel çapta birbiriyle bağlantılı sağ popülizmin yükselişi, devrimci ya da en azından dönüştürücü meydan okumanın ne kadar ciddiye alındığını gösteren bir tepki öğrenme sürecinin ifadesi olabilir. Ve tıpkı Arap örneğinde olduğu gibi, küresel karşı devrim, gerçek ya da hayali devrimle karşılaşmasından, eski düzenin polis ve hukuk alanında daha otoriter yollarla, fikir ve kültür alanında ise daha güçlü bir şekilde savunulması gerektiğini öğrendi.

9. Epistemolojik Emperyalizm

Büyük protesto dalgaları eğitim, kültür ve aydınlanma ile ilişkilendirilirken, aynı zamanda bir hatayla da ilişkilendirilebilir: Epistemolojik emperyalizm, kişinin emansipasyon için gereken tüm bilgiye zaten sahip olunduğuna dair aşırı güven duygusu; devrimci enerjinin harekete geçirici gösterisinin ek bilgiyi gereksiz, sapmaları cezalandırılabilir suçlar olarak görmeyi haklı çıkarmasıdır.

Normalde epistemolojik emperyalizm, uzun ömürlülüğü veya iktidarının kapsamı nedeniyle kendinden fazla emin hale gelen yerleşik güçlü bir otoritenin uygulaması olma eğilimindedir. Ancak epistemolojik emperyalizm, belirli bir iktidar altında uzun süre yaşamaktan dolayı devrimi yalnızca aynı iktidara sahip olma hakkının bir ifadesi olarak düşünebilen bir muhalefet pratiği de olabilir.

Epistemolojik emperyalizm, evrensel bir dille ifade edilen yerel bir mücadelenin ürünü olarak embriyo halinde de başlayabilir. Embriyonik haliyle bu epistemoloji, mantıksal bir bilgi stratejisi olarak eleştirilebilir olsa da retorik bir mücadele stratejisi olarak anlaşılabilir. Artık basit bir cehalete değil, ısrara dayanmış olan emperyalist bir biçim almaya başlar. Bu ısrar, tipik olarak, yerel bir mücadelenin o kadar merkezi ve varoluşsal olduğu duygusuyla yönlendirilir ki, onu sürdürmek için evrensel enerjiyi harekete geçirmek gerekir. Bu duruş da yerel mücadelelerin başlangıçtaki duruşu olarak tamamen anlaşılabilir ancak evrensel desteği harekete geçirme dürtüsü daha fazla bilgiyi, yani diğer insanların, diğer dillerin, diğer tarihlerin, diğer anlatıların bilgisini caydırdığında affedilemez.

Aranan tek bilgi dönüştürücü bilgiden ziyade doğrulayıcı bilgi olduğunda, evrensel her zaman emperyalisttir.

Epistemolojik emperyalizm evrensel bir iddia değildir, zira bu tür iddialar durumsal olarak gerekli olabilir. Örneğin tümevarım yöntemi durumsaldır, kişi daha az kısmi bilginin mevcudiyetine bağlı olarak kısmi bilgi temelinde genelleme yapar. Buna karşın epistemolojik emperyalizm, daha fazla bilgiye ilgisizliktir ya da Kolomb’unki gibi yalnızca halihazırda var olan kısmi bir bilgiyi doğrulayan türden bir bilgiye ilgi duymaktır, dünya keşfedilmek için burada değildir; zaten bildiklerimi doğrulamak için buradadır. Dünya, zaten bildiğim bilme biçimim tarafından fethedilmek için vardır, bildiklerimi dönüştürmek için değil. Bu nedenle keşif, epistemolojik emperyalizmin bakış açısından, niteliksel değil yalnızca niceliksel bir vaade sahiptir; zaten bildiklerimden daha fazla ekler, bildiklerime daha fazlasını değil.

Epistemolojik emperyalizm, tarihsel olarak ve günümüzde yaygın bir uygulamadır. İdeolojiden bağımsızdır. İktidardakiler tarafından uygulandığı gibi, etkisi altında olanlar tarafından da uygulanmaktadır, ancak birincisi daha zararlıdır çünkü epistemolojik emperyalizmin yıkıcı kapasitesi, elindeki iktidar miktarıyla orantılıdır. Herhangi bir iktidara bağlı olmadığında, epistemolojik emperyalizm basitçe zararsız bir cehalet olabilir.

Bu nedenle, devrimci süreçlerde, özgürleştirici bilgilerinden çok emin olanlara, devrimin enerji yaymak için bir fırsattan başka bir şey bırakmadığı kişilere karşı her zaman dikkatli olunmalıdır. Bugünün kurtarıcıları, yarının diktatörleri olabilirler.

10. Kişi

Her devrimden sonra, emansipasyonun nasıl gerçekleşeceğini tahmin etmek için yeni bir bilgiye ihtiyaç yoktur. Daha ziyade, devrimin başlattığı aydınlanmayı sürdürdüğü ölçüde gereklidir. Bu aydınlanma, tanıdık dünyadan hoşnutsuz olan birinin onun birkaç adım ötesine geçmesiyle başlamış ve ancak o zaman tanıdık dünyanın gözden kaçırdığı şeyi görmeye başlamıştı. Daha önce gördüğü konformist, geleneksel kişinin derinliklerinde yaşayan devrimci bir kişi vardı. Eğer o gizli kişiyi nasıl göreceğimizi bilmezsek, devrimi de göremeyiz.

Kaynak

Heimatlos Kültü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin