“Yağmalanacak Hiçbir Şey Kalmadı” – Djimi Diallo

1. Geri Kazanacak Hiçbir Şey Yok, Kaybedecek Hiçbir Şey Yok

Afropesimist filozof Frank B. Wilderson’ın sözlerini mealen aktıracak olursam, Siyahilerin (ve Fransa örneğinde Arapların) dehümanizasyonu, toplumun varlığı için bizzat gereklidir. Siyahi ve Arap olmak bir kimlik değil, “İnsanlığın kendisine karşı kurduğu”, tutarlılığını koruduğu ve yenilediği bir konumdur. Katlandığımız şiddet ölçüsüz ve irrasyoneldir: kendisinin sonudur. Idris Robinson’un “Nasıl Yapılmalı” başlıklı yazısında dile getirdiği beyaz üstünlükçülüğün hastalıklı libidinal çekirdeği buradadır: Fransa’da beyaz olmayan bedenlere yönelik şiddet bir jouissance[1] meselesidir ve bu istisnai bedenlere şiddet uygulama jouissance’ı, sosyal hayatın dokusunu oluşturur. (Fransız) toplumu oluşturan bireyler, içten içe kolonize edilenlere, dünün kölelerinin ve kolonize edilmiş halkların torunlarına muhalefetleriyle kendilerini insan (eşit) olarak tanırlar. “Siyahiler” ve “Araplar” iki yabancı varlığın adıdır: Beyaz toplumdan dışlanış, otonomi (yani ekonomik ve politik olarak kendi kaderini tayin etme) anlamında anlaşılan ayrılma olasılığının tüm koşullarının yok edilmesi vasıtasıyla ilerler. Devlet şiddetinin bizi bazen anlık, çoğu zaman sistematik olarak geri getirdiği konum yalnızca toplumun varlığını sürdürmesini sağlamak için vardır ve hiçbir şekilde bir “öncesine” atıfta bulunmaz: Pesimizmimizin temelinde bu yatar. Çoğunlukla buralı ve azınlık olduğumuz için, beyazların kendi ırkçılıklarını frenleme/kontrol etme becerilerine güvenmek zorunda kalıyoruz — yine de ırkçı şiddet, her katmanı bizim (zorunlu olarak) işgal ettiğimiz konuma karşı aynı muhalefetle bir arada tutulan toplumlarının kurucu unsurudur.

Dolayısıyla post-koloniyal öznelerin liberasyonu, solun (ister Marksist, ister feminist, ister ekolojik olsun) emansipasyon gramerlerinin yardımıyla öngörülemez: yeniden sahiplenebileceğimiz bir [emek] zamanımız, bize bireyselliğimizi geri sıçtırtmayı sağlayacak bir ilişkimiz, geri alabileceğimiz bir toprağımız yok. Yeniden kazanılacak tek haysiyet, ırkçılık dünyasına (Siyahi karşıtlığına ve Arapfobiye) son vermek olacaktır. Bunu mükemmel bir şekilde anlayan isyancılara ne mutlu: amaçları toplumu onarmak ve patolojik ırkçılığını tedavi etmek değil; ancak onun kurumlarına, lojistiğine ve sembollerine saldırmak, mallarının dolaşımını kesintiye uğratmaktır. İsyan, radikal bir antagonizmanın dışavurumudur: Ya onlar ya biz. Bu gençlerin isyanı beyaz, liberal kamusal alanın diline tercüme edilemez: politiğin yakalayamadığı bir dış dünyada açığa çıkar. İsyanlar çok-ırklı olabilir (ve şehire bağlı olarak kısmen öyle olmuştur), ancak isyancıların bağlılığı, ırksal kategorilerin anlamlı olduğu dünyanın yok edilmesine yönelik bir bağlılıktır — bunlarla birlikte örgütlendirdiği metropol alanını ve yapılandırdığı işbölümünü de yok eder. Yangınlar zaten bize ait olmayan alanları yakıp kül ediyor — bu döküntü apartman bloklarında evimizde değiliz, bu okullar sadece bizi dışlamaya hizmet ediyor, bu toplu taşıma sistemleri sadece işimizi ve hayal kırıklıklarımızı sembolize ediyor, bu polis karakolları sadece bedenlerimize şiddet uygulamaya yarıyor.

2. Müttefikimiz Yok

Sol kesim hâlâ bunu anlamış görünmüyor.[2] 2005’tekinin aksine, sol kesim başlangıçta durumun ciddiyetinin farkına varmış görünüyordu. Tabii, düzeni sağlamak için sosyal medya ağlarını kapatma çağrısı yapan sol hariç. Macron’a; BRI/RAID’e bağlı [özel çevik kuvvet] polis güçlerini kasabaya göndermesi çağrısında bulunanları da hariç tutabiliriz. Çocuklar mahkemeye ilk kez çıkıp duruşma olmaksızın hüküm yedikleri bir zamanda aşırı-sağcı bir belediye başkanını desteklemek için mitinglere katılanları da dışlamamız gerekecek. Yine aynı kişiler polis “reformları” çağrısında bulunurken, Fransa’da beyaz olmayan insanların bedenlerine uygulanan şiddetteki rolünün analiz edilmesini reddediyor. Daha henüz bir çocuğun başından vurulduğunu, bir diğerinin de Hugo Boss marka bir kot pantolon çaldığı için 6 ay hapiste kaldığını gören bir gence, polisin ve adalet sisteminin “sınıfsal şiddetini” analiz etmek dışında sunacak hiçbir şeyi olmayan sol. Aynı sol, “devrim böyle yapılmaz” ya da bu çocukların sadece “kendilerini-yok-etme duygusuyla” hareket ettiklerini açıklıyor. Son olarak, “okullara ve kütüphanelere saldırmanın bir hata olduğu aşikâr” diyerek tüm bu insanlara sükûnet çağrısında bulunan tüm “büyükleri”, “ağabeyleri” ve kendi kendini görevlendirmiş olan diğer temsilcileri hariç tutabiliriz. Haydaa, pek kimse kalmamış.

2005’ten bu yana değişen şey, solun bir kısmının “yardım etmek” istemesi ancak durumu kavramayı reddetmesidir. “Tanıklıklar” toplarlar ve ardından durumu kendi sözcükleriyle, referanslarıyla ve polis sosyal bilimleriyle analiz ederler. En aptalları polise daha fazla yatırım yapılması çağrısında bulunuyor (sözde baştan aşağı yeniden inşa etmek içinmişmiş), en pervasızları bu isyanı “net talepleri olan” bir harekete dönüştürmeye hizmet edecek bir “geniş cephe” kurmaya çalışıyorlar (yukarıda bahsedilen hainler de dâhil, ilginçtir ki), en iyi niyetlileri ise sokaklarda ve mahkemelerde değerli bir dayanışma sağlıyor, ancak yine de ırksal kategorilerin maddiliğini gerçekten anlamalarını ve kurdukları sınırları aşmalarını sağlayacak bir analiz ve söylem formüle etmekte zorlanıyorlar (belki bir gün bu da gelir).

3. Fransa’nın Sunabileceği Hiçbir Şey Yok

Sol-kesim rezalet bir şey, ancak bazen daha az rezil olmaya çalışıyor (ve bu doğru yönde atılmış bir adımdır). Ülkenin geri kalanı ise ırkçılık ve kayıtsızlıkta sınır tanımıyor. Kamuoyunun neredeyse tamamının “forces de l’ordre” [kolluk kuvvetleri], “petits commerçants” [küçük işletmeler] ve “kurumları” için tereddütsüz destek vermesinde açık saçık ve iğrenç bir şey var. Fransa, polisin bazı gençlere yaptıklarının dehşetini gördü ve bir tavır aldı… bu şiddetten yana bir tavır. Bu ülkenin beyaz olmayan gençlerine yönelik nefreti değişmez, sabit — gereklidir. Ayaklanmanın ardından sergilenen adli polis şiddeti ise hükümetin ve aşırı sağın söylemlerinin mükemmel bir uzantısıdır: otomatik silahlarla etkisiz hale getirilmiş ve boyunduruk altına alınmış çocukları gördük. Fransız Guyanası’nda genel kayıtsızlığın ortasında bir adamın öldürüldüğünü gördük. Zorlu olduğu düşünülen mahallelere zırhlı araçların konuşlandırıldığını gördük. Belediye başkanlarının (sol-görüşlü belediye başkanları da dâhil olmak üzere) gençler için sokağa çıkma yasağı getirdiğini gördük. Île-de-France bölgesinin iç ve dış banliyölerde toplu taşımayı akşam 9’dan itibaren kestiğini gördük. Sadece 72 saat içinde 3000 kişinin polis tarafından tutuklandığını gördük. Nazilerin polisin yerini aldığını ve kolluk kuvvetlerinin desteğiyle gençleri tutukladığını gördük. Bizden nefret edenlerin dayanışması sayesinde Nahel’in katilinin sadece birkaç gün içinde milyoner olduğunu gördük.

Adli baskı belki daha da iğrençtir: her şey bir istisnadır, bir örnektir. Amaç isyancıları cezalandırmak değil, ait oldukları varsayılan grubu terörize etmektir. (bir Marsilya savcısının ifadesiyle) amaç, (polis gücüyle cisimleşen) devlet ile “mahallelerin gençleri” arasındaki “hiyerarşiyi” her ne pahasına olursa olsun korumaktır. Çocuklara sadece bir mağazanın yağmalanması sırasında orada bulundukları için tecil edilmiş hapis cezaları veriliyor, gençler iki saat önce yerle bir edilmiş bir mağazadan bir çift Nike ayakkabı aldıkları için hapis cezasına çarptırılıyor, genç adamlar ellerinde havai fişeklerle yakalandıkları ya da şiddetle tutuklanırken direnmeye cesaret ettikleri için ağır cezalara çarptırılıyor. Sadece Siyahiler ve Araplar yargısız infaz ediliyor. Ve iyi bir nedenden ötürü, baskı işe yarıyor: sokaklardaki hareketler çoktan sona erdi. “Hakikat ve adalet” ya da “polis cinayetlerine son verilmesi” çağrısında bulunan barışçıl gösteriler devam edecektir, ancak her şey için çok geç görünüyor. Anneler korkuyor ve sükunet çağrısı yapmak için yürüyüşler düzenliyor ve kimse gece dışarı çıkmaya cesaret edemiyor.

Ancak hareketin sona ermesinin nedeni daha da üzücü olabilir. Le Clos Français’den (yukarı Montreuil’de bir site) bir yetişkin ve değerli bir yoldaş, 2 Temmuz Pazar günü yapılan Genel Kurul’da bize şunları söyledi: “huzursuzluk muhtemelen yakında sona erecek, çünkü yağmalanacak hiçbir şey kalmadı.” Büyüdüğümüz yerde zaten hiçbir şey kalmamıştı. Bizi bu dünyaya bağlayan hiçbir şey yok, ürünlerin dolaşımı bile. Zaten her şeyden yoksunuz. Ve Fransa’nın bize şiddetten başka sunabileceği bir şey yok. Geriye kalan tek şey, bize katılmak isteyen herkesle paylaşılan kolektif dayanışma ve üstünlükçü şiddete direnebilecek yıkıcı güce sahip bir örgütlenme hayalidir.

Ancak açık olalım: bu bir pesimizm, hatta umutsuzluk zamanıdır. Burada bizim için asla bir yaşam olmayabilir. Sürekli söylediğimiz gibi: Her zaman çok geçtir. Beyazlar birbirlerini beyaz olarak tanıdıkları sürece harekete geçmek için her zaman çok geç olacaktır. Tüm yaşam düzenine, a priori olarak “insanları” en tepeye yerleştiren ve bunun sonucu olarak ikincil ve antagonistik bir “neredeyse-insanlar” grubu yaratan hiyerarşik bir şemaya göre yaklaştıkları sürece. Bedenlerimizden özgürce kurtulma becerilerinden zevk ve gurur duymaya devam ettikleri sürece. Yenilgimiz eylemlerimizde saklı gibi görünüyor, çünkü yardım çığlıklarımıza savaş eylemlerinden başka bir şekilde asla yanıt vermeyecekler. Kamusal alana ırkçılık-karşıtı olarak girmek, doğrudan bir duvara çarpmak demektir. Birilerinin bizi öldürerek, hapsederek, aşırı sömürerek ve bedenlerimiz üzerinden gösteri yaparak kazanç sağladığı dünyanın tamamen yok olmasını sağlamakta çıkarı olan herkesle birlikte bir çıkmazın içindeyiz.

[Çevirmen Notları]


[1]- Jouissance çevrilmeyen bir kelime. “İhtiyaçtan ziyade — dürtünün tatmini”dir. Dilin sembolik yapısında dolayımlanan öznenin semptomundan elde ettiği paradoksal tatmin denilebilir. Buradaki tatmin Freudyen anlamda nesneye erişimin ardından sağlanan bir tatmin değildir.

[2]- Bu kısmı birden fazla nota ayırırsam çok karmaşık olacak [P.S. bu da karmaşık olmuş ama idgaf!!!!], bağlam için hepsini tek bir notta yazıyorum, Fransız birkaç Ultra ve Ultra-Ötesi kişilerle konuştuklarımızın bir kısmının çevirisi: Öncelikle internetin kesilmesi çağrısında bulunan solcu lider Fabien Roussel’di (PCF’nin başındaki bürokrat) // Sonrasında bu isyanların nasıl “devrimci olmadığı” konusunda sızlananlar özellikle PCF ve de Lutte Ouvrière’deki Troçkistlerdir // Reform çağrısında bulunanlar çoğunlukla NUPES’ten (sol partilerin koalisyonundan) sosyal demokratlardır // Bi̇r de NPA’nın (Nouveau Parti anticapitaliste) troçkistleri ve kri̇pto-sosyal-demokratları var ki̇ bunlar isyanın partiler ve sendikalar tarafından geri kazanılmasından yanalar, NPA’nın bunu ilan ettikleri metin aynı zamanda bazı CNT’ler, Union communiste libertaire (yaltakçı Anarko-Komünist örgütü, neyse ki istismar ve anti-feminizm sorunları nedeniyle dağılıyor, birçok hücresi bağımsız anarşist gruplar olarak kendilerini oluşturmak için grubu terk ediyor), Les Verts (yeşil parti), La France insoumise’den gelen sosyal demokratlar tarafından da imzalandı, ayrıca bazı sivil toplum kuruluşları ve radikal sendikalar da (SUD93) buna dâhil, kısacası “Sol”un neredeyse tamamı // Parti des indigènes de la République’in (PIR) reaksiyonerleri (antisemitistler, homofobikler ve aşırı sağcı monarşist Charles Maurras’tan doğrudan alıntı yapan anti-feministler. Neyse ki çoğu insan bunları dışlıyor) isyanın liderleri olmak istedi, PIR sol-reaksiyonerdir, ancak yine de ırkçılık karşıtıdır, belediye başkanını destekleyenler ise merkez sağdan geleneksel partilerdeki aşırı sağa ve faşist hücrelere kadar uzanmaktadır // Ağabeyler moruklar büyükler falan felan dediği yer ise daha soyut, bunlar belli ki Fransız gettolarında ayaklanmaların durdurulması (veya farklı hedefler alınması) çağrısında bulunan eski nesillerdir.

Kaynak (İngilizce)

Kaynak (Fransızca)

Heimatlos Kültü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin