
“Tanrı, intihar dışında her şeyi yapabilir.”
— Malcolm de Chazal
1973 yılında Paris, Londra ve Viyana’da yaşayan Arap öğrencilerden oluşan küçük bir çevre, Sürgün Arap Sürrealist Hareketi’ni kurmuştur. Grubun çekirdeğinde Abdul Kader el-Janabi, Farid Lariby, Mohammed Awadh ve Maroine Dib vardı; Ortadoğu’da yaygın gördükleri yoğun sefalete karşı sürrealist unsurları yeniden yönlendiriyorlardı: despotik polis devleti politikalarına, milliyetçiliğe (özellikle Suriye ve Irak’taki Baasçılığa), militarizme, patriyarkal baskıya, neo-kolonyal Avrupa müdahalesine, dayanılmaz yoksulluğa ve bastırılmış hayal gücüne.
Sürrealizmi Sitüasyonistlerden, radikal feministlerden, 1960’ların sonlarındaki isyancı öğrenci ve otonomist işçi hareketlerinden ve o zamanlar “Üçüncü Dünya” olarak adlandırılan yerlerdeki (ABD’deki gettolar ve rezervasyonlar dahil) devrimci mücadelelerden derledikleri fikirlerle bütünleştirmişlerdir.
Yayınlarının çoğu (özellikle de ar-Raghba al-ibahiyya) Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da Arapça konuşulan her ülkede fitneci, küfri ve son derece çirkin içerikleri nedeniyle yasaklanmıştır.
Theodor Adorno, Erich Fromm ve Germaine Greer gibi dönemin önemli radikal liberasyon teorisyenlerinin çalışmalarından yararlanan Sürgün Arap Sürrealist Hareketi, Arap dünyasındaki (ve 1979’dan sonra İran’daki) pek çok rejimde siyasi baskının, cinsel baskının ve İslam’ın karşılıklı olarak birbirlerini nasıl güçlendirdiklerine dair keskin bir analiz geliştirmişlerdir.
Sürrealistlerin İslam’ın zulmüne saldıran imgelerini ya da yazılarını; arzuyu ve cinsel ifadeyi kontrol etmeye, yeniden yönlendirmeye ya da çarpıtmaya yönelik diğer otoriter çabalara gönderme yapılmaksızın bulmak zordur; Sürrealistler sıklıkla Orta Doğu’daki devlet terörizminin en azından kısmen kadınlara ve gay erkeklere yönelik geleneksel patriyarkal Müslüman şiddetinden kaynaklandığını savunmuşlardır, tıpkı faşizmin Wilhelm Reich, Gilles Deleuze ve Félix Guattari, Klaus Theweleit ve George Mosse gibi yazarlar tarafından anlaşıldığı gibi.
Sürgün Hareketi’nin kurucu manifestosundan yapılan bu alıntı, onların dertlerinin çoğunu özetlemektedir: “Bizim sürrealizmimiz sözümona ‘Arap vatanını’ yok ediyor. Bireyleri ve kitleleri, burjuva düzeninin baskısal ‘aklı’ da dahil olmak üzere her türlü baskıya karşı içgüdülerini serbest bırakmaya çağırıyoruz. Camileri ve sokakları, her karşılaşmada alevlere boğulan, bedenine geri dönen cinselliğin skandalıyla havaya uçuruyoruz. Entelektüel atmosferi imajinasyon iksiriyle zehirliyoruz ki şiirin tarihsel dönüşümünü gerçekleştirirken şairin benliği de gerçekleşsin. Dili kapitalist şaşkınlığın hapishanelerinden ve borsalarından kurtarıyoruz.”
Devamında, ar-Raghba al-ibahiyya’da sürekli bir basamak olması düşünülen bir tür lügattan “küfür” ve “imajinasyon” tanımlarının kombinasyonu yer almaktadır.
Bu çalışma 1974 yılında yayımlanmıştır; ilk kez yeniden basılmakta ya da çevrilmektedir. Daha fazla bilgi edinmek isteyen okurlar Sibylla Krainick’in Arabischer Surrealismus im Exil adlı kitabındaki Der irakische Dichter und Publizist Abd al Quadir al-Ganabi (Reichert, 2001) ilgili bölümlerine bakabilirler.
Küfür ve İmajinasyon Üzerine
Dinin iğrenç banalliklerini zilletin pençelerine fırlatırsanız, onu fırlattığınız yerde bırakın ve sonsuza dek görmezden gelin. Ancak bunun sizi küfrü uygulamaktan alıkoymasına izin vermeyin. Bazı eleştirmenler, Allah’ın var olmadığını kesin olarak ortaya koyduktan sonra O’na hakaret etmenin ne değeri olacağını sormaktadır, ancak küfür dini doğrulamaz veya daha doğru hale getirmez. Küfrün kaba ve çirkin sözlerini telaffuz etmek, bu sözleri söylemenin keyifli bir zevk haline gelmesinden başka bir nedenle değilse bile, önemli ve gereklidir. Dahası, küfür imajinasyona el uzatır.
İmajinasyon; gazeteciler, ekonomistler ve genel olarak özgür düşüncenin ve cinsel duyguların huzursuz canlılığını engellemekle ilgilenen herkes tarafından varlığı reddedilen bir güçtür. Bunun nedeni, bu güç tarafından uyandırılan vizyonların bizim kontrolümüzün o kadar ötesinde olmasıdır ki, bizi kontrol etme potansiyeline sahiptir.
İmajinasyon bize insan potansiyelinin kapsamını gösterir ve bu potansiyelleri gerçekleştirmek için gereken umudu vererek arzuyu besler. İnsan mutluluğunun tüm boyutları imajinasyonda yatar. Bu imajinasyonun tüm fantezileri gerçekleşene kadar hiç kimse tam olarak tatmin olamaz.

