
Burjuva duygularının karmaşası ve günah keçisi arayışı
En popüler masa oyunu günah keçisi avıdır. Eğer bir şeyler büyük ölçekte yanlış gitmişse, çoğu zaman meseleyi olduğu gibi sorgulamak yerine suçu üstlenecek belirli bireyler aramak bir zorunluluktur. Hibrit hedefleri, yıkıcı sosyal ilişkileri ya da çelişkili yapıları sorumlu tutmak uygun ya da mümkün değildir, bunun yerine kararlılık ya da beceriden yoksun, hatta kendilerini kötü niyetli olarak tanımlayan bireylere atfedilmesi gerekir. Kelleleri yuvarlamaya devam ettirmek, var olan sorunları devirmekten ve sosyal dinamiği tekrar yapılandırmaktan daha kolaydır.
Bilmenin bilincinde olmayan, yani Refleksif olmayan bilincin[1], suçu bireylerin üzerine atarak sorunları çözme yönündeki kendiliğinden eğilimi liberal ideoloji ile uyumludur: Liberalizm ilke olarak toplumsal sorunların nedenlerini bireyselleştirmiştir. Sosyal sistemin hakim düzeni bir dogma asaletine yükseltilerek bir doğa kanunu haline getirilmiş ve böylece herhangi bir eleştirel değerlendirme için ulaşılamaz ve dokunulamaz kılınmıştır. Dolayısıyla, olumsuz deneyimin nedenselliği, gerçek varoluş çerçevelerinde bulundukları halleriyle bireylerde konumlandırılmalıdır. Kişisel zorluklar ya da başarısızlıklar ilgili bireyin hatasıdır, bireysel suçlular ya da suç ortağı çeteler sosyal kriz ve felaket yaratır. Sistem hiçbir zaman hatalı olamaz, bunun yerine bazı bireyler yanlış yapmış, hatta suç işlemiştir.
Bu tür bir düşünme son derece irrasyoneldir ancak bilinç için bir rahatlamadır çünkü kişinin kendi varoluş koşullarını tespit etmek ve eleştirmek için zahmete girmesi gerekmez. Esasen toplumsal yapı ve gelişimin kişisel olmayan sorunları belirli bireyler, sosyal gruplar vs. ile özdeşleştirilir ya da sembolik olarak onların üzerine kaydırılır. Eski Ahit’te bu mekanizma, toplumun günahlarını sembolik olarak üzerine yıktığı ve sonrasında çöle sürdüğü bir “günah keçisi” yaratılması olarak tasvir edilir. Sorunların ve felaketlerin yüzeysel bir şekilde kişiselleştirilmesi tekniği iki şekilde uygulanabilir.
Bunlardan ilki suçu ilgili kişi, grup ya da kurumlara atmaktır. Ya alt kademeler liderleri ya da önde gelen kurumları beceriksizler olarak suçlayacaktır ya da suçlular masayı çevirmeyi başarabilirlerse, karşılığında onlar da alt kademeleri verimsizlikle ya da kendilerini toparlayacak cesarete sahip olmamakla vs. ile suçlayacaklardır. Modern siyasette bu tür bir suçlama mekanizması, aslında onun işleyiş biçiminin konseptidir. Kalabalık politikacıları, politikacılar da kalabalığı suistimal eder. Herkesin bildiği gibi, herhangi bir muhalefet partisi toplumsal sorunları asla siyaset sistemine ve onun altında yatan toplumsal (yeniden) üretim yapısına bağlamayacak, ancak bunun şu anda dümende olan rakiplerinden ve onların “yanlış” politikalarından kaynaklandığını iddia edecektir.
İkinci yöntem daha da irrasyonel ve tehlikelidir. Genel olarak, herhangi bir toplumsal sorun, “mutlak kötü” olarak tanımlanan ve böylece evrensel bir halk düşmanı kavramı olarak hizmet eden tek bir veya bazı belirli gruplara yansıtılır. Her ideoloji – Marx’a göre ideoloji her zaman bir yanlış algılama, dünyanın çarpıtılmış bir resmidir – Şu ya da bu şekilde kişiselleştirilmiş bir halk düşmanı kavramını devreye sokar. Modern çekirdek ideoloji olarak Liberalizm, suçlu arayışında nispeten pragmatik olsa ve koşullara göre bir “kötü” özelliği diğeriyle değiştirmekten çekinmese bile (örneğin “mantıksız arzular” ve yoksulların tembelliği, “kötü yetiştirilme” ve suçlular vb), onun neslinin aslında evrensel bir düşmanın tek boyutlu kavramlarına bağlı olduğunu kabul etmek gerekir. Toplumun kucağında yumurtadan çıkan en acımasız ve en önemli idée fixe, Nazi Almanyası’nda Yahudilerin toplu katliamıyla doruğa ulaşan anti-semitizm’dir.
İrrasyonel bir suçlu arayışının tam tersi, belirli birey gruplarını hedef almayan, ancak toplumsal yeniden üretimin ve toplumsal ilişkilerin hakim biçimlerini dönüştürmeye hazır, özgürleştirici bir toplumsal eleştiri olacaktır. Ve kuşkusuz bu açıdan en büyük etki potansiyeline sahip olan hala Marksist teoridir. İşçi hareketinin (bu arada kendi sınırlarına ulaşmış bulunan) fikirlerinin, özünde, toplumsal çelişkileri modern meta üretim sisteminin kör yasaları ve güçlerinden ziyade “üretim araçlarının sahiplerine” atfedilen bir tür “sömürü iradesine” bağladığı ölçüde kişiselleştirdiği doğrudur. Ve ironik bir şekilde, tam da bu indirgenmiş teorik yaklaşım, işçi hareketinin Marksizminin liberal mirasına, yani ortaya çıkan her türlü sorunun salt niyetlerden kaynaklanması gerektiği fikrine kadar geri götürülebilir. Oysa Marksist teori, yapısal krizleri “kötü niyetli” bireyler ya da toplumsal gruplarla karıştırmayan ve “sistem eleştirisi” olarak adlandırılmayı gerçekten hak eden çok daha kapsamlı bir yaklaşım sunmaktadır. Yine de “fiilen var olan sosyalizmin” çöküşünden ve neo-liberal ideolojinin zaferle ilerlemesinden sonra, sosyal eleştiri bu düşünce çizgisinde daha fazla geliştirilmedi, hep birlikte susturuldu. Toplumsal sistem ve onun yapısı, daha önce hiç olmadığı kadar katı bir şekilde gizlenen bir tabu haline geldi. Toplumsal sorunlar ağırlaşsa da, hakim toplumsal ilişki biçimleri artık eleştiriye tabi tutulamaz hale gelir gelmez, komplo teorileri öne çıkıyor. Son 20 yılda Marksizm’in gerilemesiyle birlikte sefaleti kötülüğün çeşitli kişileştirmeleriyle açıklamaya çalışan ırkçılık ve anti-semitizmin yeniden yükselişe geçmesine şaşmamak gerek. Demokratik toplumlarda bile merkez siyasetçiler hiç utanmadan günah keçisi arıyorlar. Almanya’da business gazetecisi Günter Ogger tarafından yazılan “Nieten in Nadelstreifen” (ince çizgili takım elbise giymiş ahmaklar) başlıklı bir kitap en çok satanlar listesine girmiş, yöneticileri başarısız olarak damgalamış ve kolektif beceriksizlikleri nedeniyle onları artan sosyo-ekonomik felaketin kaynağı olarak ilan etmiştir. Ancak bugünün kurtarıcıları ve kahramanları yarının kaybedenleri ve suçlananlarıdır. Hatta bazı medya organlarında siyaset, iş dünyası, spor ve gösteri dünyasına ilişkin “haftanın kazananları ve kaybedenleri” tabloları yayınlanmaktadır. Yöneticiler ve önde gelen politikacılar için çark giderek daha hızlı dönüyor: Krizler, çöküşler ve iflaslar, “bireysel sorumlu bireylerin” istifa edip yerlerine daha iyisini yapamayan başkalarının geçmesi için zamanı hızla tüketiyor. Piyonları ya da vezirleri kurban etmek, evrensel bir tehdidin kasvetli duygusunu yatıştıramıyor; bir tür ifade arayışında olan bu duygu, hayaletler doğuruyor. Artık kendilerini eleştirel bir şekilde düşünemeyen Batı toplumları, kendi yapılarının nadide “Kötülüğünü” simgeleyen anonim efsanevi hayaletleri ortaya çıkarmaktadır.
Negatif’in bu efsanevi görünümlerinden biri de teröristtir. Kafası karışmış ya da bıkkınların, çeşitli haçlıların, tanrının savaşçılarının ya da mafya çetelerinin bombalı saldırıları ne kadar gizemli ve gelişigüzel görünürse, kör ve kişiliksiz “ekonomi terörüne” o kadar çok benzemektedir. Uzun zamandan beri terör grupları, devlet yönetimi ve istihbarat servisleri arasındaki çizgiler bulanıklaşmış durumda. Demokratik toplum aynaya her baktığında terörist imajını yakalıyor. Teröristin şaibeli ve şüpheli figürünü, “namuslu burjuva toplumu” içindeki yerleşik Kötülüğü soyut bir düşman olarak dışa vurmak için kalifiye eden şey tam olarak budur. Yansıtma mekanizması aynanın tersine çalışır: İdeolojik yönelimli terörist, vücut bulmuş elitlere baktığında kapitalizmdeki Kötülüğü görürken, demokratik politikacı da tam tersine toplumsal güvensizliği “teröristlerin tehdidi” olarak açıklayacaktır. Her iki taraf da, teröristler ve emniyet teşkilatları, bireyleri “avlama” yöntemini kullanarak cesetleri birer ganimet gibi gururla kamuoyuna sunarak “erdemin terörünü” (Robespierre) sahneleyecektir. Bu arada teröristlerin varlığı, ister gerçek isterse sadece bir hayal ürünü olsun, tüm dünyadaki piyasa ekonomisi demokrasileri için meşrulaştırıcı bir önkoşul haline gelmiştir. Küresel balon ekonomisinin patlamasıyla eş zamanlı olarak 90’larda filizlenmeye başlayan spekülatör efsanesi açısından da durum oldukça benzerdir. Bilindiği üzere, spekülatif kazançlara karşı yürütülen beceriksiz ajitasyon anti-semitizme oldukça yakındır, çünkü bu yaklaşım Yahudileri paranın olumsuz yönleriyle özdeşleştirmektedir. George Soros’la birlikte bu efsaneye bir birey görünümü kazandırıldı, ancak Soros aynı zamanda anonim bir tehdidin de simgesi haline geldi: Kapitalist emek toplumu ömrünü tamamlamak üzere olduğunu seziyor ve sorunu “saygın emeği” mahvetmeye hazırlandığı iddia edilen kişiselleştirilmiş bir Kötülüğe yansıtıyor. Çalışma sisteminin spekülasyon çağıyla birlikte kendi kendini yok ettiği ne kadar açık hale gelirse, görünüşte sorumlu olan efsanevi bir özneye duyulan ihtiyaç da o kadar artacaktır. Bu irrasyonel açıklamanın, borsada son kuruşuna kadar bahse giren insanların algısından doğması, aslında bu projeksiyonun vücut bulmasının ön koşuludur. Teknoloji piyasalarının çöküşünden sonra medya, “kandırılmış özel yatırımcıyı” sahne arkasında ipleri elinde tutan uğursuz finansal güçlerin kurbanı ilan etmeye heveslidir
Krizin doruğa ulaştığı son birkaç yıl içinde terörist ve spekülatörün yanı sıra başka bir projeksiyon da zemin kazanmaya başladı: çocuk istismarcısı, Kötülüğün en son vücut bulmuş halidir. Hiçbir büyülü kötülük çağrısı cinsel bir bileşen olmadan yapılamaz. (Tercihen yabancı) otlakçılar tarafından “sosyal refahın kötüye kullanılması” iddiasına paralel olarak, cinsel istismar popüler bir konu haline geldi. Müşterilerini çocukluklarında “cinsel istismara” maruz kaldıklarına inandırmayacak bir terapist bulmak neredeyse imkansızdır. Şimdiye kadar “kötü amcalar” sınıflandırması hala belirsizdir, ancak anti-Semitizm ile olan yakınlığını gözden kaçırmak mümkün değildir: Naziler, insanları bir meta haline getirenlerin Yahudiler olduğunu iddia ederken, aynı zamanda onları toplumun büyük kesiminin masum kızlarını ve çocuklarını kovalayan şehvet düşkünü şeytanlar olarak tasvir ediyordu. Resmi toplum bir kez daha kendi yapısal unsurlarından birini Kötülüğün sembolü olarak dışsallaştırmak ve kişileştirmek zorundadır. Cinsel istismar vakalarının çoğu her zaman tatlı evlerin “rahat” atmosferinde gerçekleşmiştir. Belçikalı çocuk katili Dutroux’nun kurbanlarını şehvetlerini tatmin etmeleri için en seçkin çevrelere götürdüğü unutulmamalıdır. Kapitalist toplum zaten çocuklara düşmandır. Aynı zamanda bu toplum biçimi özünde şehvete de düşmandır.
Cinsel suçların toplumsal çelişkilerin irrasyonel bir sembolizasyonu olarak tezahürü böylece daha da zehirli ve kötü niyetli hale gelmektedir. Gerçek görünümdeki her türlü çeşitlilik, zulüm şeytanlarını canlandırmak için ortadan kaldırılır. 70’li yılların eleştirel tartışmalarında, Vladimir Nabokov’un “Lolita” adlı romanında ya da Thomas Mann’ın “Tod in Venedig” adlı eserinde olduğu gibi edebiyatta anlatılan cinsel heyecan, sevgi dolu bir ilgi çerçevesinde ve şiddet içermemesi koşuluyla, pek çok medeniyette rastlanan cinsel davranış yelpazesinin bir çeşidi olarak onaylanmıştır. Günümüzde medyada “halkın sağlıklı duyguları ve sağduyusu” sahnelenerek erotizmin bu yönü çocuk fahişeliği, çocuk tecavüzü ya da küçük çocukların cinsel suçlular tarafından öldürülmesiyle eş tutulmaktadır.
Krizlerle boğuşan bir dünyada şiddetlenen bir sorun olan kadınlara ve çocuklara yönelik maskülen şiddeti kınama ve bununla mücadele etme yönündeki meşru motivasyon, tam tersine dönerek bu olguyu eleştirmek yerine şeytanlaştırmanın bir aracına dönüşmekte ve böylece meselenin kökenine inmenin önünü tıkamaktadır. Bu projektif çılgınlık, çocukları bile çocuk istismarcısı olarak damgalamaktadır: ABD’de 14 yaşındaki kız arkadaşıyla kaçan 18 yaşındaki bir genç elleri kelepçeli olarak sulh ceza hâkiminin karşısına çıkarıldı. Aynı şey 11 yaşındaki bir çocuğun 5 yaşındaki üvey kız kardeşiyle zararsız doktorculuk oyunları oynarken dar görüşlü bir komşu tarafından izlenmesinin başına gelmiştir.
Kötülüğün efsanevi görünümleri, toplumsal krizin negatif enerjisini irrasyonel ve özgürlük karşıtı bir şekilde boşaltmak için gereklidir.
Terörist, spekülatör ve çocuk istismarcısının ortak noktası karanlıktan saldırmalarıdır – rekabetin anonim güçleri de öyle. Herkes ya da hiç kimse olabilir. Fritz Lang’ın dünya çapındaki ekonomik krizin arka planında Berlin’de geçen “M – bir katilin metropol avı” (M – eine Stadt jagt einen Mörder) filmi, kimliği belirsiz bir cinsel suçlunun avlanmasının nasıl kitlesel-psikolojik bir sendroma dönüştüğünü, şüphe, ihbar ve çılgın bir şiddet atmosferine yol açtığını baskıcı bir şekilde göstermiştir. Toplum, katili öpenden bile beter çirkin bir suratla karşı karşımıza çıkmaktadır.
Bugün aynı sendrom, elektronik iletişim araçlarının yaygınlaşması nedeniyle çok daha büyük bir ölçekte kendini hissettirmektedir. Politikacılar ve medya, linç yasalarına yol açan histerik bir popülizm izliyor. İngiltere’de magazin gazeteleri çocuk tacizcisi olduğu iddia edilen kişilerin isim ve adreslerini yayınladığında, öfkeli bir kalabalık bazılarını intihara sürüklemiş ve “pedofili” ile “pediyatri”yi (İngiliz eğitim sisteminin kalitesine dair geniş bir ipucu) ayırt edemediği için bir çocuk doktorunun muayenehanesine saldırmıştır.
Bu tür “olaylar” sadece toplumsal paranoyada ne kadar ileri gittiğimizi göstermektedir. Artık kendi sırrına ulaşmakla ilgilenmeyen bir toplum, cadı avı sahnelemeye mahkûmdur.
[Çevirmen Notu]
[1]- Non-Reflective/Pre-Reflective consciousness, Sartre “The cognito is only the manifestation of consciousness. In knowing I am conscious of knowing. If we refuse to consider consciousness as immediately reflective, that is to say, as a knowledge of knowledge, which would require a regress to infinity (it is the idea of an idea of Spinoza), we will see perhaps that it is not a knowledge turned back upon itself, but the dimension of being of the subject”

