Decompositions’tan küçük bir editoryal not:
Aşağıda Il Lato Cattivo’nun “İsrail Çelişkilerinin Patlama Noktası” başlıklı makalesinin kaba bir çevirisi yer almaktadır. Bu makaleyi Gazze’de ortaya çıkan krizin eksik de olsa destekleyici bir analizi olarak sunuyoruz.
Il Lato Cattivo (“Kötü Taraf”) İtalyanca yayınlanan ve “komünizasyon” akımıyla ilişkili komünist bir dergidir. İnternet sitelerinden:
“Il Lato Cattivo, 2010 ve 2011 yılları arasında, Aralık 2008’deki Yunan krizi ve isyanının ardından ve bu iki olayın (özellikle) “devrim” kelimesine yeni bir anlam kazandıracağı, kriz ve komünizm arasındaki aslında kompleks ve otomatik olmayan ama yine de var olan bağı yeniden harekete geçireceği temel fikri üzerine kurulmuş küçük bir bireysel grup tarafından çıkarılan bir dergidir.”
Filistin söz konusu olduğunda Il Lato Cattivo… oldukça istikrarsız. Il Lato Cattivo, 2014’teki (IDF’nin “Koruyucu Hat Operasyonu” olarak adlandırdığı) “Gazze Savaşı”nın ardından, Anti-Siyonizmin bir eleştirisini sunduğunu iddia ettiği “Anti-Siyonizm üzerine mektup”u yayınladı. Analizin gerçek içeriği, Gazze’ye yönelik kitlesel saldırı karşısında sergiledikleri ikircikli tutumdur. Anti-siyonizm en iyi ihtimalle bir karikatüre indirgenmekte, en kötü ihtimalle de anti-semitizmle bir tutulmaktadır. Genel olarak vardıkları nokta oldukça sıradan: Filistin’de gerçekten kurtuluşa ulaşmak için komünist bir devrim gerekiyor. Belki de istemeden de olsa, Filistinlilerin mücadelesinin, hatta dayanışmasının bir tür yanlış bilinç ya da gerçek sosyal ilişkilerin gizemleştirilmesi olduğunu öne süren “No War but Class War” kavramını zımnen ama genellikle açık bir şekilde dile getiriyorlar. Bu daha ziyade, somut ırksallaştırma ve ırksallaştırılmış isyan süreçlerini “küçük burjuva” arabuluculuğunun tuzaklarıyla karıştıran Avrupa “ultra-solu” için tipik bir durumdur. Bu, “ulus” ve “milliyetçilik” eleştirisini kullanma eğiliminde oldukları bir tavırdır. Bunu işitmek için, “işçi sınıfı” efemerası tarafından baştan çıkarılmamalıyız. Önemli olan, her zaman somut, her zaman parçalı ve sermaye, koloni, ırk, ulus, savaş, yerinden edilme ve Filistin örneğinde mülksüzleştirme ve yerleşimci koloniyalizmin tarihsel miraslarıyla dolu olan mücadelenin gerçek bileşimidir.
“İsrail Çelişkilerinin Patlama Noktası” bu ikinci tür değerlendirmeleri daha iyi başarıyor. Il Lato Cattivo burada, 2014 “Gazze Savaşı” sonrasındaki daha dar görüşlü yazılarına kıyasla çok daha zekice bir analiz sunuyor. Tufanın (El Aksa Tufanı) gerçek anlamı ortaya çıkıyor: kendini dünyaya yenilmez, aşılmaz olarak sunan İsrail işgalinin günlük yaşamından bir kopuş.
Buradaki her pozisyona ya da nitelemeye katılmıyoruz ancak bu tezleri, isyan ve militarizasyonun kaçınılmaz kaos ve gürültüsüne faydalı bir analitik katkı ve ‘sol’, özellikle de ‘aktivist’ çevrelerde sergilenen yavan kınamalara, ahlaki basmakalıp sözlere ve pozisyon kapma çabalarına karşı bir panzehir olarak görüyoruz. Bu yazının, bir hareket tarzı olmasa bile, en azından netlik sağlamaya yardımcı olduğunu düşünüyoruz. Bunun için, Filistinlilerin örneğini, tufanı oluşturan eylemleri takip etmek daha iyi olabilir: yakılan IDF tankları, parçalanan sınır duvarları ve yanan elçilikler.

İsrail Çelişkilerinin Patlama Noktası
Orta Doğu’da devam eden çalkantılar üzerine on tez
I.
Hamas’ın 7 Ekim 2023 tarihinde İsrail bölgesine başlattığı saldırı ve bunun hemen ardından gelen sonuçlar, bize göre, şu an itibariyle, Orta Doğu’daki ekonomik, politik ve askeri gelişmelerde önemli bir dönüm noktasını temsil etmektedir. Bu sözleri, kurbanların ve sevdiklerinin acılarına kayıtsız kalarak ya da daha da kötüsü sivillere karşı ayrım gözetmeksizin şiddet kullanılmasına sempati duyarak yazmıyoruz. Biz sadece olayların analizinde, önemlerinin doğru bir şekilde anlaşılabilmesi için bu hususlardan soyutlama yapılması gerektiğine inanıyoruz. Enternasyonal bir yorum yerine olayların tamamen yerel bir yorumunu tercih etmek ya da tam tersini yapmak mümkün değildir. Her ikisini de takip etmek gerekir. Bu bir avuç tez sadece bir ilk denemedir.
II.
Hamas tarafından başlatılan çok yönlü saldırı, öncelikle mevcut jeoekonomik konjonktür içinde bir bağlama oturtulmalıdır. Çok genel bir ifadeyle, post-globalize (de-globalize?) bir dünya için karşıt kapitalist projelerin daha net bir şekilde ortaya çıkmaya başladığı bir noktada, globalizasyonun kriz aşamasına yerleştirilmelidir. Daha spesifik bir ifadeyle, ABD ve Çin arasındaki küresel çatışmayla ilişkili olarak büyük Orta Doğulu oyuncuların daha geniş bir şekilde yeniden konumlandırılmasına oturtulmalıdır.
III.
Öncelikle, Birleşik Arap Emirlikleri başta olmak üzere Kuzey Afrika, Yakın ve Orta Doğu’daki bir dizi Arap ülkesi ile İsrail arasındaki ekonomik ve diplomatik ilişkilerin nihai olarak normalleştirilmesini gündeme getiren ve ABD tarafından teşvik edilen (en son İbrahim Anlaşmaları ile) bölgesel entegrasyon süreçlerini dikkate almak gerekir. Geçen haftaki saldırılarla Hamas, böyle bir normalleşmenin ya Filistin meselesinin müzakere masasına dahil edilmesi ve temsilinin kabul edilmesiyle sağlanacağını ya da 5 milyon Filistinlinin cesedinin üzerinden geçilmesi gerekeceğini açıkça ortaya koymuştur.
İbrahim Anlaşması’nın dinamikleri, Çin’in -İsrail’in hazmedemeyeceği nedenlerle – kaba bir şekilde “Şii” olarak tanımlanan blok (İran-Lübnan-Suriye-Irak) ile sözde “Sünni” blok arasındaki buzları eritme çabalarıyla dengeleniyor. Hamas burada Suudi Arabistan’ın İbrahim Anlaşmalarını imzalamaması ve Washington ile (anlık?) uyumsuzluğunu teyit etmesi için mükemmel bir mazeret sunuyor. Çin diplomasisi şükranlarını sunuyor.
IV.
Filistinlilerin bakış açısından tarihsel anın ciddiyeti bir kez kavrandığında, Hamas ile genel olarak Filistinliler arasındaki ayrımlarda fazla oyalanmak boşunadır. Saldırının bir bütün olarak Filistin halkına, en başta da Gazze halkına “dayatılmış” olması, onların Hamas’ın “rehineleri” olması, şu sıradanlıktan başka bir şey ifade etmemektedir: insanlar tarihi seçme lüksüne sahip olmadıkları koşullar altında inşa ederler. Temel politik gerçek, yakın vadede, Batı Şeria’da olduğu gibi Gazze’de de Hamas’ın, uluslararası alanda tanınmamasına rağmen, tek büyük politik aktör olduğu, Filistin Yönetimi’nin ise, her ne kadar hala görevde olsa da, artık önemsizliğe mahkum olduğudur.
V.
Hamas, İsrailli sivillere karşı daha önce görülmemiş ölçüde şiddet uygulayarak ve İsrail’i tam ölçekli bir savaşın içine sürükleyerek aslında Filistin sorununa salt baskıcı/askeri yaklaşımın sınırlarını (imkânsızlığını) ortaya koymaktadır. İsrail için “Hamas’ı yok etmek” sadece Gazze’ye postallarla girmek, teknik açıdan zorlu ve sonuçları belirsiz bir askeri operasyon yapmak anlamına gelmiyor. Aynı zamanda Batı Şeria’da kitlesel ayaklanmalara ve Lübnan (Hizbullah) sınırında ek bir askeri cephe açılmasına maruz kalması anlamına geliyor. Böyle bir çatışmanın büyüklüğü, İsrail’in çeşitli sosyal yapısının her bir bileşenini varoluşsal bir ikilemle karşı karşıya bırakacaktır: “İsrail için ölmek mi?” Gerçek ülkeyi tanıyanlar, bugün cevabın hiçbir şekilde kesin bir sonuç olmadığını bilirler. Belki 1967’de ya da 1973’te öyleydi ama artık değil. Tel Aviv’in birçok eğlence başkenti arasında sadece bir tanesi olduğu çift pasaportlu burjuva-bohem Aşkenaz gençliği gerçekten vatanı için ölmeye hazır mı? İbranice’yi zar zor konuşan Rus Yahudiler, sosyal yardımları yalayıp yutan ama zorunlu askerlik hizmetinden muaf olan Harediler, hâlâ ve her zaman ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören İsrailli Araplar İsrail için ölmeye hazır mı? İşte tam ölçekli bir askeri çatışma ihtimalinin ortaya çıkardığı can sıkıcı soru budur.
VI.
İsrail’in Oslo Anlaşması (1993) sonrasındaki politikası, “İsrail kabilelerinin” (“Limes”) çokluğu ve İsrail ulus inşasının tamamlanmamış, evrim geçiren karakteri dikkate alınmazsa gerçekten de anlaşılmazdır. Bu politika ne Likud’un politik bir hevesinin ne de kaba bir materyalizmin ortaya çıkarmaya yeteceği ham hesapların sonucudur. Topraklardaki Filistinli işgücünün İsrail ekonomisinden çıkarılması, yeni yerleşimci kolonilerine verilen zımni ya da açık destek, Batı Şeria’nın idari olarak parçalanması vs. dış çatışma faktörünü körükleyerek iç bütünlüğü sağlamayı vaat ediyordu. Ancak bu, söz konusu çatışmanın düşük yoğunluklu ve kontrol edilebilir boyutlarda bir çatışma sınırları içinde tutulmasını gerektiriyordu. Diğer konularda olduğu gibi bu noktada da Hamas saldırısı masadaki kartları kökten değiştirdi. Tartışmalar ve komplo teorileri, Hamas saldırısının gerçekten ne ölçüde beklenmedik olduğunu, istihbarat hatalarının ne kadar büyük olduğunu veya politik iktidarın üst kademelerine yapılan uyarılara ne kadar kulak tıkandığını vs. belirlemede çok az veya hiç işe yaramıyor. Aslına bakılırsa, bir hafta önce bile Filistin sorunu, İsrail’in üstünlüğü ele geçirmiş görünmesi nedeniyle önemsiz görünüyordu. Eğer bugün İsrail’in gücünün imajı ciddi şekilde zedelenmiş gibi gözüküyorsa, bu olayın kendisine ya da belirli bir yönüne (kayıp sayısı, ordunun tepki süresi vs.) değil, İsrail toplumu içinde derinleştirebileceği çatlaklara bağlıdır.
VII.
Dolayısıyla Tariq Ali (bkz. New Left Review blog, 13 Ekim 2023) ve onunla birlikte sol aydınların çoğunluğu, sırf “ABD tarafından tepeden tırnağa silahlandırılmış nükleer bir devlet” olduğu için İsrail’in varlığının söz konusu olmadığına inanarak yanılmaktadır. Hayali ve ideolojik “Direniş Ekseni” tarafından kuşatılma tehdidinin ardında, İsrail için kendisini dışarıya yansıtmak için gerekli iç uyumu artık üretememe gibi çok gerçek bir tehdit vardır. Yani, kaydettiği kayda değer ekonomik ve teknolojik gelişmeye rağmen, kendisini Ortadoğu’da sıradan bir başarısız devlet statüsüne indirgenmiş, etnik gruplar ve aşiretlerden oluşan, periyodik olarak iç savaşın eşiğine gelen şekilsiz bir yamalı bohça olarak bulma tehdidi.
VIII.
Böylesi bir derme çatma yapıyla karşılaştırıldığında Filistinlilerin durumu istenildiği kadar vahim olsun, İsrail’le yetmiş yılı aşkın süredir devam eden çatışmanın ürettiği olağanüstü bir ulusal homojenliğe sahiptir. Filistin ulusu, Filistin Mandası döneminde ve Nakba sonrasında olduğu gibi, İngiliz koloniyalizminin soluk bir icadından, belki de ancak şimdi gerçek anlamda tarihsel bir ulus statüsüne geliyor. Her halükarda, 1970’lerde, geçmişin Üçüncü Dünyacılığının altın çağında olduğundan çok daha fazla. Hamas saldırısının başarısı da bunu göstermektedir. Mesele özür dilemek değil, saldırının kapsamını en gösterişli ve hoyrat yönlerinin ötesinde ölçmek, yani ana akım medyada karşılaştırıldığı El Kaide ve İslam Devleti saldırılarıyla çok az ortak noktası olan örgütlülük, karmaşıklık ve kararlılık düzeyini kavramaktır.
IX.
Arap dünyasının geri kalanında olduğu gibi, Filistin’de de siyasal İslam’ın yükselişi, Arap ulusunun olmasa bile laik ve sosyalist milliyetçiliğin krizinin küçük burjuva gerilemesi olmuştur – bu gerileme genellikle en şiddetli yerel ve uluslararası düşmanları tarafından teşvik edilmiş ve körüklenmiştir. Bununla birlikte, İslamcı güçlerin yörüngesi her seferinde kök saldıkları özel bağlam tarafından şekillendirilmiştir – yani Filistin bağlamında, İsrail’e karşı plebian “direniş” hareketi tarafından. Hamas için bu harekete dayanmak, ayaklanmalara (Birinci ve İkinci İntifada) politik bir çıkış sağlamak ve Filistin sorununa en azından geçici bir çözüm bulmak, politik bir güç olarak temelinde yatan orta vadeli sınıf çıkarlarını gerçekleştirmek için zorunlu adımlardır: Gazze’nin “köhne” küçük burjuvazisinin gerçek anlamda Filistin burjuvazisi statüsüne yükseltilmesi, nispeten küçük bir çevre içinde, ancak genç ve eğitimli bir işgücünün yoğun olarak yaşadığı yeni bir kapitalist ilişkiler ivmesinin potansiyel temsilcileri. Gerçekten de Hamas’ın politik yörüngesi, “İsrail”in giderek daha az sermaye (ve dolayısıyla emek) işvereni ve giderek daha fazla baskıcı ve askeri bir güç olduğu Filistin proletaryasının sosyal yörüngesiyle dengelenmektedir.
X.
Bu da bizi bir kez daha İsrail’in karşı karşıya olduğu imkânsız ikileme getiriyor: Gazze’ye girmek, ama ne yapmak? Başka zamanlarda ve koşullarda İsrail, Filistinlileri kendi “kabilelerinden” biri haline getirebilirdi. Bugün bu seçenek artık gündemde değil: “Tek devlet için iki halk”, iki halktan biri, sözde baskın olanı, parçalanma eğilimindeyken uygulanabilir bir çözüm değil. Büyük çaplı bir savaş ihtimali net bir stratejik ufuk gerektirmektedir. Mevcut koşullar altında “Hamas’ın kökünü kazımak” en iyi ihtimalle ütopik, en kötü ihtimalle de soykırım için bir örtmece olacaktır. “Gazze’yi temizlemek” için yürütülmesi (ve kazanılması) gereken asimetrik savaş türü, başta yerel nüfusun önemsiz olmayan bir kesiminin tarafsızlığı veya göz yumması olmak üzere, henüz verilmemiş bir dizi koşul gerektirecektir.Elbette operasyonun gerçekçi olmayan doğası, üstlenilmesini ya da gerçek veya belirtilen hedeflerinin en kanlı De profundis’e kadar seyri sırasında değişmesini engellemez. Ancak dikkat: son birkaç yıldır oyundaki değişkenler aynı değil. Amerika Birleşik Devletleri ve Çin arasındaki küresel çatışma her şeyi aşırı derecede belirliyor. Filistinlileri kurtarmak için Xi Jinping’in iyi duygularına güvenmiyoruz, ancak oluşmakta olan yeni iki kutupluluk çerçevesinde Filistin meselesinin politik olarak “harcanabilirliği” üzerine bahse giriyoruz. Bu proleter devrimi değil ama Filistinlilerin bugün çok belirsiz ve kasvetli görünen geleceği için belki de iyi bir haber olacaktır.

