Zamana Karşı Savaş: Occupy, Komünizasyon ve Askeri Sorun – Benjamin Noys

Diğerlerinin ateşi kesmesi koşuluyla proleter bir ensüreksiyona girişebilirsiniz. Eğer üzerinize iki tank taburu sürerlerse, proleter devrimin hiçbir anlamı kalmaz.

André Malraux (Virilio 2006: 115)

‘Occupy’ kelimesinin askeri bir çağrışımı olduğu açıktır. Sadece çeşitli askeri işgallere (Irak ve Afganistan) değil, aynı zamanda sermaye ve devlet tarafından mekân ve zamanın gündelik işgaline yönelik bir karşı-söylem ve karşı-pratiktir. Bu referansa rağmen, askeri sorun -askeri müdahalenin rolü, iktidarı ve ölümcüllüğü sorunu- Occupy stratejisine ilişkin tartışmaların pek de merkezinde yer almamıştır. Elbette bu soru ‘Arap Baharı’ protestoları için kritik bir öneme sahipti: Mısır’da ordunun muğlak rolünden Bahreyn ve Suriye’de görülen militarize baskıya ve Libya’da BM desteğiyle ‘direniş’ tarafından yürütülen muğlak askeri mücadeleye kadar. ABD, Birleşik Krallık ve İspanya (Yunanistan farklı olacaktır) gibi ülkelerdeki protesto hareketlerinde, özellikle de işgal hareketlerinde, askeri sorun polisliğin militarizasyonu yoluyla gündeme getirilme eğiliminde olmuştur. Birleşik Krallık örneğinde, ‘anakarada ilk kez’ öğrenci protestolarına ve ayaklanmalara yanıt olarak göz yaşartıcı gaz ve cop kullanılması, İrlanda’nın koloniyal deneyimine ve karşı-ayaklanma için bu ‘laboratuvarda’ zaten denenmiş olan ordu-polis-gizli servisler füzyonuna atıfta bulunmaktadır. Şiddet olayları, elbette protestocular açısından, nispeten düşük bir seviyede kalmıştır.

Burada askeri soruna bu çağdaş mücadele biçimleriyle bağlantılı olarak yaklaşmak istiyorum. Bunu oldukça dolaylı bir biçimde yapacağım. İlk olarak, Paul Virilio’nun askeriyenin rolüne ilişkin ufuk açıcı teorik çalışmalarını, özellikle de 1970’lerdeki iki temel eserini yeniden incelemek istiyorum: Speed and Politics (1977) ve Popular Defense and Ecological Struggles (1978).1 Bunu yapmamın nedeni sadece bu çağdaş mücadeleler açısından yankı uyandırmaları değil, aynı zamanda Virilio’nun ‘halk savunması’ (Virilio 1990) olarak adlandırdığı şeyin olanakları ve sınırları hakkında önemli sorular ortaya koymalarıdır.Daha sonra Virilio’nun proleterleşme ve direniş biçimlerine ilişkin açıklamasını, ‘komünizasyon’ olarak bilinen sorunsaldaki bazı yeni çalışmalarla, özellikle de Theorié Communiste‘in (TC) çalışmalarıyla karşılaştırmak istiyorum (bkz. Noys (ed.) 2011). Bunun nedeni, “komünizasyon”un henüz bu çağdaş mücadelelerde belirli bir ana rol oluşturması değildir. Hatta bir sorunsal olarak, bu yeni mücadele biçimlerinin sınırlarının izini sürerken, bu ‘sınırların’ gelecekteki bir devrimci komünizm için neye işaret edebileceğine dikkat çekmekte ısrarcı olmuştur. Daha ziyade, Virilio ve TC’nin sorunsalında, işçi kimliğine dayalı önceki mücadele biçimlerinin tükenişi etrafında bir yakınlaşmaya katılmak istiyorum. Bu yakınlaşmada askeri sorunun bir düşünme, analiz ve pratik sorunu olarak ortaya çıkışını araştırmak istiyorum.

Bu çalışmaya başlamadan önce kısa bir not; askeri sorun üzerine yapılan düşüncelerin çoğu zaman ‘tekno-fetişizme’ ya da ‘saf savaş’ nihilizminin bir kopyasına kayabildiği dikkat çekicidir (Virilio 1990: 68). Karl Marlantes’in Vietnam deneyimini kurgusal bir şekilde anlattığı Matterhorn (2010) adlı kitabının yakın tarihli bir incelemesinde Jackson Lears (2010) “otantik bir deneyim olarak savaş: modern militarizmin ahlaki gösterişten arınmış nihilist ucudur” ifadesini kullanmıştır. Bu ‘nihilist uç’ genellikle askeri gücün ve teknik araçlarının yıkıcı iktidarına duyulan estetik huşu biçimini alır. Aşağıda bu sorundan tamamen kaçınabileceğimden şüpheliyim. Bununla birlikte, askeri sorunun mümkün olduğunca bu fetişleştirmeye teslim olmadan ele alınmasını önermek istiyorum.

Endo-Kolonizasyon

Paul Virilio 1970’lerdeki çalışmasında, devlet ve kapitalist iktidarın askeri iktidar açısından ortaya çıkışına ilişkin şaşırtıcı bir açıklama sunmaktadır. Her ne kadar Marx’a, daha doğrusu askeri meseleleri detaylı bir şekilde araştıran Engels’e borçlu olsa da,2 Virilio’nun anlatısı daha bilindik Marksist anlatıdan önemli farklılıklar sunmaktadır. Virilio, kentçilik çalışmalarından yola çıkarak savaşın mekânsal boyutundan ve çağdaş iktidar biçimlerini kristalize etmedeki rolünden etkilenmiştir (Virilio 1983: 1-3). Proleter durumu askeri terimlerle yeniden düşünmektedir. Analizinde proleter bedenin, kendi tembel ve asalak varlıklarını desteklemek için mal ve değerlere el koyan askeri sınıf tarafından yarı kolonizasyon yoluyla ‘üretildiğini’ öne sürer (Virilio 1990: 48). Buna karşılık proletarya kendini bir karşı-‘savaş-makinesi’ olarak biçimlendirir, yürüyüşün kompakt oluşumları ve sabotajın şiddeti içinde militarize olarak sokakları ele geçirir ve şiddet aygıtlarını elinde tutar. Bu modelde geleneksel işçi hareketinin biçimleri -özellikle partiler ve sendikalar- bu askeri tahakküme karşı koyacak alternatif ‘ordular’ haline gelir.

Virilio’ya göre bu yol başarısızlıkla sonuçlanır ve nükleer savaşın mutlak şiddeti ‘proletaryanın sonu’nu işaret eder: “Bu anlamda proletaryanın tarihteki belirleyici rolü Hiroşima’nın bombalanmasıyla sona ermiştir.” (Virilio 1990: 29) Sonuç, askeri sınıfın her türlü yerelleşmeyi ya da direniş ekolojisini nihayet ortadan kaldırdığı ‘bir tür mutlak kolonizasyon‘dur (Virilio 1990: 32). Virilio’nun ‘endo-kolonizasyon’ dediği şey budur. Vietnamlıların topraklarının ekolojik yıkımına karşı umutsuzca direnişinden, Filistinlilerin (1970’lerde) herhangi bir topraktan medyanın nihai yersizyurtsuzlaştırılmış alanına kayboluşuna geçişte görülebilir.

Eğer bu endo-kolonizasyon başarılı olursa, o zaman insanlar evcilleştirilmiş hayvanlara, ‘insan metası‘ statüsüne indirgenir (Virilio 1990: 65). Askeri işgalin amacı ‘bir nüfusu taşınabilir bir köle, bir meta statüsüne […] indirgemektir’ (Virilio 1990: 54). Hatta, ‘Kişi artık sadece kendi nüfusunu kolonize ediyor. Kişi kendi ekonomisini [underdevelops] azgeliştiriyor. (Virilio, Virilio & Lotringer 1983: 95) Filistinlilerin bu indirgemeye nihai tepkisi, halk savunması artık mümkün olmadığından, intihara meyilli bir halk saldırısıdır.

Virilio, neoliberalizmin yükselişini üstü kapalı bir şekilde takip ederek bu durumu Devlet’in çekilmesi ile ilişkilendirmekte ve Devlet’in her yerde müdahaleye izin veren bir ‘güvenlik doktrinine’ (Virilio 1990: 57) sahip olduğunu belirtmektedir. 1970’lerin ‘terörizmi’ karşısında Devlet, ‘dünya çapında bir polis takibi, askeri ve adli şiddetin korkunç bir karışımı’ olarak yeni bir iktidar modellemesi geliştirmektedir. (Virilio 1990: 63) Bu niteleme, neoliberalizmin hakimiyeti ve 00’larda “teröre karşı savaş”ın somutlaşması ile açıkça örtüşmektedir. Virilio, asimetrik savaşın yeni biçimlerini ve çağdaş medyatik toplumlarda askeri kontrolün ‘rehine tutma’ işlevini öngörülü bir şekilde yakalamıştır. Bu durumda geleneksel halk direnişi biçimleri ve Virilio’nun ‘ekolojik mücadeleler’ olarak adlandırdığı ‘basitçe gelip gitme özgürlüğü ve aynı zamanda kalma, bulunduğu yerde durma özgürlüğü’ (Virilio 1990: 91) sorgulanır hale gelmektedir.

Bu ‘ekolojik mücadele’, olduğu yerde durma hakkı, açıkça ‘kamusal’ alandan geriye kalanlara müdahaleye bir sınır koymaya çalışan ‘occupy’ durumuna işaret etmektedir. Yeni bir öznellik figürünü -%99’u- direniş için bir ‘zemin’ bulmak üzere yeniden kurmaya çalışır. Bu şekilde, açıkça olmasa da örtük olarak, halkın durumunu ‘taşınabilir meta’ statüsünden taşınamaz protestocuya dönüştürmeye çalışır. Elbette, bu konjonktüre değinirken, Virilio’nun bu ‘delokalizasyon’un kaynağı olarak tanımladığı askeri iktidarla ilgili zorluk devam etmektedir.

Programmatizmin Sonu

Virilio’nun analizi, Marsilya merkezli Theorié Communiste (TC) grubunun analiziyle ve onların ‘programmatizmin sonu’ ilanıyla oldukça tuhaf bir şekilde örtüşmektedir. Bu tezde kapitalizm ve işçi hareketi, proletaryanın kapitalist olumsuzlamasının işçi kimliğinin olumlanmasını yarattığı bir düelloda kilitli kalmıştır. ‘Programmatizm’ bu olumlamayı gerçekleştirilecek ve sermaye-emek ilişkisi tarafından yapılandırılacak bir program olarak ifade eder (Brown 2011: 22). TC, işçilerin sermaye dışında üretim yapmaya devam ettiği (köylülerin kendi tarlalarını sürmesi, ancak ürünü kapitalist pazara getirmesi gibi) biçimsel tahakkümden -işçilerin sermaye altında tahakkümü- gerçek tahakküme -üretim hattı işinde (veya kapitalist tarımda) olduğu gibi işçinin sermayenin içine çekildiği- geçişin değişen mücadele konfigürasyonları ürettiği bir dönemselleştirme hipotezi önermektedir. Biçimsel tahakküm dönemi 1917 civarında sona erer ve işçi kimliğinin olumlanmasını içeren gerçek tahakküm etrafında yeni bir mücadele döngüsü ortaya çıkar. Bu ‘programmatizm’, 1970’lerin başında başlayan ikinci gerçek tahakküm aşaması ve bu kimliğin sınırını gösteren yeni bir mücadele döngüsü ile krize girer. Sermayenin işçiyi ‘terk etmesi’ ve işçilerin çalışmama, sabotaj ve wildcat grev mücadeleleri, programmatizmin geleneksel oluşumlarının (sendikalar, partiler, vb.) içini boşaltan yeni ‘kaçış hatları’ açmaktadır.

TC’nin analizinde bu mücadele döngüsü proleter durumu basitçe sona erdirmez (‘artık hepimiz orta-sınıfız’), ancak proletaryanın kendi kendini yok eden sınıf olarak (seçimden ziyade) gerekliliğini öne sürmek için onu yeniden konfigüre eder. Onlar şunu savunurlar: “Proletaryanın varlığı ona yabancı bir şey olarak, sermayenin varlığında dışsallaştırılan nesnel bir kısıtlama olarak üretildiği her defasında komünizasyon prefigüre edilir” (R.S. 2011: 95). Komünizasyonun ‘görünümü’, sınıfın kendisinin ‘dışsal bir kısıtlama, üstesinden gelinmesi gereken bir sınır olarak göründüğü’ mücadelenin sınırında ya da ucunda bir görünümdür.” (R.S. 2011: 95) Bu tarihsel modelde, mücadeledeki bu değişimler komünizmi, önceki ‘işçilist’ yanılsamalardan sıyrılarak komünizasyon olarak gündeme getirmiştir.3

Bu olumlamalara karşı çıkan 1960’lar ve 1970’lerdeki işçi protestoları olacaktı. Ayrıca, işçiyi işten ayırmaya yönelik kapitalist müdahale, kapitalist yeniden-üretim için gerekli bir ‘an’ olarak işçi kimliğinin olumlanmasını da ortadan kaldıracaktır. Bu ikiz kırpma baskısı altında işçi kimliğinin olumlayıcı biçimlerinin içi boşaltılacaktır. TC, bunun basitçe bir yenilgi işareti olmasından ziyade, olumsuzlama kutbu olarak proletarya ile mücadelenin, artık aracı olarak ‘işçi sınıfına’ ihtiyaç duymayan kapitalist bir sistem içinde ve ona karşı yapılandırılmış bir yeniden bileşimine işaret ettiğini savunmaktadır.

Virilio ve TC arasındaki karşılaştırma, 1973 yılında Beçanson’daki Lip saat fabrikası işçilerinin işgali ve özyönetimi göz önüne alındığında daha da netleşmektedir. O dönemde başta Maoistler olmak üzere Fransız aşırı-solundan birçok kişi bu işgal eylemini, işçilerin mücadelelerini yönlendirmek için artık partilerin ya da militanların rehberliğine ihtiyaç duymadıklarının bir işareti olarak görüyordu. En azından Jacques Rancière’in vardığı sonuç buydu (Rancière 2011: 90; Brown 2011: 20). Benzer bir sonuç eski Maoist militanlar Guy Lardreau ve Christian Jambet tarafından da çıkarılmıştır:

Belli bir noktada kitlelerin bizden alabilecekleri her şeyi aldıklarını, entelektüellerin onlara verecek hiçbir şeyi kalmadığını fark ettik. Yaptığımız her şey kitlelerin kendilerine geçmişti. Lip’teki olaylara tanık olun. Artık militanlığın bir anlamı kalmadığı anlaşılmıştı.

(Starr 1995: 91)

Ancak muhalif sesler de vardı. Fransız ultra-sol dergisi Négation, Lip işçilerinin bir sınıra ulaştığını, yani özyönetimin sınırına geldiğini savunuyordu (Négation 2007; Brown 2011: 20). Lip işçileri kendi fabrikalarının ötesine geçememiş ve kapitalist bir işletmeyi yeniden kurmakla sınırlı kalmışlardır. Dolayısıyla, bunun bir mücadele olduğunu kabul etmekle birlikte, Négation için bu mücadele, işçilerin işçi kimliğinin sınırlarının ötesine geçememesi ile sınırlıdır. Gördüğümüz gibi bu nokta TC tarafından daha ayrıntılı olarak ele alınmaktadır.

Virilio için de benzer bir durum söz konusudur. Virilio bu mücadeleyi, daha sempatik bir yaklaşımla, ekolojik bir mücadele ‘niche’ine tutunma çabası olarak görmektedir. Şöyle diyor:

Sendikalar işçilere üretim araçlarını özenle muhafaza etmelerini emrettiklerinde ne yaptıklarını biliyorlardı. Sanki onların zihninde bu aletler, orijinal çevrenin son temsili, tüm yasal varlıklarının garantisi ve dayanağı gibiydi.

(Virilio 1990: 54)

Virilio, Négation‘a benzer bir şekilde, bu mücadelenin Devlet ve sermayenin ‘delokalizeleştirici’ güçleri tarafından geride bırakıldığını düşünse de, bu ‘bağlanma’ girişimini basitçe kınamayı da reddediyor.

Direniş; Beyhude ya da Aksi

Bu eklemlenmeleri diyalog içine yerleştirirsek, ‘askeri sorunun’ artık ‘proleter koşulun’ yeni biçimleri ve olanakları açısından oynandığını söyleyebiliriz. Virilio, askeri iktidarın zaman ve mekana yayılmasının, belirli bir bölgeye ve şiddet aygıtlarının korunmasına dayanan geleneksel direniş hakkına son verdiği sonucuna varıyor. Nitekim, ‘üretici cephaneliklerinden yoksun bırakılan proletarya, askeri yarı kolonizasyon paktının ayrıcalıklı ekonomik ortakları olmaktan çıkar’. (Virilio 1990: 53) Ordu ve siviller arasındaki paktın yerinin çökmesi şu anlama gelir: “Artık askeri saldırı zaman içinde şekilsizdir ve orgiastik katılım, tekno-lojistik bir ulus-üstülüğün irrasyonel desteğinden, delokalizasyonun ve dolayısıyla köleliğin son aşamasından başka bir şey değildir. (Virilio 1990: 72) Bu ‘kayboluş’, bir direniş anının yerini tespit edemeyeceğimiz ve böylece direnişin çözülüşünü bulamayacağımız anlamına gelir.4

Virilio’nun karamsar sonucu, devrimin bittiği ve geriye sadece devrimci direnişin kaldığıdır, ancak gördüğümüz gibi bu büyük ölçüde etkisiz görünmektedir. Hiperbolik bir üslupla şu sonuca varıyor:

Hepimiz geberebiliriz. Her halükarda, artık bize ihtiyaçları yok: robotlar ve bilgisayarlar üretimi halledecek. Savaş otomatize edildi ve bununla birlikte karar verme gücü de. Artık insanlara, askerlere ya da işçilere ihtiyaçları yok, sadece başka yerlerde olduğu gibi ticari düzeyde de mutlak imha araçlarına ihtiyaçları var.

(Virilio in Virilio & Lotringer 1983: 102)

Bu, TC tarafından da kaydedildiği üzere, sermayenin ’emek’ten vazgeçişini tescil ederken, bunu sermayenin emeğe olan ihtiyacının hâlâ devam eden ‘hareketli çelişkisi’nin dışında kalan bir yok oluş vizyonuna genişletir.

Aksine, TC yeni ‘intihara meyilli’ mücadele biçimlerinin bu delokalizasyonun sınırlarını tescil ettiğini ve buna karşı çıkmaya devam ettiğini savunmaktadır. Bu mücadelelerde işçiler artık başarısız olmuş bir ücretli emeğe tutunmaya çalışmazlar, bunun yerine bu kimlikle bir ‘kopuşa’ ‘zorlanırlar’. Sonuç, fabrikaların yakılması, mümkün olduğunca yüksek bir işten çıkarılma ücreti talep etme girişimleri ve işten diğer ‘kaçışları’dır (R.S. 2011: 119). Bu mücadeleler, hem işçi kimliğinden yoksun bırakılan işçilerin trajedisine hem de emeğin ‘özsüzleştirilmesinin’ geçici bir ön biçimine işaret eden belirsiz bir statüye sahiptir (R.S. 2011: 120). Virilio’nun yok olma tehdidi altındaki ‘proletarya’nın tükenişine dair hissiyatının aksine, TC proletaryanın kendi kendini yok etme ‘yarığının’ yeni bir komünizeleştirici devrim sürecinin olası ortaya çıkışına işaret edebileceğini öne sürer.

Virilio apokaliptik bir kötümserlik eğilimindeyken, TC’nin askeri sorundan kaçınması, devrimin ‘komünizeleştirici’ sürecine ilişkin görünüşte dikkate değer bazı iyimserlik anları üretir:

Devletle çatışma hemen silah sorununu ortaya çıkarır ki bu da ancak neredeyse sonsuz sayıda yerde savaşı destekleyecek bir dağıtım ağı kurularak çözülebilir. Askeri ve sosyal faaliyetler ayrılmaz, eşzamanlı ve karşılıklı olarak iç içe geçmiştir: bir cephenin ya da belirli savaş alanlarının oluşturulması devrimin ölümü demektir.

(2011: 56)

Bu ifadeye bir ölçüde katılıyor olsak da, ortaya koyduğu soyutlama düzeyi, kompakt ve ulus-ötesi bir yönetici sınıfın ‘askeri bedenine’ karşı nasıl destek kazanacağını görmeyi oldukça zorlaştırmaktadır. TC başka bir yerde ‘çok sayıda küçük, barbarca savaş olasılığı’ olabileceğini kabul etmektedir. (R.S. 2011: 138)

TC’nin umudu, komünizeleştirme sürecinin hızının kapitalist sınıfın askeri ve lojistik kapasitelerini geride bırakmasıdır:

Bu [devrim], proleterler arasındaki tüm rekabet ve bölünmenin giderek daha büyük ölçüde ortadan kaldırılmasına izin vererek, bunu kapitalist sınıfın kendi sosyal ilişkileri içinde halen harekete geçirebildiği, bütünleştirebildiği ve yeniden üretebildiği kişilerle silahlı çatışmasının içeriği ve açılımı haline getirir.

(2011: 56)

İddiaya göre, ordunun (ve yıkım kapasitesinin) hala sermayeye entegre olan kısmının üstesinden gelmeyi sağlayacak olan, artık olağan örgütsel ve ücretli biçimlere bağlı olmayan ‘proleter durumun’ hızla genişlemesidir. Bu nedenle, komünizasyonu bir akselerasyon etkisine dayandırmaktadırlar:

Bu nedenle tüm komünizasyon ölçütleri, düşmanlarımızı ve onların maddi desteklerini birbirine bağlayan bağlantıları ortadan kaldırmaya yönelik kuvvetli bir eylem olmak zorundadır: bunların geri dönme ihtimali olmaksızın hızla yok edilmesi gerekecektir.

(2011: 56)

Benzer bir ima, Rocamadur/Blaumachen’in 2012 Londra isyanları üzerine yazdığı komünizeleştirici metinde de yer almaktadır. Şu sonuca varmaktadırlar:

Bugün sınıf mücadelesinin dinamiği asla muzaffer olamaz, çünkü sınıf mücadelesinin kendisini kendi sınırı olarak bulmaya devam edecektir, ta ki uçurumların çoğalmasının sınıf aidiyetinin (ve dolayısıyla sınıf öz-örgütlenmesinin) aşılması haline geleceği noktaya kadar, devrim içinde devrim olarak, komünizeleştirici ölçütler olarak, ya hayatı daha da fazla de-kapitalistleştirecek (komünizeleştirecek) ya da ezecektir.

(2012)

Elbette asıl soru, TC’nin çağrıştırdığı hızın, yani devrim sürecinde komünizeleşmenin yayılmasının ‘hayatı daha da de-kapitalistleştirip de-kapitalistleştirmeyeceği’ ya da ‘ezip ezmeyeceğidir’. Bana göre sorunlu olan, ikinci olasılığı ciddiye almama yönündeki oldukça iyimser eğilimdir.

Bu Virilio’nun sorusudur. HMS Sheffield’in kaptanının, pilotu ‘Ateş Et ve Unut’ emrine itaat eden bir Super Etendard uçağından fırlatılan Exocet füzesine tepki verecek zamanı olmadığına işaret ederek ordunun kendi savaş makinesinden kayboluşuna dikkat çeker (Virilio, Virilio & Lotringer 1983: 18). Gemi imha edilmiştir. Beverly Silver (2003) ayrıca, işçilerin kendilerini savaşta serbest bırakan Devletler üzerinde hak iddia etmelerine olanak tanıyan büyük yurttaş-ordularına karşı, kapitalizmin değişken sermayenin yerine sabit sermayeyi koyma yönündeki genel eğilimine uygun olarak, işçilerin savaştaki rolünü profesyonelleştirmek, özelleştirmek ve en aza indirmek şeklinde bir tepki verildiğine dikkat çekmiştir. ABD ordusunun dronelarla ilgili jargonunda amaç ‘ölüm zincirinin sıkıştırılması’dır – imhadan insan müdahalesinin kaldırılması ya da en aza indirilmesi. Proleter devrimi ahlaksız bir eylem olarak gören bu ‘ahlaki droneları’ hayal etmek belki de zor değil.

Aslında hız ve harekete olan bu bağımlılık tam da Virilio’nun askeri sınıfın sorunu olarak tanımladığı ‘zaman savaşının’ zeminidir. Akselerasyon savaşı, otonom ve otomatik bir caydırıcılık lehine insanları seçim ve kontrol alanının dışına iten yeni teknolojilere dayanmaktadır. Elbette TC’yi bu söyleme asimile etmemekle birlikte, burada sahip olduğumuz şeyin tam olarak bir ‘zaman savaşı’ olduğunu görebiliriz. Bir yandan, askeri müdahalenin hızını ve şiddetini arttırmak için emeğin savaş sürecinden çıkarılması ya da en aza indirilmesi söz konusudur. Diğer yanda ise bu olasılığa karşı koymak için devrimin hızla yayılması gibi görünen bir zorunluluk var. Bana öyle geliyor ki iki simetrik risk mevcut. İlk olarak, ‘ulus-ötesi askeri sınıfın’ askeri kapasitelerini abartabilir ve böylece askeri gücün şeyleştirilmesi ve fetişleştirilmesi olmasa bile kendi durağanlığımızı yaratabiliriz (Virilio’nun taşıdığı bir risk). Ancak ikinci olarak, devrimin ‘üstün’ hızına güvenerek askeri sorunu göz ardı da edebiliriz. Görünüşe göre bu ikinci risk TC’nin belirli formülasyonları tarafından taşınmaktadır.

Elbette, ‘Occupy’ heterojen bir oluşum ya da oluşumlar kümesidir ve genellikle bu tür bir kemikleşmenin dışına çıkmayı amaçlamıştır. İzini sürdüğümüz tipolojide, Virilio’nun devrimin yokluğunda ekolojik direnişin devamı konusundaki ısrarına (genel olarak) en yakın olanıdır. Bu şekilde, Virilio’nun Batı nihilizminin kalbinde yer aldığını iddia ettiği ‘saf savaş’ söyleminden kaçmak için askeri sorundan kaçmaktan ziyade onu olumlu bir şekilde reddediyor gibi görünmektedir (Virilio 1990: 68). Benzer bir iddia TC için de yapılabilir. Benim yanıt olarak önerim mütevazı bir öneridir. Bu övgüye değer bir amaç olsa da, bir dağılma, rezonans ve akselerasyon siyasetinin yalnızca ‘pratik-atıl’ın eylemsizleştirici etkileriyle değil, aynı zamanda kendi delokalizasyonunu ve iktidarın lokalizasyonunu üretmek için tam da bu yeni biçimleri kullanan ve bunlarla ilişki kuran kapitalist Devletin militarize biçimleriyle de çatışması gerekebilir.

[Notlar]

1- Jason Adams (2012) Virilio’yu ‘Occupy’ hareketindeki stratejik zorluklar ve gerilimler üzerine düşünmek için kullanmış, ancak doğrudan askeri soruyu gündeme getirmemiştir. Jason Adams’a bu spekülasyonları sürdürme cesareti verdiği için teşekkürlerimi borçluyum.

2- ‘Bana göre Marx ve Engels arasında bir hokus pokus vardı. Engels, bizim gördüğümüz gibi görmese de savaş gerçeğinin farkındaydı. Ayrıca savaşın işçi sınıfı tarafından yeniden ele geçirilmesi fikri de mevcuttu. İşçi sınıfı, özellikle sendikacılığın başlangıcında, bir savaş birimiydi. Marksizmin savaşla olan bu ilişkisi başlangıçta pek net değildi.’ (Virilio in Virilio & Lotringer 1983: 105)

3- Bu aynı zamanda, ‘komünizeleştirmeyi’ yeni bir tarihsel olasılıktan ziyade henüz gerçekleşmemiş kalıcı bir olasılık olarak ele alan Gilles Dauvé ve Karl Nesic’in ‘komünizeleştirme’ teorisine de terstir (bkz. Endnotes 2008).

4- Bu teşhis, Carl Schmitt’in Theory of the Partisan‘daki teşhisiyle benzerlik göstermektedir (1963).

Kaynak

Heimatlos Kültü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin