
Psikiyatri ve psikolojik hareketlerin uzun yıllardır içinde bulunduğu durağanlığın çağdaş ekonomik ve sosyal sarsıntılardan bağımsız olmadığı açıktır. 60’lı yılların protesto ve karşı-kültür hareketleri, bu hareketlere en yoğun biçimde katılanlar için, giderek tüm sosyal dokuyu etkisi altına alacak derin dönüşümlerin ilk meyveleri gibi görünmüş olmalı. Ancak böyle bir şey olmadı, yine de tarihin bize hazırladığı bazı sürprizler olabilir. Öte yandan, son birkaç yıldır tekrarlanan krizlerin bu hareketleri hayati derecede ilgilendirdiğini kabul etmek gerekir. Hatta bunların temel “amaçlarından” biri olup olmadığı bile merak edilebilir. O dönemin umutları, ütopyaları, yenilikçi deneyimleri ne olursa olsun, geriye sadece puslu bir anı kaldı: bazılarına dokunaklı, bazılarına nefret ve intikam dolu, çoğuna ise kayıtsız.
Ancak bu, alternatif girişimlerin ve hareketlerin kesin olarak ortadan kalktığı ya da tüm meşruiyetlerini kaybettikleri anlamına gelmiyor. Yeni nesiller bayrağı devraldı, belki de daha az hayal, daha fazla gerçekçilik, daha az mitik ve teorik yapı ile… Kendi adıma, o dönemin sorunlarının “aşılmış” olmaktan oldukça uzak ve toplumlarımızın geleceğini hala etkilemekte olduğuna ikna olmuş durumdayım. Bireysel ve kolektif alanların her türlü yeniden sahiplenilmesini içeren insani amaçların yeniden yönlendirilmesi, endeksleri ve semptomları güncel olaylarda fazlasıyla görülebilen kolektif bir ölümcül ve intihara meyilli çılgınlığa doğru yarışın durdurulması için bir seçim yapılmalıdır.
Geçtiğimiz on yıllarda psikiyatriyi dönüştürmeye yönelik girişimleri bu bağlamda yeniden değerlendirmeliyiz. En göze çarpanlarını özetleyelim: Daumezon, Le Guillant, Bonnafe gibi kişilerin itici gücüyle kurumsal terapi hareketinin ilk versiyonu, psikiyatride toplum sağlığı hizmetlerinin başlangıcı, günlük klinikler, korunaklı atölyeler, ev ziyaretleri vb. ile eski psikiyatri hastanelerinin hümanizasyonuna yol açtı. Francois Tosquelles, Jean Oury ve Gt Psy tarafından yeniden tanımlanan kurumsal psikoterapinin ikinci versiyonu, psikanalitik kavram ve uygulamaları, psikiyatriye alternatif farklı hareketleri vb. kullandı. Bunların her biri gerçeğin bir parçasını taşıyordu, ancak hiçbiri toplumda eşzamanlı olarak meydana gelen çalkantılarla yüzleşecek konumda değildi. Onların özel katkılarının ötesinde —ki bunu küçümseyen son kişi ben olurum— psikiyatrinin radikal bir dönüşümü, diğer bir deyişle paradigma değişikliği sorusundan her zaman kaçınılmıştır.
Elbette kapsamlı bir kartografi oluşturacak konumda değilim, ancak bu oldukça ihmal edilmiş alana yönelik herhangi bir progresif “destek” için gerekli koşulları oluşturan bazı gerçekleri sunmak istiyorum. Bana öyle geliyor ki, dört müdahale seviyesi vardır ve bunlar ayrılmaz bir şekilde dört gerçekle ilişkilidir:
1) mevcut “ağır” tesislerin dönüşümü;
2) alternatif deneylerin güçlendirilmesi;
3) bu temalar etrafında çok çeşitli sosyal ortaklıkların harekete geçirilmesi;
4) bireysel ve kolektif düzeylerde bilinçdışı öznelliği analiz etmek için yeni yöntemlerin geliştirilmesi.
Düşüncelerimizi ve uygulamalarımızı uzun süredir engelleyen dogmatik körlükten ve korporatist çekişmelerden uzak durmalıyız. Diğer pek çok alanda olduğu gibi bu alanda da bir gerçek diğerini ortadan kaldırmaz: evrensel bir reçete yoktur; tek bir çare tek bir şekilde uygulanamaz. İlk kriter, her düzeyde sorumluluk almaya istekli sosyal operatörlerin dahil edilme olasılığıdır.
Şimdi birkaç örnekle psikiyatriyi değiştirmeye yönelik son girişimlerin “dört gerçek”ten en az birini nasıl içerdiğini ve hepsini aynı anda devreye sokmadıkları için nasıl yetersiz kaldıklarını göstermeye çalışacağım — ki bu da onları eyleme dönüştürebilecek kolektif düzenlemelerin varlığını gerektirirdi.
2. Dünya Savaşı’nı takip eden yıllarda, “ilk psikiyatrik devrim” olarak adlandırılan olay, bazı Fransız psikiyatri hastanelerinin maddi ve ahlaki koşullarında gözle görülür iyileşmelere yol açmıştır. Aşağıdaki faktörler bir araya gelmeseydi bu mümkün olamazdı:
1) Progresif psikiyatristlerden oluşan güçlü bir akım.
2) Örneğin aktif yöntemleri teşvik eden özel eğitim programlarının oluşturulmasıyla akıl hastanelerinin koşullarını değiştirmek için mücadele eden güçlü bir psikiyatri hemşireleri çoğunluğu.
3) Sağlık Bakanlığı’nda aynı yönde çalışan memurlardan oluşan bir çekirdek.
Böylece, “ağır” tesislerin ilk seviyesine etkili bir şekilde müdahale etmek için gerekli özel koşullar aslında karşılanmış oldu. Ancak diğer üç düzeyden (alternatifler, sosyal mobilizasyon, öznellik analizi) hiçbiri, bu hareketin sonucunda ortaya çıkan topluluk hastaneleri arasında sık sık tartışılmalarına rağmen devreye girmedi.
İngiltere’de Maxwell Jones, ardından Ronald Laing, David Cooper ve Philadelphia Derneği’nin ardından gelişen topluluk deneyimleri, belirli bir sosyal zekaya ve inkar edilemez bir sosyal analitik duyarlılığa sahipti. Ancak ne devletten ne de geleneksel olarak sol olarak adlandırılan kesimden destek görmediler, bu nedenle de gelişmek için güç toplayamadılar.
Şimdi yaklaşık yüz yataklı bir klinik olan La Borde deneyimine dönecek olursak (Jean Oury’nin yaklaşık otuz yıldır baş koordinatörlüğünü yaptığı ve benim de esas olarak bağlı kaldığım), son derece ilginç bulduğum bir “kolektif analizci” olarak çalışan oldukça sıra dışı bir kurumsal mekanizma ile karşılaşırız. Her ne kadar önceki örneklerden farklı şekillerde olsa da, bu vakada dış destek daha az gerekli değildi. Bu kliniğin, sosyal güvenlik sistemi tarafından tanınmasına rağmen, ekonomik açıdan her zaman sistematik olarak marjinalleştirildiğini ve paradoksal bir şekilde, sosyalist hükümetin gelişinden bu yana durumunun iyileşmek yerine daha da kötüye gittiğini söyleyelim. Bazıları bu sisteme tarihi bir anıt muamelesi yapsa da, sistem her zamankinden daha hayati olmaya devam etmektedir. Her yıl yüzden fazla Fransız ve uluslararası stajyer ve ziyaretçi praktisyonerin katılımının da kanıtladığı gibi, hiçbir zaman azalmayan halk desteği ile ayakta kalmaktadır. Yine de izole edilmiş haldedir.
Yine de bu deney amacına ancak alternatif girişimlerin çoğaldığı bir ağ sayesinde ulaşabilirdi. Dolaylı olarak gündeme getirdiği bir soru, hastaneye yatırmanın rolüyle ilgilidir. Hapsedilmenin tüm yöntemlerine son vermenin aciliyet taşıdığı açıktır. Ancak bu, her açıdan terk edilmesi gerektiği anlamına gelmez. Bazı “zihinsel muhalifler” için, toplumun normal yapısı olarak adlandırılan yapıya yeniden dahil olmak söz konusu değildir. Bu bağlamda, hastaları aileye geri döndürmenin ya da onları zorla veya suçluluk duygusuyla orada tutmanın çözüm olduğu mitini ortadan kaldırmanın zamanı gelmiştir. Bireysel ve kolektif yaşamın başka modaliteleri icat edilebilir ve burada araştırma ve deney için muazzam bir alan açılır.
Dört müdahale düzeyinin uyumsuzluğunu gözler önüne seren başka örnekler de sıralayabilirim. Ancak Psychiatria Democratica ve burada anısını andığım Franco Basaglia’nın çalışmalarını içeren bir örnekle yetineceğim. Bu hareket, solun mobilizasyonu, kamu bilinci ve kamu otoriteleri üzerinde sistematik baskı ile ilişkilendirildiğinde saha çalışmasının sunduğu potansiyelleri yoğun bir şekilde keşfeden ilk hareketti. Ne yazık ki, uzun bir süre arkadaşım Franco Basaglia ve benim aramda bir anlaşmazlık konusu oldu, analitik boyut hafifletildi, hatta bazen şiddetle reddedildi.
Neden dördüncü analitik boyut üzerinde bir ana motif gibi ısrar edildiğini sorabilirsiniz. Bu gerçekten de sorunumuzun temel mihenk taşlarından biri olarak düşünülmeli midir? Uzun uzadıya anlatmadan, bununla birlikte psikiyatrik kurumlarımızın cüzzamının ve bunun ötesinde, sadece “kullanıcıları” değil, aynı zamanda terapötik, teknik ve idari “praktisyoner” üzerinde de neden olduğu bireylerin çaresiz biçimde serileştirilmesi ile refah sisteminin iyileşmesinin geldiğini söyleyebilirim. Büyük ölçekli kurumsal analizleri teşvik etmek, yardım, eğitim vb. her türlü bağlantı yoluyla üretilen öznellik üzerine sürekli çalışmayı gerektirecektir.
Kapitalistik olarak adlandırabileceğim belirli bir öznellik türü tüm gezegeni ele geçiriyor: standartlaştırılmış fanteziler ve çocuklaştırıcı güvencelerin kitlesel tüketimi ile eşitlenmiş bir öznellik. Her türlü pasifliğe, demokratik değerlerin yozlaşmasına, kolektif ırkçı dürtülere neden oluyor… Günümüzde bu; medya, toplum merkezleri ve sözde kültürel kurumlar tarafından kitlesel olarak salgılanmaktadır. Sadece bilinçli ideolojik formasyonları değil, aynı zamanda kolektif bilinçdışı duyguları da içerir. Psikiyatrinin ve çeşitli psikiyatrik ve psikolojik alanların, ister mevcut biçimlerini desteklesinler ister yabancılaştırıcı olmayan yönlere çevirmeye çalışsınlar, bununla ilgili özel bir sorumluluğu vardır. Psikiyatri ve psikanalize alternatifler bu açıdan önemlidir. Ekolojik, etnik, feminist, anti-ırkçı ve daha genel olarak, genişleyen “marjinal” ve korunmasız kitleler için olumlu perspektifler açan alternatif uygulamalar yoluyla öznelliği çeşitli şekillerde değiştirmeye eğilimli diğer hareketlerle ittifak kurmayı başaramadıkları sürece gerçek bir etkileri olmayacaktır.
Ancak bu aynı zamanda, bu yönde çalışmaya istekli partilerin, grupların, toplulukların, kolektiflerin ve bireylerin kendi kendilerini dönüştürebilecekleri ve örgütlerini ve bilinçdışı temsillerini baskıcı modeller üzerinde izlemeyi bırakabilecekleri anlamına gelir. Bunu yapmak için, sadece kendileri ve dışarıyla ilişkili politik ve sosyal araçlar olarak değil, aynı zamanda bu bilinçdışı süreçlerin kolektif analitik düzenlemeleri olarak hareket etmeleri gerekir. Her şey icat edilebilir.
Alternative Network to Psychiatry’de yapmaya çalıştığımız şey de aşağı yukarı budur. Kurulduğu 1975 yılından bu yana, psikiyatri ve psikoloji mesleklerinin ve alternatif hareketlerin en çeşitli, en heterojen bileşenleri arasında periyodik olarak uluslararası tartışmalar düzenledi. Buna benzer pek çok başka çaba da mevcuttur. Özellikle Franco Berardi liderliğindeki Bologna Topia Grubu tarafından düzenlenen zihinsel ekoloji karşılaşmalarını düşünüyorum. Söz konusu olan her zamankinden daha fazla tekillik hakkı, teknokratik konformizmden, postmodernist kibirden ve yeni teknolojilerin ardından öznelliğin eşitlenmesinden uzak bireysel ve kolektif yaratım özgürlüğüdür.
Bunlar tartışmaya getirmeyi umduğum unsurlardan bazılarıdır. Şimdi, sonuç olarak, şu yorumları yapmama izin verin.
Eski mevzuata karşı çıkmak kesinlikle son derece önemliydi ve geride bıraktığımız akıl hastanesi yapılarını eski haline getirmeye yönelik herhangi bir geri adım tamamen gerici ve saçma olacaktır. Eğer spesifik hastane-dinlenme tesislerinin yeniden kurulması gerekiyorsa – ki bence bu kesinlikle gereklidir – bunlar araştırma ve deneylerin yapıldığı yerler olarak düşünülmelidir. Bunları genel hastanelerin içine yeniden yerleştirmek açıkça kontrendikasyon olacaktır.
Sadece yeni sosyal mobilizasyon biçimleri mentalitelerin gelişmesine ve “delilik karşıtı” ırkçılık tehdidinin ortadan kalkmasına yardımcı olacaktır. Son tahlilde bu alandaki inisiyatif ve kararlar, genellikle bürokratik kıskaçları içinde sıkışıp kalmış geleneksel politik formasyonlara değil, yeni bir tür sosyal ve alternatif hareketin yeniden icadına aittir.
Çeviri: Artun

