Yarık Siyaseti: Théorie Communiste Üzerine – Ray Brassier

Bu makale, Paul Mattick tarafından formüle edilen ve Théorie Communiste tarafından detaylandırılan sınıf mücadelesi antinomisini incelemektedir. Antinomi şu şekilde formüle edilebilir: sermaye ücretli emeği sömürerek birikirken, ücretli emeğin yeniden-üretimi sermaye birikimini sağlayan sömürü koşullarını yeniden-üretir. Dolayısıyla, ücretli emek kendini yeniden-üretirken kendi sömürü koşullarını, yani sermayeyi yeniden-üretir. Bu, emeğin sermaye karşısındaki kazanımlarının -daha iyi ücretler ve çalışma koşulları- emeğin kendi pahasına kazanıldığı anlamına gelir: artan ücretler artan bir sömürü oranı anlamına gelir. Bu kısır döngüyü ancak kapitalist sınıf ilişkisinin ortadan kaldırılması ortadan kaldırabilir. Sorun, bu ortadan kaldırmanın emeğin üretim araçlarına el koymasını gerektirip gerektirmediği ya da bu araçların sermaye birikimine o kadar bağlı hale gelip gelmediğidir ki, sermayenin ortadan kaldırılması bu araçlardan vazgeçmeyi ve bildiğimiz şekliyle üretimi ortadan kaldırmayı gerektirir. Théorie Communiste ikincisinde ısrar eder. Toplumsal üretim sermaye birikiminden ayrılmaz hale geldiğinden ve emeğin olumlanması sermayenin olumlanmasından ayrılamaz olduğundan, sermayenin ortadan kaldırılması olarak komünizm proletaryanın kendi kendini ortadan kaldırmasını gerektirir. Sınıf mücadelesi iki imkânsızlık arasındaki yarıkta ortaya çıkar: sermayeyi olumlamadan proletaryayı olumlamanın imkânsızlığı ve proletaryayı olumsuzlamadan sermayeyi olumsuzlamanın imkânsızlığı. Komünizm olasılığı, imkansız olumlama ve imkansız olumsuzlama arasındaki bu yarıktan ayrılmaz mı? Yoksa bu imkânsızlıklar arasındaki fay hattını belirleyebilecek bir yarık siyaseti mi gerektirir?

Sınıf Mücadelesinin Antinomisi

Paul Mattick, son dönem metinlerinden biri olan “Reform ya da Devrim”de sınıf mücadelesinin antinomisini özlü bir şekilde ifade etmektedir:

Daha yüksek ücretler ve daha iyi çalışma koşulları, sömürünün artmasını ya da emek-gücünün değerinin azalmasını öngörür ve böylece birikim süreci içinde sınıf mücadelesinin sürekli olarak yeniden-üretilmesini sağlar. Bu ikincisinin nesnel olasılığı, devrimci sınıf bilincinin gelişmesi için bir araç olarak işçilerin ekonomik mücadelesini geçersiz kılar.1

Sermaye, emeğe verdiği toplumsal zenginlik payını ancak emekten çektiği artı-değer miktarını artırarak artıracaktır. Sermaye, emeğin sermaye içindeki payını artırma mücadelesi sayesinde büyür: emek sermayeden ne kadar çok zenginlik elde ederse, sermaye tarafından o kadar çok sömürülür. Emeğin zaferleri sermayenin toplumsal zenginlik üzerindeki tekelleşmesini pekiştirir: sermaye üzerindeki etkisinin güçlenmesi aynı zamanda sermayeye meydan okumasının da zayıflaması anlamına gelir. Emeğin nihai çıkarı sermayenin ortadan kaldırılması olduğundan, daha iyi ücretler ve çalışma koşulları kazanmak, uzun vadeli zafer olasılığını azaltan kısa vadeli bir kazançtır.

Ancak emek, sermayenin üstesinden gelme mücadelesinden vazgeçemeyeceği gibi ücret mücadelesinden de vazgeçemez. İki arada bir derede kalmıştır: Ücretler için mücadeleden vazgeçerse sömürülmüş olur; vazgeçmezse kendi sömürüsünü sürdürür. Ortodoks Marxist teoride, emek mücadelelerinin yoğunlaşması sınıf bilincini ve dolayısıyla üreticileri üretim araçlarından ayıran sınıf ilişkisinin ortadan kaldırılması gerektiği bilincini yaratmıştır. Sınıf mücadelesi sınıfın ortadan kaldırılmasıyla sonuçlanır. Reformist bilinç, kendi toplumsal varlığını ortadan kaldırma ihtiyacını algıladığında devrimci hale gelir (toplumsal varlık onu dönüştürebilecek bilinci üretir). Ancak tarihsel pratikte, örgütlü emeğin artan gücünden kaynaklanan bilinç, yalnızca kendisini yaratan toplumsal varlığı pekiştirmeye çalışır. Örgütlü emek burjuvazinin yardımcısı haline gelir. İşçi sınıfı bilinci kendi toplumsal varlığını yadsımak yerine onu pekiştirir. Bu tıkanıklığı açıklayan nedir? Emeğin öznelliği, burjuvazinin egemen statüsünü arzulamak ile toplumsal düzendeki nesnel statüsünü olumlamak arasında sıkışıp kalmıştır. Tabi olduğu için arzuluyor ve arzuladığı için tabi kılınıyor. Bu çıkmaz, toplumsal varlığın bilincini onun olumlanmasına dönüştürerek, sınıf bilincinin sınıfın zorunlu olumsuzlamasına dönüşmesini engeller.

Ancak bu etkisizleştirme, sermayeye artan bir sömürü oranı sağlandığı sürece mümkündü. Sermayenin savaş sonrası patlamasının (kabaca 1950’den 1973’e kadar süren) sona ermesiyle birlikte sınıf savaşı yeni bir aşamaya girer. Kapitalist sınıf bilinci, örgütlü emeğin öz-bilinçli gücü tarafından yeniden harekete geçirilir; ona karşı yeni bir saldırı başlatır. Özelleştirme ve piyasalaştırma yoğunlaşır. Burjuvazi işçi sınıfının sosyal kazanımlarını geri alırken, emeğin azalan gücü ve etkisi, sınıf bilincinin sınıfı yok etme ihtiyacını fark etmesini engelleyen maddi tamponları aşındırır. Artık sömürüyü en üst düzeye çıkarmak, sonuçları ölümcül emperyal savaşlar ve felaket boyutundaki iklim değişikliğiyle daha da ağırlaşan, giderek artan bir yoksullaşmayı gerektiriyor. Burjuva bilinci işçi sınıfına karşı savaş açarken, hem kendisinin hem de karşıtının toplumsal varlığını parçalamaktadır. Sermayenin küresel proletaryaya karşı savaşı, insanlığın inorganik bedeni olan yeryüzünün yok edilmesine kadar uzanıyor. Kendimizi burada buluyoruz. O halde soru şudur: Emeğin yeni yeniden-örgütlenmesiyle canlanan sınıf bilinci 1973’ten bu yana kaybettiklerini geri kazanmakla mı yetinecek, yoksa toplumsal varlığının yıkımının farkına varmak onu hem sermayenin hem de sınıfın kesin olarak ortadan kaldırılmasının peşinden gitmeye mi teşvik edecek?

Devrimci Olasılık

Bu taslak, güvenilir bir analiz ya da açıklamadan beklenebilecek tüm detayları atlamaktadır. Ancak tarihsel materyalizmin yeterince takdir edilmeyen bir yönünü (Mattick2 tarafından da vurgulanan bir yönünü) vurgulamaya hizmet etmektedir. Toplumsal varlık bilinci belirler ve karşılığında onun tarafından yeniden-belirlenir. Ancak belirlenmeyi yeniden-belirlenmeden ayıran zamansal aralık, özne ve nesnenin çakışmamasını ya da toplumsal kendinde-varlık ile toplumsal kendisi-için-varlık arasındaki boşluğu işaret eder. Bu boşluk, tarihsel materyalizmin öznel ve nesnel boyutları arasındaki etkileşim için çok önemlidir. İkincisi, bilincin toplumsal varlık tarafından tek yönlü olarak belirlenmesiyle değil, öznel pratiğin bilinçsiz nesnelleşmesi (her gün farkında olmadan yaptığımız şey) ile nesnel yapının bilinçli öznelleşmesi (toplumsal varlığımızı bilinçli olarak yorumladıktan sonra yapmaya mecbur olduğumuz şey) arasındaki iki yönlü belirlenmeyle ilgilidir. Burjuvazinin işçi sınıfıyla birlikte kendi toplumsal varlığını koruyup korumayacağına ya da proletaryanın burjuvaziyle birlikte kendi toplumsal varlığını pratikte yadsıyıp yadsımayacağına karar veren şey, bir andan diğerine geçiş ve özellikle de toplumsal varlığın sınıf bilinciyle yeniden-belirlenmesidir. Olumlamadan olumsuzlamaya pratik geçiş, reformistten devrimci sınıf siyasetine geçişi işaret eder. Bu geçişi gerçekleştirmek, bu arayı tarihin yapıldığı aralık olarak kavramayı gerektirir. Bu, toplumsal varlığın öznel ve nesnel boyutlarını ayıran boşluğu bilinçli bir şekilde kavramayı ve müdahale etmeyi ve böylece bilmenin sınırlarında ne zaman hareket edileceğini bilmeyi gerektirir.

Devrimci olasılık, öznel faaliyetin nesnel sonuçları ile bunların öznel olarak yeniden-belirlenmesi arasındaki aralıkta ortaya çıkar. “Devrim zaman alır” demek bir doğruculuktur (truism). Ancak bu doğrunun hem reformist hem de devrimci bir anlamı vardır. İlkine göre, bir üretim tarzından diğerine devrimci geçiş toplumsal bir süreç olarak kalır: toplumsal yeniden-üretimin dönüşümü onun sürdürülmesini gerektirir. Devrimci anlayış ise devrimin bir geçiş değil, düzenli toplumsal süreçleri ve hatta bizzat toplumsal yeniden-üretim zorunluluğunu kesintiye uğratan bir kesinti olduğunda ısrar eder. Devrimci zorunluluk, geleceğini güvence altına almak için toplumsal yeniden-üretim zorunluluğunu aktif olarak askıya almaktan ibarettir, çünkü onu olumlamaya devam etmek bu geleceği tehlikeye atmaktır. Mevcut konjonktürde, devam etme olasılığını olumsuzlayan şeyin tam da devam etme ihtiyacının körü körüne olumlanması olduğunu ekleyebiliriz. Reddetme, toplumsal yeniden-üretimin geçmişini, bugününü ve geleceğini, onları askıya alan ve gelecekteki olasılıklarını yeniden yaratmaya çalışan bir aralıkta toplar. Kapitalizmden komünizme geçiş, geçişin sürekliliğini riske atarak gerçekleşir.

Ancak asıl soru, mevcut süreklilik koşullarının (yani mevcut toplumsal yeniden-üretim koşullarının) askıya alınmasının yeni, radikal biçimde farklı bir süreklilik yaratıp yaratmadığı ya da bu koşulların olumsuzlanmasıyla ortaya çıkan süreksizliğin “komünizm” adını hak edip etmediğidir. Bu, içerip aşma (sublation) olarak komünizm ile ortadan kaldırma (abolition) olarak komünizm arasındaki farktır. Mesele, olumsuzlama mantığından daha fazlasını ilgilendirmektedir. Emeğin sermaye karşısındaki yükselişini sürdürüp sürdüremeyeceğini sormak, sınıf mücadelesi dinamiğinin nötr bir ortamda her bir kutbun dönüşümlü olarak yükseldiği bir sarkacın hareketine benzediğini varsayar. Ancak tarih nötr bir ortam değildir. Geri döndürülemezliği bu dinamizmi etkilemekte ve güçlerin bileşimini geri dönülmez biçimde değiştirmektedir.

Valorizasyon ve Toplumsal Yeniden-Üretimin Kopukluğu Üzerine Théorie Communiste

Emek-sermaye ilişkisinin 1970’lerde başlayan ve 1980’ler ve 1990’lar boyunca devam eden yeniden yapılandırılması (bazen “neoliberalizm” olarak tanımlanmaktadır, bu terimden kesin olmadığı için kaçınacağım) sınıf mücadelesinin koşullarını değiştirmektedir. Bazılarına göre bu koşullar, belirli bir devrim anlayışını, yani proletaryanın üretimi ele geçirmesi ve kontrol etmesini tarihsel olarak geçersiz kılacak şekilde değişmektedir. Bu, 1968’den 1977’ye kadar alevlenen mücadeleler döngüsünden doğan ve çalışmalarını bu yeniden yapılanmanın sonuçları üzerine düşünmeye adamış bir grup teorisyen ve aktivist olan Théorie Communiste’in (TC) temel önermesidir.3 Bunun üç temel bileşeni vardır: sanayisizleştirme ve off-shoring; özelleştirme ve kemer sıkma; finansallaşma ve kredi. Bunların birleşik sonucu, emek-gücünün yeniden-üretiminin valorizasyondan ve ücret gelirinin tüketimden “ikili kopuşu”dur. İlk kopukluk, valorizasyonun coğrafi olarak “bölgelere ayrılmasını” gerektirir

iş organizasyonu hiyerarşisindeki yüksek işlevleri (finans, yüksek teknoloji, araştırma merkezleri, vb.) bir araya getiren kapitalist hipermerkezler; lojistik ve ticari dağıtımı kapsayan, ara teknolojiler gerektiren faaliyetlerin yer aldığı ikincil bölgeler; genellikle dışarıdan tedarik edilen montaj faaliyetlerine ayrılmış periferik alanlara sahip tanımlanmamış bölgeler; son olarak, yasal veya yasadışı ürünleri içeren tüm bir kayıt-dışı ekonominin geliştiği kriz bölgeleri ve “sosyal çöplükler”.4

İmar, değerin valorizasyonunu birleştirirken, emek-gücünün yeniden-üretimini böler:

Yeniden-üretim bu bölgelerin her birinde farklı şekillerde gerçekleşmektedir. Birinci dünyada: sosyal risklerin özelleştirildiği yüksek ücretli tabakalar, Fordizmin belirli yönlerinin korunduğu ve sayıları giderek artan diğerlerinin yeni bir “uzlaşmaya” tabi tutulduğu işgücü kesimleriyle iç içe geçmiştir. İkinci dünyada: güçlü iç göç baskısı ve güvencesiz istihdam tarafından dayatılan düşük ücretler yoluyla düzenleme, az çok istikrarlı uluslararası taşeronluk adaları, sosyal riskler ve emek göçleri için çok az ya da hiç garanti yokluğu. Üçüncü dünyada: insani yardım, her türlü yasadışı ticaret, tarımsal hayatta kalma, çeşitli mafyalar tarafından düzenleme ve az ya da çok sınırlı ölçekte savaşlar, ama aynı zamanda yerel ve etnik dayanışmaların yeniden canlanması.5

Sonuç, sermayenin küresel valorizasyonu ile bu valorizasyon için yeterli emek-gücünün yeniden-üretimi arasında “tam bir kopukluk”tur. Fordizmin karakteristiği olan kitlesel üretim ve emek-gücünün yeniden-üretimi arasındaki karşılıklılık ortadan kalkar. Sermayenin yeniden-üretimi ve dolaşımı ile emek-gücünün yeniden-üretimi arasında bir ayrım vardır. Dahası, toplumsal yeniden-üretimin bölgelere ayrılması, proletaryanın segmentasyonunu, etnisite ve kültürün alt bölümleriyle birleşen ırksallaştırma ve cinsiyetlendirme süreçleri yoluyla bölünmesini zorlar. Proleterleşme artık proletaryayı sermayeye karşı birleştirmeyi vaat eden toplumsal olarak homojenleştirici bir güç değildir: “Onun [proletarya] için var olan tek şey bölünmenin birliğidir.”6 İkinci kopukluk, artan tüketim ile azalan ücretleri bir araya getirmektedir. Artan borç, hanehalkı harcamalarının geliri aşmasına izin verir. Makroekonomik risk, borçları talebin ana kaynağı haline gelen hanehalklarının üzerine yıkılır.7 Dolayısıyla 2008 subprime krizinin başlangıç noktası sermaye yatırımları değil, hanehalkı borçlarıdır. Finansal piyasalar tarafından araçsallaştırılan tasarruflar, geri ödemesi sonsuz olan tasarruflar, ücretli emekçilerin tasarruflarıdır: “Ücret artık kapitalizmin bütününü düzenleyen bir unsur değildir.”8

Ne kadar çok şeyin buna bağlı olacağı düşünüldüğünde, kopukluk tezine yönelik eleştirel yanıtları değerlendirmek için duraklamaya değer. Merhametli bir okumayla, valorizasyonun bölgelere ayrılması farklı coğrafi ölçeklerde ve hatta tek bir ulus-devlet içinde bile anlaşılabilir: Brezilya makul bir şekilde her üçünü de kapsayabilir. Ancak “ikili kopukluk” tezi Bruno Astarian tarafından özellikle keskin bir eleştiriye tabi tutulmuştur.9 Astarian’ın eleştirisi üç ana noktaya indirgenebilir:

1) Değerin birleşmesi ancak organik bileşimleri (sabit sermayenin değişken sermayeye ve emek-gücünün üretim araçlarına oranı) itibariyle farklılaşan çoklu sermayelerin bir araya gelmesiyle mümkündür. Bu farklılaşma hiyerarşiktir ve kâr oranının küresel olarak eşitlenmesini engeller. Mevcut artı-değerin toplamı, tüm sermayeler arasında tek bir kâr oranı olarak eşit şekilde dağıtılmaz.

2) Eğer küresel sermayenin birleşmesi göreli ise, o zaman emek-gücünün yeniden-üretimi hem yerel hem de uluslararası olarak farklılaşmıştır ve bu nedenle değerin farklılaşmış birliğine az ya da çok uygundur.

3) Hanehalkı borcu ile ilgili olarak, tüketici kredisi ile gayrimenkul kredisi arasında bir fark vardır. İlki hanehalkı harcamalarında artışa izin verirken, toplam hanehalkı borcunun sadece küçük bir kısmını, yaklaşık yüzde 30’unu temsil etmektedir. Tüketici kredisi esas olarak beş ülkede uygulanmaktadır: ABD, Kanada, Birleşik Krallık, Japonya ve Almanya. Tüketici borcu kitlesinin yüzde altmış beşi bu ülkelerde yoğunlaşmıştır. Tahmin edilebileceği gibi, küresel proletaryanın çoğunluğu tüketici kredisine başvurmamaktadır. ABD’de bile proleterler arasında krediye başvurma nispeten seyrektir ve söz konusu meblağlar nispeten mütevazıdır. Federal Rezerv rakamlarına göre, 1998 ve 2007 yılları arasında, borç her gelir düzeyinde mevcutken ve gelir diliminin alt ucunda bile artarken, tüketici kredisinin çoğunu sürdürenler orta sınıflardı ve bunu hem daha fazla sayıda hem de daha büyük meblağlar için yaptılar.10 Bu, en yoksullar arasında aşırı borçlanmanın yaygınlığını göz ardı etmez, ancak ABD’de normal bir yaşam standardı olarak kabul edilene göre ücretlerin düştüğünü ve TC tarafından başvurulan “yeniden yapılandırmanın” en azından tam olarak yürürlükte olmadığını ima eder. Gayrimenkul kredisine gelince, bu sadece hanehalkının yeni konut talebini artırmaktadır. Dolayısıyla, eski konutlara ilişkin işlemler bu toplam kredi kitlesinden düşülmelidir. 2007 yılında eski konutlar için yapılan gayrimenkul işlemi sayısı 5,7 milyon dolar iken, yeni konutlar için yapılan işlem sayısı 0,7 milyon dolardır. Sonuç olarak, hane halkı borcu ABD ve Avrupa’da genel talebi canlandırmada bir rol oynasa da, bu talebi yönlendiren ağırlıklı borç kitlesi proletaryadan ziyade orta sınıflardan gelmektedir. Orta sınıf geliri, daha yüksek maaşlar, ikramiyeler şeklinde ya da daha doğrudan sermaye gelirleri (faiz, temettü) ve küçük ya da kişisel işletme kârları yoluyla artı-değerin daha büyük bir bölümünü oluşturmaktadır. Genel olarak, hanehalkı borçlanma eğilimi, geri ödeme kapasitesini belirleyen gelirle doğru orantılıdır. Dolayısıyla, zenginler her zaman yoksullardan daha fazla borçlanırlar. Faiz oranlarındaki belirgin düşüş, hanehalklarını kapasitelerinin üst sınırlarında ve subprime mortgage durumunda genellikle bunun ötesinde borçlanmaya teşvik etmiştir. Ancak subprime mortgage krizi, proleter tüketimde borçlanmaya doğru bir sürüklenmeden ziyade, geri ödeme kapasitesinin hanehalkı borcuna nasıl sınırlar getirdiğinin göstergesidir. Sonuç olarak, ABD ve Avrupa’daki proletaryanın borçlu olduğunu ve 2008 mali krizinin en yoksullar arasındaki ödeme temerrütleri tarafından başlatıldığını söylemek doğru olsa da, proleter tüketimin ister tek ister çift olsun ücretten koptuğunu iddia etmek yanlıştır.

Astarian’ın eleştirisi bizi, karar verme yetkisine sahip olmadığım ekonomi-politik sorularına sürüklüyor. Ancak ilginç bir şekilde, ücretler ve artı-değer arasındaki korelasyonu yeniden ortaya koyarken kopuş tezinin altını oymaktadır. TC’in kopukluk tezinden çıkardığı sonuç -ücret ilişkisinin artık bir bütün olarak kapitalizm karşısında düzenleyici bir unsur olmadığı- ücret proletaryanın çoğunluğu için belirleyici olmaya devam ettiği ölçüde terk edilmelidir. Ancak kopuş tezinin, tezin kendisi reddedilse bile dikkate alınması gereken önemli bir sonucu vardır. Bu, çağdaş ücret ilişkisinin proleter varoluştaki çelişkiyi görünür kılan unsur olduğu iddiasıdır. Ücretli emek ve proleterleşme arasındaki içsel ilişki olan proleter aidiyet ile canlı emek ve valorizasyon arasındaki dışsal ilişki olan sermayeye aidiyet arasındaki örtüşmeye işaret eder. Birincisi içsel bir zorunluluk ilişkisi iken, ikincisi dışsal bir olumsallık ilişkisidir. Proleter olmak sermayeye aittir. Emek-gücüne sahip olmak için sermayenin dışsal zorlamasından başka olumlanacak bir şey kalmamıştır: emeği sermayeye ait olmanın yoksunluğuyla damgalar.11

Ücret talebi sermaye karşısında yapısal olarak gayrimeşru hale gelir ve sadece artı-değerin maksimizasyonu karşısında antagonistik değildir. Ücret ilişkisi artık yönetim talebinin değil, emeğin varoluş mücadelesinin alanıdır. Valorizasyon ile emek-gücünün yeniden-üretimi arasındaki kopukluk, sermaye ile proletarya arasındaki çelişkiyi güncelleştirmektedir. Ama şimdi proletarya bu çelişki tarafından kendi varoluşu içinde parçalanmaktadır. Bir sınıf olarak kimliği, sermaye tarafından ona dışarıdan dayatılmaktadır: “Yeniden-üretiminin gerekliliği, karşısında bulduğu, sermaye tarafından temsil edilen, sürekli gerekli ama her zaman gereksiz olduğu bir şeydir.”12 Sermaye artık artı-değerin gerekli emeğe oranını müzakere etmek zorunda değildir; bunu zorla dayatabilir. Daha yüksek ücret talebinin gayrimeşruluğu, emek-gücünün disipline edilmesini kapitalist gündemin ayrılmaz bir parçası haline getirmektedir. Zorlayıcı yönetimcilik polis şiddetini tamamlar. Ücret ilişkisindeki bu kriz, emek ve sermaye arasındaki çelişkinin mevcut aşamasını yoğunlaştırmaktadır. Proletarya, ücret ilişkisinin çelişkisinin dışında bir şey değildir. Kendini bu ilişkiden bağımsız olarak yeniden-üretemez, ancak kendini yeniden-üreterek bağımsızlığını geçersiz kılan ilişkiyi yeniden-üretir. TC’in proleter varlıkta olumlanacak hiçbir şey, savunulacak hiçbir pozitif özellik,

korunacak hiçbir bağımsız kapasite kalmadığı yönündeki meşhur ısrarının gerekçesi budur: “Proletarya kendi başına bir hiçtir, ama toplumsal ilişkilerle dolu bir hiçtir, öyle ki sermaye karşısında yok olmak onun tek seçeneğidir.”13 Proleter olmak artık her şey olabilen bir hiç olmak değildir; her şeyin (toplumsal ilişkilerin bütünlüğünün) sadece korunmakla kalmayıp homojen doluluğu içinde genişlediği bir hiçlik olmaktır.

Programatizmin Eleştirisi ve Yarık Teorisi

Emek-gücünün yükseliş döneminde, kapitalist üretim tarzı içinde yükselen gücüne belirli bir yüklemle özdeşleşmesi eşlik etmiştir: işçi olmak. Değer birikimi ile emeğin yeniden-üretimi arasında giderek büyüyen uçurumun diskalifiye ettiği şey tam da bu özdeşleşmedir. Valorizasyon ile emeğin yeniden-üretimi ve ücretler ile tüketim arasındaki kopukluk, komünizmin emeğin yabancılaştırılması, üretim araçlarına el konulması yoluyla mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi olarak tanımlanmasını geçersiz kılmaktadır. Bu, komünizmin proletaryanın kendinde-sınıf olmaktan kendisi-için-sınıfa geçişi, emeğin kendi kendini örgütlemesi ve kendi kendini olumlaması olarak anlaşıldığı programatik (programmatism) şemadır ve ilginç bir şekilde TC bunu hem Leninistler hem de konsey komünistleri, Stalinistler ve anarko-sendikalistler için ortak olarak görmektedir:

Genel olarak programatizm proletaryanın kurtuluşa doğru ilerlerken, gerçekleştirilecek bir program haline gelen gelecekteki bir toplumsal örgütlenmenin temel unsurlarını bulduğu bir sınıf mücadelesi teorisi ve pratiği olarak tanımlanabilir. Proletarya ve sermaye arasındaki sınıf mücadelesinde proletarya, çelişkiyi patlama noktasına taşıyan pozitif unsurdur. Dolayısıyla devrim, proletarya diktatörlüğü, işçi konseyleri, emeğin özgürleşmesi, bir geçiş dönemi, devletin sönümlenmesi, genelleştirilmiş özyönetim ya da bir “ortak üreticiler toplumu” olarak proletaryanın olumlanmasıdır. Çelişkinin terimlerinden biri onun çözümü olarak kabul edilir.14

Bu eleştiri tarihseldir, metafizik değil. İddia, programatizmin artık görebildiğimiz bir yanılsama olduğu değil, bir zamanlar tarihsel olarak meşru olsa da artık meşru olmadığıdır. Onu uygulanabilir kılan toplumsal koşullar artık mevcut değildir. Programatizmin tarihsel eskimişliğine dair bu teşhis temelinde TC, komünizmin şimdiye kadar gizlenmiş gerçeği ya da özü olarak değil, tarihsel olarak uygulanabilir tek güncel biçimi olarak “komünizasyonu” önermektedir. Bu, devletin, sınıfın ve işbölümünün, aynı zamanda metalaşmanın ve mübadelenin ortadan kaldırılmasıdır – artık proletarya diktatörlüğünün sonucu olmayan, sonucu artık “üreticilerin özgür birliği” terimleriyle tasavvur edilemeyen bir ortadan kaldırma. Bu süreç halindeki bir ortadan kaldırmadır, ancak artık üretim ilişkilerinin yeniden oluşturulmasına tabi olmayan bir ortadan kaldırmadır. En kışkırtıcı haliyle TC, komünizmin üretim güçlerinin ve ilişkilerinin yeniden yapılandırılması değil, bu güçleri ve ilişkileri üreten ve bunlar tarafından yeniden-üretilen toplumsal nesnelleşmenin ortadan kaldırılması olduğunu öne sürmektedir. Düşüncelerinin bu yönünü aşağıda daha eleştirel bir şekilde inceleyeceğiz. Şimdilik vurgulanması gereken, TC’in “komünizasyon” dediği şeyin, proleter varlığın onu geçersiz kılarak genişleyen güce bağımlılığındaki çelişkiselliğini kavramaktan kaynaklandığıdır.

Komünizmi olumlayıcı bir program olarak (canlı emeğin kurtuluşu) gerçekleştirilemez kılsa da, bu çelişki toplumsal varlıkta komünizmi devrimci olumsuzlama olarak mümkün kılan bir yarık (écart) ortaya çıkarır. Bu, iki tarihsel imkânsızlık arasındaki yarıktır: sermayeyi olumlamadan proletaryayı olumlamanın imkânsızlığı ve proletaryayı olumsuzlamadan sermayeyi olumsuzlamanın imkânsızlığı. İkinci olumsuzlama da programatizm tarafından onaylanmıştı, ancak yalnızca proletaryanın üretim araçlarını ele geçirdiği devrimci kendini olumlamanın bir sonucu olarak. Öz-olumsuzlama öz-olumlamayı takip etti, ancak bunlar katı bir şekilde birbirinden ayrılmıştı. Komünizasyon olumsuzlamayı olumlamadan ayırır (bu bakımdan son derece anti-Nietzschecidir). Olumsuzlamanın olumluya tabiiyetini yıkar. Bu yarık aynı anda hem sermayeye karşı proleter eylemi zorlayan hem de onu sınırlayan şeydir. Sermayenin kurucusu olarak proletarya ile sermayenin olumsuzlaması olarak proletarya arasındaki yarıktır – mücadeleyi engelleyen sınır (proletaryanın yalnızca bir sınıf olarak hareket edebileceği gerçeği) ile mücadeleyi iten dinamik (proletaryanın kendisini bir sınıf olarak oluşturan şeyi, yani sermayeyi ortadan kaldırmaya çalışması gerçeği) arasındaki yarık. Sınıf mücadelesi hem bu yarığın ürünü hem de ön kabulüdür. Üreticilerin, sermayenin onsuz işleyemeyeceği üretim araçlarından ayrılması, emek ve sermaye gibi iki farklı tözü ilişkilendiren noktasal bir köken değil, durmaksızın kendini genişleten sermayenin durmaksızın kendini tüketen emekten beslendiği bir yarıktır. Bu yarık, kendi ön kabullerini refleksif olarak ortaya koyan öz-ilişki olarak sermaye ile sermayenin valorizasyonu yoluyla ortaya konan emek-gücü ve ücret ilişkisi yoluyla zorunlu yeniden üretimi valorizasyon hareketinin hem talep edilen hem de bastırılan gerçek ön kabulü olan canlı emek arasında bölünen emeğin yabancılaşmasını (extranéisation) birleştirir. Değerin kendisini valorize ettiği canlı ve ölü emek ya da emek ve emek-gücü arasındaki ayrım, aynı zamanda öz-ilişkisel değer içinde tamamıyla bütünleştirilemeyen şeydir, onun kapanışa ulaşmasını engelleyen, varsayılan değil etkin (wirklich) ön kabuldür. Ancak bunun nedeni canlı emeğin özerk bir güç olması değildir. Aksine, tözselleştirilemez ve yaşamının bağlı olduğu ölü emekten ayrıştırılamazdır. Emeğin yabancılaşması, öncül bir uygunluğun (ya da özgünlüğün) yabancılaşmasından kaynaklanmaz. Bu, kökensel bir bütünlüğü varsaymayan bir geçersizlik ya da töz yoksunluğu durumunu belirtir. Üreticilerin üretimden ayrılması, komünizmin ayrılmış olanı yeniden birleştirerek ortadan kaldıracağı kökensel bir yabancılaşma değil, komünizmi tarihsel olarak sınıf mücadelesinin günlük seyrine içkin kılan yarığın, meta emek-gücüne içkin çelişkinin sürekli yabancılaşmasıdır.

Çelişki kutuplaşmadır, sürekli azalan emek-gücünün yeniden-üretimini sürekli genişleyen sermaye birikimiyle karşı karşıya getirir. Proletaryanın bu çelişkiyi ortaya koyan bir faaliyeti olarak, sınıf mücadelesi zorunlu olarak sınırlıdır, ancak bu sınır, bir talep (revendication) (daha yüksek ücretler veya daha kısa bir iş günü için) tarafından başlatılan bir mücadele sırasında, sınıfın (emek-gücünün taşıyıcısı olma) belirlenimi, özgürleşmeyi gerektiren bir iç dürtü (üretken bir kapasite) olarak değil, ortadan kaldırılması gereken dışsal bir kısıtlama olarak tanınmaya başladığında kurucu olmaya başlar. Talepler tarafından başlatılan ve dolayısıyla sermaye ilişkisi tarafından koşullandırılan mücadeleleri bu taleplerin ve dolayısıyla bu ilişkinin ötesine iten, kendi sınırlarıyla bu karşılaşmadır:

Talepler için mücadelelerin üstesinden gelmenin koşulları, bizzat talepler için mücadeleler temelinde ortaya konur … İşsizlik ve güvencesizliği ücret ilişkisinin merkezine yerleştirmek; gizliliği emek-gücünün genel durumu olarak tanımlamak; Action Directe hareketinde olduğu gibi bireyin toplumsal dolaysızlığını sermayeye karşı muhalefetin temelini oluşturacak temel olarak ortaya koymak; 2000’in bahar ve yaz aylarında Cellatex ve diğerlerinde olduğu gibi intihar mücadelelerine girişmek (Metaleurop – bazı uyarılarla birlikte – Adelshoffen, Société Française Industrielle de Contrôle et d’Equipement, Bertrand Faure, Mossley, Bata, Moulinex, Daewoo-Orion, ACT-ex Bull [bu örnekler TC’in çalışmalarında somut ve soyutun iç içe geçtiğine işaret ettikleri için önemlidir]); sınıf birliğini sermayede ve kolektiflerin çokluğunda ve geçici işçi grevleri dalgalarında (Fransa 2003, İngiliz posta işçileri) oluşan bir nesnelliğe indirgemek – yukarıdakilerin hepsi, bu mücadelelerin içinde ve sırasında döngünün dinamiğini oluşturan bu özel mücadelelerin her birinin içeriğini tanımlamaktadır.15

İstihdam edilenlerin ücret talebi işsizlerin isyanıyla sınırlandırılmıştır, ancak bu ikisi artık birinin artan sömürüsü ve diğerinin yoğunlaşan tahakkümü yoluyla tahakkuk eden artı-değerden pay alma rekabetinde karşı karşıya değildir. Gerekli emeğe olan talebin sınırı, onu artı-emek hurdalığına gönderilenler tarafından ifade edilen yoksullaştırmaya karşı isyana bağlar: “İşçi artık emeğin özgürleşmesindeki zinciri, artı ve gerekli emek arasındaki çelişkili karşılıklı ima terimlerini birbirine bağlayan zinciri kıramaz.”16 Ücret talebinin gayrimeşruluğu istihdam edilenlerle işsizleri birleştirir. Değerli ve değersiz emek-gücü arasındaki sınıra işaret ettiği için, değer üreten emek, değer üretiminin merkezsizleşmesine (uzamsal-zamansal dağılımına) rağmen merkezi bir devrimci rol oynamaya devam eder. Toplumsal yeniden-üretim değer üretimini besler; toplumsal bir ilişki olarak üretim ortadan kaldırılmadan bunlar birbirinden ayrılamaz. İkincisi komünizasyonun nihai hedefi olsa da, emek mücadeleleri yoluyla yönlendirilmeden ona ulaşılamaz. Dolayısıyla, komünizatörleri emek mücadelelerinin devrimci önemini azaltmakla ve buna bağlı olarak da ücretli olmayanların ensüreksiyonlarını devrimci önemini şişirmekle suçlamak bir hatadır (geçmişte benim de yaptığım bir hata). Asıl mesele, programatizmin bunları birbirinden ayırma eğilimine karşı, ücret talepleri ile ücretlendirilmeyen isyanlar arasındaki karşılıklı bağımlılığı kabul etmektir. Eğer ikincisi birincisinin sınırını oluşturuyorsa, o zaman aynı şekilde, ücretli olmayanların isyanı da ücret talebinde kendi sınırıyla karşılaşır. Ayaklanma, üretim alanlarındaki mücadeleden ayrıştırılamaz:

Sınıf mücadelesi yeniden-üretim düzeyinde bir hareket olarak kalırsa, kendi varlık nedeni olan üretimle bütünleşemeyecektir. Tüm isyanların ve “ensüreksiyonların” şu anda tekrar eden sınırı, onları azınlık mücadeleleri olarak tanımlayan şeydir. Devrim, insanlar arasındaki ilişkinin belirli bir anı olarak onu ortadan kaldırmak ve aynı anda ücretli emeğin ortadan kaldırılmasında emeği ortadan kaldırmak için üretim alanına girmek zorunda kalacaktır. Üretken emeğin ve belirli bir anda çelişkinin doğrudan taşıyıcısı olanların kilit rolü budur, çünkü sermaye için varoluşlarında bunu aynı anda hem gerekli hem de gereksiz olarak deneyimlemektedirler.17

Ücret mücadelelerinin sınırının zorunlu olarak ücretli olmayanların mücadeleleriyle birleştiği ve bunun tersinin de geçerli olduğu, yani artı-emeğin yalnızca gerekli emeğin tersi olduğu yönündeki bu vurgu, komünizasyon olarak tasarlanan değer-ortadan kaldırma (value-abolition) siyasetini değer-eleştirisi (Wertkritik) siyasetinden ayırır. Değer-eleştirisinin valorizasyon mantığını sınıf ilişkisinden ayırdığı ve böylece sınıf mücadelesini bir fetiş statüsüne indirgediği yerde (örneğin Robert Kurz),18 komünizasyon, sınıf mücadelesini emeğin olumlanmasından ayırırken bunların karşılıklı bağımlılığını vurgular. Değer-eleştirisinin emeği bir değer avatarına indirgediği ve sermayeyi soyut tahakkümüyle özdeşleştirerek emeğin sömürülmesini önemsizleştirdiği yerde, komünizasyon soyut ve somut tahakkümün ayrılmazlığını ve sömürü ile baskının, ücretli mücadeleler ile ücretlendirilmemiş isyanın iç içe geçtiğini vurgular. En önemlisi, programatizm eleştirisi sınıf mücadelesinin kaçınılmazlığını savunurken, onu üretim teleolojisine tabi olmaktan kurtarır.

Oto- ve Alloprodüksiyon

Proletaryanın sermaye için gerekliliği ve olumsallığı arasındaki çelişki (ki bu gerekli ve artı-emek arasındaki çelişkidir) kendi çözümünün koşuludur. Sınıf aidiyetinin yabancılaşması sadece teoride kullanılan kavramsal bir biçim değil, devrimci pratiğin içeriğidir. Komünizm ancak mevcut toplumsal yeniden-üretim koşullarının askıya alınmasıyla ortaya çıkabilir. Proletarya mevcut koşulları çözme gücüne sahip bir sınıf değildir; proletarya bu çözülmenin bir sınıf olarak somutlaşmış halidir. Komünizm proletaryanın kendi varlığını sorgulamasıyla başlarsa, proletaryanın kendisini sürdüren toplumsal biçimleri yok etmesiyle doruğa ulaşır: “Şirketler, fabrikalar, üretim, mübadele.”19 Dolayısıyla, aşkınlığın göstergeleri yalnızca metalaşma, sınıf, devlet ve işbölümü değil, mübadele mantığından (değerin soyut eşdeğerliliği) ayrılamadıkları ölçüde üretimin toplumsal ilişkileridir. İkincisini ortadan kaldırırken, komünizasyon birincisine de son verir. Komünizasyon,”artık hiçbir toplumsal ilişkiyi yeniden-üretilecek bir önkabul olarak konumlandırmayan insanlığın kendi kendini üretmesidir”; “eksiklik, tutku, sürekli yıkım ve yaratım olarak kendi kendini üretme, durmaksızın oluşu öncül olarak konumlandırmadır.”20

Yine de aynı zamanda, Marx’ın Ekonomik ve Felsefi El Yazmaları’ndaki Hegelci idealizm eleştirisini onaylayarak,21 TC, “insanlığın nesnel bir varlık olduğunda, kendisi için olmasına neden olduğu dış nesnelerle kendisini tamamladığında” ısrar etmektedir.22 İnsanlık önceden var olan toplumsal ilişkileri yeniden-üretmeden kendisini üretebilir mi? İnsanlığın nesnel bir varlık olduğu ve “dış nesnelerin kendisi için olmasına neden olarak” (“üretim” teriminden kaçınıldığına dikkat edin) kendini tamamlamak zorunda olduğu iddiası ile bu nedenselliğin bir üretim tarzına dönüşmeden, bir dizi toplumsal ilişkiyi nesnelleştirmeden bunu yapabileceği ısrarı arasında bir gerilim vardır. Temel ayrım, oto-prodüksiyon nesnel içkinliği ile nesnelleşmenin ya da alloprodüksiyonun aşkınlığı arasında yatmaktadır. Sermaye, insanlığın alloprodüksiyonunun en uç noktasıdır; onun aşılması, üretimin nesnelleşmesinin yalnızca en akut varyantıdır. Sonuç olarak, sermayenin aşılması, önceki tüm insanlık tarihini koşullandırmış olan üretimin toplumsal nesnelleşmesini sona erdirir:

Mevcut koşulların aşılması, üretimin nesnelleştirilmesinin aşılmasıdır. Bu bağlamda komünizm, önceki tüm tarihin aşılmasıdır. Yeni bir üretim tarzı değildir ve yönetimi konusunda herhangi bir sorun söz konusu olamaz. Ekonomi, üretici güçler, nesnelleştirilmiş üretim ölçüleri kavramlarından tam bir kopuşu ifade eder. İnsanlık nesnel bir varlıktır ve kendisini, kendisi için olmasına neden olduğu dışsal nesnelerle tamamlar. Tarihi boyunca, bireysel faaliyet ile toplumsal faaliyet arasındaki, tarihinin kurucu unsuru olan ve kanıtlanması ya da soyut olarak üretilmesi gerekmeyen uyumsuzluk, bu nesnel varlık için, üretici eylemden ve üretimden ayrılma (nesnelleşme) biçimini almış, bireysel üretiminin toplumsal karakteri haline gelmiştir. Ayrılma, yabancılaşma, nesnelleşme, faaliyetin koşullarından ayrılmasının tarihi boyunca, ikincisini bir ekonomiye, üretim ilişkilerine, bir üretim tarzına dönüştürmüştür. Kapitalist üretim tarzının mevcut koşullarının çözülmesi olarak, bir sınıf olarak proletarya, sermaye ile çelişkisi içinde, bu duruma ulaşmanın önceki tüm tarihin hedefi olduğunu varsaymaksızın, tüm bu tarihin üstesinden gelmenin önkoşuludur.23

TC için üretim tarihi bu tesadüfsüzlüğün bir sonucudur. Tarihin kendisinin üretimin ve üretici güçlerin gelişiminin dışsallaşması ve yabancılaşmasından kaynaklandığı önerisini “idealizm” olarak reddederler. Ancak bu gelişmenin tarihi basitçe emek ve sermaye arasındaki çelişkinin tarihi ise, o zaman görev “yabancılaşmanın neden var olduğunu değil, neden var olmaya devam edemeyeceğini açıklamaktır.”24 Yabancılaşmanın sonu, bireysel ve toplumsal faaliyet arasındaki kopukluğun sonudur. Yabancılaşmanın kökeni materyalist bir bakış açısıyla açıklama gerektirmiyorsa, bireysel ve toplumsal faaliyet arasındaki kopukluk da gerektirmez.

Ancak bu noktada, TC’in gerçek ikamenin tarihsel içkinliğine olan bağlılığı ile bireysel ve toplumsal faaliyetin çakışmaması olarak tarih anlayışı arasında bir başka gerilim ortaya çıkmaktadır.25 Tarihsel materyalist için “bireysel” ve “toplumsal”, “evrensel” ve “tikel” gibi tarihsel kategorilerdir. Bireysel ve toplumsal faaliyetin “çakışmaması” kendi tarihsel olarak belirli toplumumuzdan soyutlanabilir ve insanlık tarihinin kökeni olarak geriye yansıtılabilir mi? TC’in, insanlık tarihinin sözde değişmezi olarak “genel olarak emek” konusunda itiraz ettiği hamle tam da budur. Genel olarak emek, yalnızca tarihsel olarak belirli soyut emeğin tarihsel olarak geriye yansıtılmasıdır. Tarihin matrisi olarak bireysel ve toplumsal faaliyetin tesadüfi olmamasını öne sürmenin, tarihin üretimin yabancılaşması olarak açıklanmasından nasıl daha az gizemli olduğunu görmek zordur.

Bu durum, TC’in komünizasyonun “daha sonra kendi tekillikleri içinde birbirleriyle ilişki kuran bireyler arasındaki ilişkilerin özerkleşmiş tözü olarak toplumu ortadan kaldırdığını” ilan etmesinde olduğu gibi, insan tekilliğinin üretim ilişkilerinden önce var olduğuna dair tekrarlanan öneriyle daha da karmaşık hale gelmektedir.26 Bu, insan tekilliğinin kapitalist toplumsal ilişkilerin altında var olduğunu ve serbest bırakılmayı beklediğini varsaymaktır. Ancak insan tekilliğini kum taneleri ve kar tanelerinin doğal tekilliğinden ayıran şey, tam da toplumsal ilişkiler içinde ve bu ilişkiler aracılığıyla oluşmuş olmasıdır. Sanki canlı emeğin özerkleşmesine karşı alınan önlemler yalnızca insan tekilliğinin aşkınlığını korumaya hizmet ediyordu. Bu, tarihsel içkinliğe bağlılık ile nesnelleştirmenin aşkınlık olduğu ısrarı arasındaki gerilimin bir başka belirtisidir. Canlı emeğin özerkliğinin reddedilmesini ve proletaryanın yalnızca sermayenin aşkınlığı içinde ve onun aracılığıyla var olduğu iddiasını motive eden şey tam da tarihsel içkinliğe verilen önemdi. Ancak sınıfsal belirlenim tamamen sermayeye bağlıyken, öznellik, tekillik ve bireysellik belirlenimleri ilginç bir şekilde bu bağımlılıktan muaftır. Böylece, öz-örgütlenme olarak emeğe özerk faillik atfedilmesine karşı kendi katı tutumlarını göz ardı ederek, TC insan tekilliğini toplumsal ilişkilerdeki aşkın nesneleşmesinden kurtarmak için sınıf öznesinin öz-dönüşümüne başvurur. Proletaryanın kendi kendini ortadan kaldırmasının, “bireyin toplumsal dolaysızlığı” dedikleri şeyi ortaya çıkaracağı varsayılmaktadır:27

Bireyin toplumsal dolaysızlığı, insanlık için bireyselliği ile toplumsallığı arasındaki ilişki temelinde nesnel bir varlık olma olgusunu oluşturan ve faaliyetini emek olarak tanımlayan bireysel faaliyet ile toplumsal faaliyet arasındaki ayrımın sonudur. İnsanlık için söz konusu olan kendinde nesnel bir varlık olma olgusu değil, bu nesnelliği bir ekonomiye ve ekonomiyi de bu ikisine aracılık eden şeye dönüştüren bireysel etkinlik ile toplumsal etkinlik arasındaki ayrımdır.28

Ancak bireysel ve toplumsal faaliyetin ayrılması tarihsel dolayımlamanın dolaysız (üretilmemiş) koşulu ise, bireyin bu toplumsal dolaysızlığı nasıl tarihsel dolayımlamanın sonucu olarak varsayılabilir? Tarihsel materyalizm yalnızca insanlığın doğaya, inorganik bedenine bağımlılığını değil, aynı zamanda her insanın kendi maddi varoluş koşullarını üretmek için diğer insanlara bağımlılığını da vurgular. İnsanın toplumsallığı, onun organik yönleri kadar nesnel varlığının da bir parçasıdır. Ancak Marx, toplumsallığı tam da bilincin “arkasında” işleyen üretim ilişkilerinde köklendirerek, toplumsallığı temellendiren “mutlak ilişki” olarak kişiler arası ilişkiye Feuerbachçı primden kopar. Marx, mutlak bir ilişki olarak tasarlanan toplumsallığın yerine, maddi üretimin toplumsal ilişkilerinin dinamik bütünlüğünü koyar. İnsanın nesnel toplumsallığı bu toplumsal ilişkiler bütününde temellenir. İnsan varlığının nesnel, maddi karakterinden ayrılamaz olan insan toplumsallığı ile bu toplumsallığın üretim ilişkilerinde nesnelleşmesi arasına, birinin içkin diğerinin aşkın olduğu ısrarıyla bir kama sokmak mantıksızdır. İçkinlik üzerine materyalist prim sağlamdır, ancak içkinliğin aşkınlıkla -nesnel toplumsallığın toplumsal nesnelleşmeyle- kirletilmemesi ısrarı değildir. Tam da içkinlik ve aşkınlığın ayrılması, saf öznellik ve saf nesnellik olarak ayrıştırılması idealisttir; aşkınlığın içkinlikte, nesnelleşmenin öznelleşmede kök salması gerektiğinin kabulü ise Marxist materyalizmin alametifarikasıdır. Ve tam da dışsallaştırma ve yabancılaştırma dinamiği -üretken temellük ve tüketen temellük- bu ikisini birbirine eklemler. Burada TC (belki de Althusser’i takip ederek) basitçe dışsallaştırmanın içselliği, yabancılaştırmanın ise sahiciliği varsaydığını varsayar. Ancak dışsallaştırmanın öncül bir içselliği varsayması gerekmez, tıpkı yabancılaşmanın öncül bir otantikliği ima etmemesi gibi.29 İçsellik, dışsallaştırmanın aşkın yabancılaşmasının bir sonucu olarak geriye dönük olarak oluşturulur. Nesneleştirme, kökeni ya da sonu olmayan üretken bir temellük sürecinin yabancılaştırılmasıdır. Faaliyetin koşullarından ayrılması yabancılaşma ve nesnelleşmenin öncülü değildir; nesnelleşmenin yabancılaşmasının bir sonucudur, tıpkı bireysel ve toplumsal faaliyetin çakışmaması gibi. Bunların çakışmasını sağlamak, üretimi temellük etme görevidir. Ancak o zaman otoprodüksiyon -üretimin üretimi- yabancılaşmanın dışsallaştırılması olarak kavranabilir ve bu da onların dolaysız çakışmasını geriye dönük olarak mitleştirmez.

Nesnelleştirmenin ortadan kaldırılması olarak anlaşılan proleter öz-yıkımın inandırıcılığını zedeleyen temel güçlüğü görmek belki şimdi daha kolaydır. Yarığın teorisi ve pratiği, sınıf mücadelesini üretimin temellük edilmesinden ayırarak, sınıf mücadelesini ihtiyaçların bir araya gelmesinden daha fazlası olan arzular etrafında stratejik yönelim olarak tasarlanan siyasetten ayırır. Sorun, mevcut üretim koşullarını yok etmede taktiksel ayrımcılıktan biri haline gelir. Ancak sermayenin üretim araçlarını yok ederken, sınıf mücadelesi proletaryanın yeniden üretimi için var olan araçları da yok eder. Toplumsallaşma arayışının kapitalist çöküşü daha da derinleştirme tehlikesi taşıdığı nokta, yarılma siyasetinin üretim yönetiminin yerine ihtiyaçların palyatif yönetimini geçirdiği noktadır. Taktiksel ayrımcılık, toplumsal yeniden-üretimi sermaye ilişkisinin yeniden-üretiminden ayırmak için askıya alınabilecek ve alınamayacak araçlar arasında ayrım yapmak için gereken stratejik seçimi tek başına çözemez.

Bu makale, Théorie Communiste’in çalışmalarının felsefi önemini bana hissettiren Nathan Brown ile yaptığım konuşmalardan esinlenmiştir. Brown’ın TC ile kendi ilişkisi için bakınız Rationalist Empiricism: A Theory of Speculative Critique, bölüm 9 ve 10 (Fordham University Press, 2021).

Notlar

1 Paul Mattick (Sr.), “Reform or Revolution,” Marxism: Last Refuge of the Bourgeoisie? içerisinde (Merlin Press, 1983), 191.

2 “Kapitalist fiyat ilişkilerinin değer ilişkilerinden hem ayırt edilebilir hem de ayırt edilemez olması gibi, herhangi bir toplumsal oluşumdaki üstyapı da sosyoekonomik yapıdan hem ayrılabilir hem de ayrılamaz. Birinden bahsediyorsak, diğerinden de bahsediyoruz demektir ve her iki durumda da toplumun var olmasını sağlayan maddi üretim süreçlerinden başka bir şeyden bahsetmiyoruz demektir. Bu, elbette, toplumdaki temel bir değişikliğin ‘yapıyı’ ve ‘üstyapıyı’ aynı anda etkilediği, yani üretim ilişkilerindeki ve toplumun üretici güçlerinin durumundaki değişikliklerden ayrı olarak toplumsal açıdan önemli hiçbir siyasi, hukuki ya da düşünsel değişikliğin gerçekleşemeyeceği ve temel değişikliklerin yalnızca ‘üstyapıdaki’ karşılık gelen değişikliklerle birlikte gerçekleştiği anlamına gelir. Bu nedenle, bir toplumsal sistemi yalnızca ‘üstyapı’ yönünden değiştirmek mümkün değildir -örneğin, siyasi yolla yapılan reformlar gibi- çünkü bu tür değişiklikler her zaman mevcut toplumsal üretim ilişkilerini tehlikeye atacakları noktada durmak zorundadır. İkincisinin değişimi ancak ‘üstyapı’ ile birlikte ‘tabanı’ da alaşağı eden devrim yoluyla mümkündür.” Mattick, “Reform or Revolution” 139-40.

3 TC’e giriş için bkz. “Théorie Communiste,” Libcom. Genel bir bakış ve tarihçe için bkz. “Interview with Roland Simon,” Riff Raff, no. 8. Ayrıca bkz. Endnotes, “Bring Out Your Dead,” Endnotes, no. 1, “Preliminary Materials for a Balance Sheet of the 20th Century” (2008) içinde.

4 Théorie Communiste, “The Present Moment,”

5 Théorie Communiste, “The Present Moment,”

6 Théorie Communiste, “’Théorie de l’écart,” Théorie Communiste, no. 20 (September 2005)

7 TC, Michel Aglietta ve Laurent Berrebi’nin Désordres dans le capitalisme mondial (Odile Jacob, 2007) adlı çalışmasına atıfta bulunmaktadır.

8 Théorie Communiste, “Théorie de l’écart,” 6

9 Bruno Astarian, “Où va Théorie Communiste?” Hic Salta – Communisation, 2010

10 “Changes in US Family Finances from 2004 to 2007: Evidence from the Survey of Consumer Finances,” Federal Reserve Bulletin, February 2009.

11 “Seçilmiş insanlar nasıl özelliklerinde Yehova’nın malı olduklarının işaretini taşıyorlarsa, işbölümü de imalat işçisini sermayenin malı olarak damgalamaktadır.” Karl Marx, Kapital, cilt 1

12 Théorie Communiste, “Théorie de l’écart,” 16

13 Théorie Communiste, “Théorie de l’écart,” 137

14 Théorie Communiste, “Real Subsumption and the Contradiction Between Proletariat and Capital: A Historical Approach,” Abolishing Capitalist Totality: What Is To Be Done Under Real Subsumption? içerisinde.

15 Théorie Communiste, “The Present Moment.”

16 Théorie Communiste, “The Present Moment.”

17 Théorie Communiste, “The Present Moment.”

18 Robert Kurz ve Ernst Lohoff, “Der Klassenkampf-Fetisch: Thesen zur Entmythologisierung des Marxismus,” Marxistische Kritik, no. 7 (August 1989).

19 Théorie Communiste, “The Present Moment.”

20 Théorie Communiste, “Théorie de l’écart,” 149

21 “Nesnel (yani maddi) özsel güçlerle donatılmış ve bahşedilmiş canlı, doğal bir varlığın ve kendine yabancılaşmasının gerçek, nesnel bir dünyanın, ancak dışsallık çerçevesinde ve dolayısıyla kendi özsel varlığına ait olmayan ezici bir dünyanın ortaya konmasına yol açması beklenir… Gerçek, bedensel insan, ayakları sağlam zemine basan insan, doğanın tüm güçlerini soluyan ve içine çeken insan, dışsallaştırmasıyla gerçek, nesnel özsel güçlerini yabancı nesneler olarak ortaya koyduğunda, bu süreçte özne olan, ortaya koyma eylemi değildir: Nesnel özsel güçlerin öznelliğidir, dolayısıyla eylemi de nesnel bir şey olmalıdır. Nesnel bir varlık nesnel olarak hareket eder ve eğer nesnel olan onun varlığının doğasında bulunmasaydı nesnel olarak hareket etmezdi. O yalnızca nesneleri yaratır ya da konumlandırır, çünkü nesneler tarafından konumlandırılmıştır – çünkü özünde o doğadır. Bu nedenle, ortaya koyma eyleminde, bu nesnel varlık ‘saf etkinlik’ durumundan nesneyi yaratma durumuna düşmez; aksine, nesnel ürünü yalnızca nesnel etkinliğini, nesnel, doğal bir varlığın etkinliği olarak etkinliğini doğrular.” Karl Marx, Economic and Philosophical Manuscripts of 1844, cilt III (Progress Publishers, 1959), 359

22 Théorie Communiste, “Théorie de l’écart,” 150

23 Théorie Communiste, “Théorie de l’écart,” 150

24 Théorie Communiste, “Real Subsumption,” 19–20

25 TC’in dönemselleştirme aracı olarak gerçek ikameyi kullanması da eleştirilere maruz kalmıştır. Bkz: Endnotes, “The History of Subsumption,” Endnotes, no. 2, “Misery and the Value-Form” (2010). Bu eleştiriler şu şekilde özetlenebilir: 1) Üretimin gerçek anlamda ikincilleştirilmesi, mantıksal olarak göreli artı-değere bağlı olan kavramın gayrimeşru bir şekilde genişletilmesi dışında, dolaysız üretim alanının ötesinde herhangi bir şeyin ikincilleştirilmesini gerektirmez. 2) Biçimsel ikame gerçek ikamenin mantıksal olduğu kadar tarihsel bir önkoşuludur. Sermayenin bir koşuludur. Dolayısıyla, biçimsel ve gerçek ikamenin birbirini takip eden gelişim aşamalarını belirtmesi gerekmez. 3) Gerçek ikame mantıksal olarak sermaye kavramına içkin olsa da ve bu nedenle başlangıcında neredeyse örtük bir gecikme olsa da, gerçekleşmesi tarihsel olarak gerekli değildir. Gerçek ikamenin tarihsel bir zorunluluk olarak biçimsel ikameyi takip ettiği iddiası, mantık ve tarihin metafiziksel bir karışımıdır.

26 Théorie Communiste, “Théorie de l’écart,” 81

27 Théorie Communiste, “Théorie de l’écart,” 146

28 Théorie Communiste, “Théorie de l’écart,” 76

29 Bunu  “Strange Sameness: Hegel, Marx, and the Logic of Estrangement,” Angelaki: Journal of the Theoretical Humanities 24, no. 1 (201)’de göstermeye çalıştım.

Çeviri: Artun

Kaynak