Anomalimiz: Antonio Negri Üzerine – Jason Read

Yirminci yüzyılın sonunda felsefe ve teori okuyan herkes için Antonio Negri ismi bir anomaliydi. Frankofon teorilere dönüşün ortasında bir İtalyan, Post-Marxist bir çağda bir Marxist, her ne kadar Marxizm geleneklerinin ne yapacağını asla bilemediği bir çağda olsa da – tüm bunlar onu hakim eğilimlerin dışında bıraktı. Kitapları bile, en azından İngilizceye çevrilen ilk birkaçı, tuhaf ağlar aracılığıyla geldi: yarı yeraltı yayıncısı Autonomedia tarafından yayınlanan ve kapağı Grundrisse üzerine notlardan çok bir doom-metal albümüne benzeyen Marx üzerine bir kitap; Semiotext(e) ile yayınlanan Félix Guattari ile bir işbirliği eseri. Ancak asıl anomali, Negri’nin etrafında dolaşan hikayelerdi -1970’lere kadar devam eden mücadele yılları, hapishanede geçirdiği süre- ve bunların hepsi, o dönemde genellikle teori ile ilişkilendirilenden farklı bir düşünce politikasına ve farklı çıkarlara işaret ediyordu. Negri farklı bir zaman ve mekândan gelmiş gibi görünüyordu; aynı anda hem silinmekte olan bir geçmişe hem de gerçekleşmemiş bir geleceğe aitmiş gibi görünen felsefi bir mücadele ve dönüşüm pratiğini sürdürüyordu.

Onun ününü tanımlayan bu biyografik gerçekler ve söylentiler, yazdıkları ve düşündükleriyle yineleniyordu. Entelektüel üretimin mevcut protokolleriyle anomalik bir ilişki içinde olan sadece Negri’nin kendisi değil, düşüncesiydi de. Negri’nin Spinoza üzerine ilk kitabı olan The Savage Anomaly: The Power of Spinoza’s Metaphysics and Politics’i hapishanedeyken yazdığı bilinmektedir. Hapishanede yazılan bu kitap, metafiziği politikadan ayıran ayrımları yıkmaya hizmet etmesi bakımından çarpıcıdır. Burada Negri’nin kitaptaki tüm argümanlarına -Spinoza üzerine ve Spinoza düşüncesiyle birlikte yazdığı yıllar boyunca geri döndüğü ve geliştirdiği argümanlara- değinmek için yeterli yer yok, ancak bir tez öne çıkıyor: Spinoza’nın düşüncesinin yörüngesini belirleyen kesinti tezi. Spinoza yıllarca üzerinde çalıştığı Etika’yı yazmaya ara vererek, politik bir müdahale olarak Tractatus Theologico-Politicus’u yazar ve anonim olarak yayınlar. Negri için bu kesinti aynı zamanda temel bir dönüşümdür: Spinoza’nın politika ve tarihle, imgelemin tarihsel gücüyle, duygulanımların politikası ve iktidarın gerçekliğiyle olan ilişkisi, Etika’daki imgelem, duygulanımlar ve iktidar anlayışını dönüştürür. “Etik; tarihe, politikaya, tek ve kolektif bir yaşamın fenomenolojisine sokulmasaydı, bu angajmandan yeni besinler elde etmeseydi, bir projede, kipin ve gerçekliğin metafiziğinde oluşturulamazdı.”1 Negri, Spinoza imgemizi ve onunla birlikte felsefe imgemizi etkili bir şekilde tersine çevirdi: artık mesele dünyayı düşünmek için kendini tarihten ve politikadan koparmak, sub specie aeternitatis düşünmek değil, felsefeyi dönüştürmek için kendini tarihsel anın içine daldırmaktı. Kesinti felsefeyi dönüştürür: Etika’nın son bölümleri kitlelerin batıl inançları ve korkuları hakkındaki tarihsel dersleri, imgelemin ve duygulanımların gücü hakkında ontolojik önermelere dönüştürür. Negri’nin Spinoza hakkında yazdığı gibi, “Spinoza’nın gerçek politikası onun metafiziğidir.”2 Bu, Marx’ın Feuerbach üzerine ünlü On Birinci Tez’inde olduğu gibi, felsefeden politikaya ya da tarihe, dünyayı “yorumlamak” ile “değiştirmek” arasında bir ayrım meselesi değildir. Daha ziyade, dünya ile ilişki felsefeyi değiştirir ve felsefe de kişinin dünya ile ilişkisini değiştirir.

Negri’nin elinde felsefe tarihi, geçmişte düşünülenlerin bir müzesi, kendi anlarına gömülmüş bir fikirler alayı olmaktan çıktı. Felsefe bir çatışma ve mücadele alanı, gerçek alternatifler alanı haline geldi. Spinoza tek anomali değildi; Negri, Spinoza aracılığıyla Machiavelli, Spinoza ve Marx’a uzanan bir yeraltı materyalizmi geleneği inşa etti. Bu şekilde, felsefeyi bir telos ve yörünge ile işaretlenmiş bir Batı geleneğinden ziyade bir çatışma ve alternatifler alanı olarak görme konusunda çağdaşları Louis Althusser ve Gilles Deleuze’e benziyordu. Negri’nin belki de ayrıldığı nokta, bu farklılığın merkezine olumsallık ya da oluş gibi metafizik kavramları değil, politik çatışmayı yerleştirmesiydi. Negri’nin gizlediği geleneğin merkezinde kurucu iktidar kavramı yer almaktadır. Bu kavramı inşa ederken, kayıtların farklılıkları -politik, ontolojik ve ekonomik- materyalist bir demokrasi teorisinin ortak çekirdeği kadar önemlidir; halkın iktidarını aşağıdan yaratan ve yeniden-yaratan bedenler ve zihinler ilişkisi olarak demokrasi. Tıpkı Spinoza’nın tarihi kendi ontolojisine içkin kılması gibi, Negri de farklı kavramların kayıtlarını değiştirerek düşünce üretir: Machiavelli’de politik iktidarı yaratan ve belirleyen halkın politik gücü ya da çokluk, Spinoza’da ontolojik bir varsayım haline gelir, duygulanımların ve imgelemin iletişimi yoluyla gerçekliğin kendisini yaratır; Marx’ta bu iddia ekonomik olmaktan çok gündelik hale gelir – dünya her gün eylemlerimiz ve ilişkilerimiz aracılığıyla yaratır ve yeniden-yaratır. Negri, Marx’ın mutlak demokrasi olarak adlandırdığı şeyin en açık formülasyonunun, Marx’ın daha sonraki çalışmalarında, canlı emeğin ölü emek tarafından, sermaye tarafından sömürülmesine adanmış olanlarda bulunduğunu ileri sürer. Dünyayı yaratan ve yeniden-yaratan canlı emektir, işbirliğinin gücüdür. Negri’nin yazdığı gibi:

Politik Marx’ı takip ettiğimiz sürece, politik devrim ve sosyal özgürleşme aynı zeminde -konstitüent zeminde- kesişen iki tarihsel matristir; ancak yine de bu kesişmenin metafizik bir mantığı verilmeden, dışsal bir şekilde… Bu gereklilik, canlı emeğin tüm üretim, gelişme ve yeniliklerin temeli ve motoru olarak göründüğü Marx’ın sermaye teorisinin merkezinde yer alır. Bu temel kaynak aynı zamanda araştırmamızın merkezini de canlandırmaktadır. Ölü emeğe karşı canlı emek, kurulu güce karşı kurucu güç: bu tek kutupluluk Marxist analizin tüm şeması boyunca ilerler ve onu tamamen özgün bir teorik pratik bütünlük içinde çözer.3

Negri, farklı materyalist düşünürler olan Marx ve Spinoza’dan (ve Machiavelli’den) yararlanmakla kalmıyor, doğrudan onların karşılaştıkları krizlerden ve düşüncelerinin yörüngesini belirleyen yerinden edilmesinden de yararlanıyor. Spinoza’nın metafizik spekülasyondan politikaya geçişi, Marx’ın politikadan ekonomi politiğin eleştirisine geçişi, her iki durumda da kavramsal yeniliği yönlendiren tam da sorunların ve kayıtların yerinden edilmesidir. Negri’nin yazdığı gibi, “Süreksizlik ve zamansızlık teorik pratiğin ruhudur, tıpkı krizin gerçekliğin gelişiminin anahtarı olması gibi.”4 Aynı sorunlar ve ilişkiler politikanın, metafiziğin ve ekonominin farklı kayıtlarını ve sorunlarını aşar, her karşılaşmada dönüşür ve genişler. Negri’nin düşüncesi ne bir politikayı temellendiren bir ontoloji ne de ontolojinin politik bir eleştirisidir; ontolojik olandan politik olana, spekülatif olandan pratik olana, teoriden pratiğe sürekli bir yerinden edilmedir.

Aynı zamanda Marx aracılığıyla, ontoloji ve politikadan yerinden edilmesiyle odaklanan ve kristalize olan bir sorun olan politik sorunun en açık ifadesini elde ederiz. Bu sorun, üretim ve temellükü birbirinden ayıran uçurumdur. Negri’nin bu soruna geniş bakışı, onun uzun süredir var olan bir sorun olduğunu ortaya koyar; çokluğun gücü her zaman prensin bir niteliği olarak ortaya çıkmıştır, tıpkı emeğin gücünün kapitalizm altında her zaman sermayenin üretici gücü olarak ortaya çıkması gibi. Bu, politika, ontoloji ve ekonomi alanlarında ortaya çıkan aynı sorundur -kurulmuş iktidara karşı kurucu iktidar-. Bu yerinden etme yönteminde belli bir eğilim vardır; bu eğilim emeğin dönüşümüyle, Marxist ekonomi politik eleştirisinin kriziyle ortaya çıkar. Negri’nin Marx’la ilişkisinin merkezinde, yalnızca işçi sınıfının faaliyetine -ölü sermaye üreten canlı emeğe- değil, aynı zamanda işçi sınıfının yapısına, hem teknik hem de politik olan, emeğin örgütlenmesindeki ve işçilerin kendi örgütlenmelerindeki değişiklikleri yansıtan bir yapıya dikkat etmek vardır.5 Marxizmin krizini anlamamız gereken şey bu dönüşümdür. Marxizmin analizi ve örgütlenmesi, kitlesel işçi bileşimine, birincil mücadele alanı olarak fabrikaya göre çerçevelenmiştir ve dolayısıyla bileşim değiştikçe analiz terimleri de değişmektedir. Çağdaş emek, çağdaş hizmetlerin emeği, sadece şeyler (metalar) üretmekle kalmaz, aynı zamanda toplumsal işbirliği biçiminin kendisini de üretir ve yeniden üretir. Yirminci yüzyılın sonları iki süreçle tanımlanır: birincisi, feminizm ve anti-ırkçılık, toplumsal cinsiyete dayalı hiyerarşilerin ve ırksal dışlanmanın üretim sürecinin ayrılmaz bir parçası olduğunu, toplumsal cinsiyete dayalı işbölümünde ve ırksal hiyerarşilerin emeğin sömürüsüyle kesiştiğini ortaya çıkardıkça, toplumsal çatışmanın emek alanına taşınması; ve ikincisi, eğitimden sağlığa yaşamın yönleri kâr ve sömürü döngülerine entegre oldukça, “sömürü sürecinin işçi sınıfından tüm topluma doğru yer değiştirmesi” ile üretimden topluma doğru bir hareket.6 Sermayenin yörüngesi bizi Spinoza’ya, dünyayı yaratan ontolojik iktidar olan potentia ile iktidarın imgelemindeki temsiliyet olan potestas arasındaki karşıtlığa geri götürür. Bu karşıtlık artık yeni bir zeminde, ekonomi politiğin zemininde yer almaktadır. Negri’nin yazdığı gibi, “Post-endüstriyel çağda kapitalist iktidarın temsiline yönelik Spinozacı eleştiri, ekonomi politiğin analizinden daha fazla gerçeğe tekabül etmektedir.”7

İşçi sınıfı direnişinin kapitalist tahakkümden önce geldiğini ve onu öncelediğini savunan otonomist hipotez, Negri’nin imparatorluk yönetimi olan sermayenin çokluğun gücünün bir çarpıtması olduğu ve ondan türediği fikrinde doruk noktasına ulaşır. Bu iddia aynı anda hem ontolojik, hem politik hem de ekonomik hale gelir: potestas’a karşı potentia, imparatorluğa karşı çokluk, ölü emeğe karşı canlı emek. Negri’nin anomalisinin son anlamı budur: dünyanın genel kötümserliğine karşı aklın iyimserliği. Bu iyimserliğe yönelik eleştirileri burada tekrarlamayacağım; İmparatorluk’un yayınlanmasından bu yana geçen yıllar bize savaşlar, kemer sıkma politikaları ve faşizmin yükselişini getirerek bizi çokluğun komünizminden giderek daha da uzaklaştırırken bu eleştiriler daha da güçlendi. Negri felsefesini her ne kadar dünyaya, emeğin üretken yeteneklerine ve insanların çabalarına dayandırsa da, bize göründüğü haliyle dünyayı kesiyor, pek çok kişinin yalnızca sermayenin egemenliğini gördüğü yerde çokluğun gücünde ısrar ediyordu. Spinoza’nın kral benzeri bir tanrı ve tanrı benzeri krallardan arınmış bir dünya hayal eden on yedinci yüzyıl anomalisi ile Negri’nin sermaye ve devletlerden arınmış bir dünya hayal eden yirminci yüzyıl anomalisini birbirine bağlayan kırık bir çizgi çizmek mümkündür. Spinoza bize hayal edemediğimiz şeyi yapamayacağımızı hatırlatırken, Negri farklı bir felsefe pratiği aracılığıyla farklı bir gelecek hayal etmenin koşullarını sağlamıştır – metafiziğin tarihe ve politikaya, ontolojinin politik ekonomiye sürekli dönüşümü üzerine kurulu bir pratik.

Çeviri: Artun

Kaynak

  1. Antonio Negri, The Savage Anomaly: The Power of Spinoza’s Metaphysics and Politics, 88. ↩︎
  2. Negri, The Savage Anomaly, 217. ↩︎
  3. Antonio Negri, Insurgencies: Constituent Power and the Modern State, 33. ↩︎
  4. Antonio Negri, “Notes on the Evolution of the Thought of the Later Althusser,” 53. ↩︎
  5. Roberto Nigro, Antonio Negri: Une philosophie de la subversion, 43. ↩︎
  6. Antonio Negri, The Winter Is Over: Writing on Transformation Denied, 1989–1995, 68. ↩︎
  7. Antonio Negri, “Reliqua Desiderantur: A Conjecture for a Definition of the Concept of Democracy in the Final Spinoza,” 246. ↩︎

Heimatlos Kültü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin