Minör Bir Şiire Doğru: Yirminci Yüzyıl Fransız Şiirini Deleuze-Guattari ve Bakhtin ile Okumak – Daisy Sainsbury

Şair Emmanuel Hocquard, modern Fransız ve Amerikan şiirinin mevcut durumunu incelediği ‘La Bibliothèque de Trieste’ adlı makalesinde, çağdaş pratiğin belirli bir türünü ‘minör şiir (terimin Deleuzecü anlamıyla)’ olarak tanımlıyor.1 Hocquard, bu geçiştirici yorumuyla Deleuze ve Guattari’nin minör edebiyat analizinin deneysel, kendini sorgulayan ve genellikle lirik karşıtı olan şiire uygulanabilirliğini çağrıştırıyor. Hocquard özellikle Anne-Marie Albiach, Claude Royet-Journoud ve Olivier Cadiot gibi Fransız şairler ile Charles Bernstein, George Oppen ve Lynn Hejinian gibi Amerikalı şairleri içeren Orange Export Ltd tarafından yayınlanan şairlere atıfta bulunuyor. Hocquard’ın yorumu, başka yerlerde ele alınmamış birkaç soruyu gündeme getiriyor: ‘minör şiir’i oluşturan nedir ve bazı şiir biçimlerini böyle bir okumaya diğerlerinden daha yatkın kılan nedir? ‘Minör şiir’, ‘minör edebiyattan önemli bir şekilde ayrılır mı ve bu ayrımın bir faydası var mıdır?

Deleuze ve Guattari’nin çalışmaları doğrudan şiirle ilişkilendirilmez, edebiyat üzerine uzun meditasyonları düzyazı yazarlarına odaklanma eğilimindedir ve belirli şairlere yapılan atıflar sınırlıdır (E. E. Cummings ve Ghérasim Luca bariz istisnalardır). Bununla birlikte, son yıllarda giderek artan bir eleştiri topluluğu, modern Fransız şiirini Deleuze ve Guattari’nin yazılarının merceğinden incelemenin verimli olanaklarını ortaya koymaktadır. Bruno Gelas ve Hervé Micolet’nin ortak çalışması Deleuze et les écrivains (2007), Deleuze üzerine, Jean-Claude Pinson’nun Deleuzecü bir ‘şiir etiği’ tartışması ve Jérôme Game’in Deleuze’ün poetikasında tekrar, ‘ritournelle’ ve kekemelik üzerine çalışması gibi şiir üzerine makaleleri bir araya getiriyor.2 Christian Prigent’in “Deleuze / Poésie” başlıklı makalesi, Deleuze et les écrivains’a yaptığı katkıda geliştirdiği temaları tekrarlayarak, Deleuze’ün eserlerinde şiire verilen özel yeri ele alıyor.3 Game’in Poetic Becomings: Studies in Contemporary French Literature (2011), bildiğim kadarıyla, çağdaş Fransız şiirinin Deleuzecü bir mercekten incelendiği tek kitaptır.4 Game, çağdaş şiirde öznelliği ele alırken Deleuze’ün felsefesinden yararlanır ve dört çağdaş şairin eserlerinde özneleşme süreçlerinin metinsel düzeyde nasıl gerçekleştiğinin izini sürer: Christian Prigent, Dominique Fourcade, Olivier Cadiot ve Hubert Lucot. Michael G. Kelly, dört çağdaş şairin (Cadiot, Prigent, Fourcade ve Katalin Molnár) çalışmalarındaki ‘yersizyurtsuzlaştırılmış’ ya da ‘evsizleştirilmiş’ yazı özneleri üzerine bir makalede Deleuze ve Guattari’nin öznellik açıklamasını kullanır.5 Nathalie Wourm’un son röportaj derlemesi Poètes français du 21ème siècle: entretiens (2017), Deleuze ve Guattari’nin çalışmaları üzerindeki algılanan etkisi hakkında birkaç çağdaş şairi sorguluyor ve böylece Deleuze ve Guattari’nin felsefesinin çağdaş alanı nasıl şekillendirdiğine dair değerli bir araştırma sunuyor. Wourm, özellikle Deleuze ve Guattari ile Derrida’nın eserleriyle etkileşim içinde kendini gösteren dekonstrüksiyonist eğilimin, Anne Portugal, Jérôme Game, Olivier Cadiot, Anne-James Chaton, Pierre Alferi, Nathalie Quintane ve diğerlerinin heterojen şiirlerini bir araya getiren ‘ortak bir felsefe’ oluşturduğunu savunuyor.6

Bu çalışmalar, Deleuze ve Guattari’nin felsefesinin modern Fransız şiirine yaklaşmak için nasıl verimli bir kavramsal çerçeve sunduğunu göstermektedir, ancak henüz ‘minör şiir’ kavramı keşfedilmeyi beklemektedir. Bu makale, Deleuze ve Guattari’nin minör edebiyat teorisini inceleyerek, geliştirdikleri ‘majör dil’, ‘yersizyurtsuzlaşma’ ve ‘agramatiklik’ gibi kavramların yirminci yüzyılda Fransızca yazan iki şairin, Ghérasim Luca ve Olivier Cadiot’nun eserlerinde nasıl ortaya çıktığını ele alacaktır. Bu şairlerin ait olduğu deneysel şiir soyunun bir ‘minör şiir’ biçimi oluşturduğunu savunan makale, daha sonra minör edebiyat ile minör şiir arasındaki ayrımın değerini sorguluyor ve şiire Deleuzo-Guattarici bir analizde özel bir yer kazandıran özel bir şey olup olmadığını soruyor. Deleuze ve Guattari’nin çalışmalarında türe ilişkin sorular büyük ölçüde yer almadığından, makale, dil sistemi ve edebiyatın bu sistem içindeki yerine ilişkin değerlendirmelerinde Deleuze ve Guattari ile bir dizi paralellik sunan Bakhtin’den yararlanıyor. Bakhtin’in poetik söylemin monolojik doğasına ilişkin açıklaması, Prigent’nın Deleuze ve Guattari’nin yersizyurtsuzlaşma kavramının poetik dilin kendisine ilişkin bir tanım sunabileceği hipoteziyle çelişmektedir. Bu analizler arasındaki gerilim, Luca ve Cadiot’nun şiirlerinin yakın okumaları aracılığıyla ele alınacaktır. Makale daha sonra, ‘minör şiir’ teriminin, genellikle kendi jenerik kimliğiyle boğuşan, yerleşik şiir anlayışlarını yersizyurtsuzlaştıran ve ‘minör’ü bağlı olduğu majör poetik söylemler haline getiren deneysel yirminci yüzyıl Fransız şiiri için ek bir önem kazandığını savunmaktadır.

Majör Dil; Minör Edebiyat

Deleuze ve Guattari, Bin Yayla (1980) kitabının ‘Postulates of Linguistics’ bölümünde dil ve linguistik hakkında bir dizi gözlem geliştirir.7 İlk olarak, ‘homojenleştirilmiş, merkezileştirilmiş, standartlaştırılmış, bir iktidar dili, majör ya da baskın bir dil’ olan ‘majör dil’ kavramını ortaya atarlar (ATP, 117). Majör dil, dili ‘yerliyurtlulaştıran’, çeşitliliği ortadan kaldıran ve homojenliğe yönelen standartlar, normlar, kurallar veya evrenseller ile karakterize edilir. Bu normlar çeşitli biçimler alabilir: gramatik, sentaktik, stilistik, fonolojik vb. Majör dil genellikle sosyopolitik bir araç olarak kullanılır ve toplum içindeki güç ilişkilerini domine etmek, kontrol etmek ve pekiştirmek için kullanılır. Bununla birlikte, sonuçta konuşulan, yaşayan bir dil için ulaşılabilir bir gerçeklikten ziyade bir dil ideolojisidir; herhangi bir dilin yöneleceği veya uzaklaşacağı, ancak asla tam olarak gerçekleştiremeyeceği ideal bir dilsel durumu içerir. Gerçekten de Deleuze ve Guattari, dil sisteminin içsel heterojenlikle karakterize olduğunu savunur: ‘Kendi içinde bir dil yoktur’, diye yazarlar, ‘dilsel evrenseller de yoktur, sadece lehçeler, yerel ağızlar, argolar ve özelleştirilmiş diller kalabalığı vardır. Dil, Weinreich’in ifadesiyle, “özünde heterojen bir gerçekliktir” (ATP, 6). Dilde, özellikle de edebi dilin belirli biçimlerinde, yukarıda açıklanan yerliyurtlulaştırıcı, ‘majörleştirici’ eğilimleri altüst eden çeşitli süreçler iş başındadır. Bu süreçler, dilin içsel homojenliğini ve çeşitliliğini vurgulayarak dili yersizyurtsuzlaştırır; majör dilin yanılsamalarını ortadan kaldırır ve onu minör hale getirir. Dolayısıyla, herhangi bir dil kullanımı örneğinde, iş başında olan iki karşıt güç vardır: biri yerliyurtlulaştıran, majör kutba doğru eğilim gösteren ve diğeri de yersizyurtsuzlaştıran, minör kutba doğru eğilim gösteren.

Deleuze ve Guattari, minör edebiyat kavramını “Kafka: Minör Bir Edebiyata Doğru (1975)” adlı eserlerinde minör edebiyat kavramını ortaya atarlar. ‘Yüksek bir yersizyurtsuzlaştırma katsayısından etkilenen’ dil olarak tanımlanan minör edebiyat, minör bir dilde yazılmaz, ancak majör dilin ‘minör bir kullanımını’ oluşturur ve bu nedenle yersizyurtsuzlaştırdığı majör biçimlere bağlıdır.8 Majör dil üzerinde bir dizi eylem gerçekleştirir; dil farklı davranır, yabancılaşır, tuhaflaşır ve kekelemeye başlar. Deleuze ve Guattari minör edebiyatın minör-oluşunu ya da yabancı-oluşunu çağrıştırırken, dil kullanımının bu özel biçiminin dönüşüm eylemine nasıl yakalandığını, onun yerine tamamen başka ya da yeni bir dilin geliştirilmesiyle değil, bizzat yersizyurtsuzlaştırma süreciyle oluşturulduğunu vurgularlar.

Deleuze ve Guattari, Bin Yayla’da yersizyurtsuzlaştırmanın bazı yazarların stilistik çeşitliliğiyle ortaya çıktığını öne sürer: ‘Atipik ifade, dilin yersizyurtsuzlaştırılmasının en uç noktasını oluşturur, tensör rolü oynar; başka bir deyişle, dilin öğelerinin, biçimlerinin veya kavramlarının sınırına, dilin yakın bir tarafına veya ötesine doğru yönelmesine neden olur’ (ATP, 116). Yazarın atipik stili bir tensör görevi görerek majör dilin bilindik ifadelerini bozar ve yersizyurtsuzlaştırma sürecini harekete geçirir. Saussure’ün ‘langue’ ve ‘parole’ arasındaki ayrımını kullanan Deleuze ve Guattari, minör edebiyatın yersizyurtsuzlaştırıcı gücünün yalnızca konuşmanın bir etkisi olmadığını, bir bütün olarak dil sistemini etkilediğini vurgular. Bu ayrım, Deleuze’ün Essays Critical and Clinical’deki ‘O kekeledi’ tartışmasında en açık şekilde ortaya konur; burada kekemelik, daha genel olarak minör edebiyatın düzensiz dili için bir metonim olarak işler.9 Kekemelik, sıradan dilin yapılarını deforme eder: konuşmanın akışı bozulur, göndergesel işlevi geçici olarak askıya alınır ve kekemenin fonemik tekrarları dikkati anlamlandırıcı unsurlara çeker. Hem ritmik hem de yapısal olarak, majör dilin doğrusal, ağaçsı düzeni parçalanır ve bunun yerine minör, rizomatik bir moda dönüşür. Eğer dili sabitler ve evrensellerden oluşan homojen bir sistem olarak görürsek, kekemelik basitçe bu sabitlerin konuşma düzeyinde işlevsiz varyantlarını temsil eder, ancak Deleuze ve Guattari’nin analizini izleyerek, dil sistemi sürekli varyasyonla karakterize edilmiş olarak düşünülürse, kekemelik yalnızca sistemi bir bütün olarak yansıtır ve kekeleyen ‘parole’ bu içsel, yapısal durumun bir ifadesidir. Bu tür kekemelikleri tetikleyen, yersizyurtsuzlaştırıcı etkilere neden olan stilistik varyasyonlar çeşitli biçimler alacaktır ve Deleuze ve Guattari çeşitli örnekler sunmaktadır. Kafka’nın eserindeki stilistik ‘fakirleşme’ ve metaforun bastırılması edebi dilin geleneklerini altüst eder (K, 22). Cummings’in şiirindeki belirgin sentaks kullanımı, gramerin normal işlevini istikrarsızlaştırır (ATP, 115). Artaud’nun glossolalia, ağlama ve nefes alma teknikleri dili fonetik bileşenlerine ayırır, dilin maddeselliğini vurgular, sıradan dil kullanımında anlam üretiminin kurallarına işaret eder ve dili müzikle süreklilik haline getirir (ECC, 112).

Yukarıda da belirtildiği gibi, Deleuze ve Guattari tür sorunlarını doğrudan ele almazlar ve tartışmalarında şiire önemli bir yer vermezler. Minör edebiyat örnekleri düzyazıdan olduğu kadar şiirden de alınmaktadır ve çağrıştırdıkları ‘minör yazarlar’; şairler, romancılar, oyun yazarları ve film yönetmenleridir. Bununla birlikte, bazı referanslar bu konuda ilginç sorular ortaya koymaktadır; örneğin, ‘poetik’ teriminin ‘minör edebiyat’ kavramıyla eşanlamlı olarak kullanıldığı ‘o kekeledi’ başlıklı makalede olduğu gibi. Burada, dilsel sistemin kekemeliği (bireysel bir karakterin konuşmasının aksine) ‘poetik bir süreç’ olarak tanımlanır (ECC, 107) ve Ghérasim Luca’nın şiiri ‘son derece poetik’ olarak analiz edilir çünkü ‘kekemeliği konuşmanın bir duygulanımı değil, dilin bir duygulanımı haline getirir’ (110). Deleuze şöyle yazar: ‘Eğer dil konuşmayla birleşiyorsa, bu yalnızca çok özel bir konuşma türüyle, dile özgü bu çatallanma ve çeşitlenme, heterojenleşme ve modülasyon güçlerini hayata geçiren poetik bir konuşmayla olur’ (108). Bu örneklerde Deleuze, ‘poetik konuşmayı’ minör edebiyatın kendine özgü dil kullanımıyla (yani dilin öteki-oluşuyla, yersizyurtsuzlaşmayla vb.) eşitliyor gibi görünmektedir. Açıkçası, burada anlaşıldığı şekliyle poetik dil kesinlikle şiirle sınırlı değildir ve terimin doğrudan jenerik sınırları aşan daha geniş bir kullanımını yansıtır. Yine de Prigent’nın ‘edebi’ yerine ‘poetik’ ifadesini kullanması önemlidir ve Prigent’nın yersizyurtsuzlaştırmanın poetik dil için daha genel bir tanım sunabileceği olasılığını çağrıştırdığı aşağıdaki düşüncesini kesinlikle davet eder:

[Deleuze’e göre edebiyat], ‘dilin öteki-oluşu, majör dilin minörleşmesi, onu alıp götüren bir hezeyan, egemen sistemden kaçan bir büyücü çizgisidir’ (…). Bu, eksantrik dinamizmi ‘gerçeğin izini süren’ bir ‘yersizyurtsuzlaşma’ sürecidir (…). Burada poetik dilin bir tanımını görebiliriz.10

Prigent’nın bu yorumu, Michael G. Kelly’nin Strands of Utopia (2008) adlı kitabında yaptığı bir yorumla örtüşmektedir:

Deleuze ve Guattari’den kaynaklanan bir başka terminolojik ikiliye göre tasavvur edecek olursak, poetik olan, sözde baskın dil kullanım biçimlerinin okuyucu-muhatap üzerinde iktidarın kendinden menkul kanıtıyla kurmak ve dayatmak için ‘yerliyurtlulaştırmaya’ hizmet ettiği her şeyi ‘yersizyurtsuzlaştırmaya’ hizmet eden dile giriş olacaktır.11

Deleuze ve Guattari’nin yersizyurtsuzlaştırma kavramının ‘poetik olanın’ ya da poetik dilin kendisinin bir tanımını sunabileceği fikri, şiirin sıradan dile ‘ötekileştirilmiş’ bir söylem olarak ya da yeni veya yabancı bir dilin geliştirilmesi olarak düşünüldüğü mevcut çeşitli poetik dil açıklamalarıyla örtüşmektedir. Şiir, diğer türlerden farklı olarak, uzun zamandır normal iletişim biçimlerinden farklılığıyla karakterize edilmiştir; tarihsel olarak bu farklılığın şiirin biçimsel özelliklerinde, ritmik veya prozodik etkilerinde ve/veya öz-düşünümselliğinde yattığı görülmüştür. Bu farklılığın nasıl anlaşılabileceğine dair iki popüler ifadeden bahsetmek gerekirse, Roman Jakobson ve onun ‘poetik işlev’ kavramını ya da Jean Cohen ve onun sıradan dil veya düzyazıdan ‘écart’ (fark) ile tanımlanan şiir anlayışını anabiliriz.12 Bu teorik yaklaşımların popülerliği, şiirin diğer dilsel modlardan temel farklılığına dair görüşlerin yakınlaşmasını yansıtır; bu farklılık, modern Fransız şiirinde dilsel deneyselliğe yönelik dürtüsüyle radikal bir şekilde genişletilmiştir. Bununla birlikte, Deleuze ve Guattari’nin analizinin bazı yönleri onu Jakobson, Cohen ve diğerlerinin analizinden ayırmaktadır: ilk olarak, minör edebiyatta tanımladıkları fark, yani majör söylemlerin minör kullanımı, bir iktidar sistemi içinde işleyen bir fark biçimidir ve bu nedenle politik bir boyuta sahiptir.13 İkinci olarak, Deleuze ve Guattari, ‘minör dil’ ile ‘majör dilin minörleşmesi’ arasında yaptıkları ayrımda, minör edebiyatın tamamen başka, yeni bir dilin detaylandırılmasını değil, mevcut bir dilin bozulması ve deforme edilmesi yoluyla varyasyonun çoğalmasını içerdiğini vurgulamaktadır. Deleuze ve Guattari’nin yersizyurtsuzlaşma açıklamasını poetik dilin anlaşılması için kullanmak, poetik dil ile farklılaştığı ‘majör’ dilsel formlar arasında var olan olumsallık ilişkisini formüle eder. Bu durum, Deleuze ve Guattari’nin açıklamasını, deneysel Fransız şiiri tartışmasına daha da uygun hale getirmektedir; zira deney, deforme ettiği majör dilin basitçe yerini almaya çalışmamakta, olumsal ilişkisi içinde minör kalmakta ve tam da farklılığı tarafından oluşturulmaktadır.

Bakhtin

Mikhail Bakhtin’in ölümünden sonra The Dialogic Imagination’da (1975) yayımlanan ‘Discourse in the Novel’ ve ‘From the Prehistory of Novelistic Discourse’ başlıklı makaleleri Deleuze ve Guattari’nin çalışmalarıyla bir dizi ilginç paralellik sunar.14 Dil anlayışları ve belli bir noktaya kadar dil içindeki çeşitli edebiyat türlerini analizleri arasında birçok benzerlik olsa da, Bakhtin tür sorunlarını doğrudan ele alır ve poetik dile yukarıda özetlenene zıt bir yaklaşım sunar. Deleuze ve Guattari gibi Bakhtin de dil sisteminin doğası gereği stil, fonoloji, sentaks ve benzeri çeşitliliklerle karakterize olduğunu savunur. Bu sistem içinde iki güç iş başındadır: biri varyasyonu bastırıp normları ve sabitleri dayatarak ‘merkezileştirme ve birleştirme’ (DI, 272) arzusundadır; diğeri ise varyasyonun çoğalıp yayılmasına izin vererek ‘merkezisizleştirme ve ayrıştırma’ (272) peşindedir. Bu ‘merkezcil’ ve ‘merkezkaç’ güçler dil boyunca iş başındadır ve belirli bir dil sisteminin her ifadesinde kesişir. Bakhtin, dilin bu içsel çeşitliliğini, son derece kodlanmış, üniter dili tanımlayan ‘monoglossia’nın aksine ‘heteroglossia’ olarak tanımlar.

Bakhtin, Batı edebiyatı tarihi boyunca, antik Yunan destanı, lirik ve trajedi gibi ‘majör’ türlerin, karşılaştırmalı monoglossia dönemlerinin ‘merkezileştirici (birleştirici) eğilimini’ (DI, 67) güçlendirdiğini öne sürer. Buna karşılık, her majör tür için bir ‘parodik-hicivsel’ muadilinin ortaya çıktığını iddia eder. Bu parodik-hicivsel biçimler, majör biçimlerin kapsamlarının yapay olarak dar olduğunu, heteroglossia’yı ve bununla birlikte gerçekliğin içsel zenginliğini nasıl bastırdığını vurgulayarak, majör benzerlerine bir eleştiri ya da düzeltici olarak hizmet eder. Bakhtin’in majör ve parodik-hicivsel biçimler arasında çizdiği ayrımlardan biri, majör bir türün yazarlarının dilleriyle tekil ve doğrudan bir ilişki ifade etmeleridir: sonsuza dek dilin içindedirler. Buna karşılık, parodik-hicivsel biçimler yazarın dilin dışında olmasına ve yazdıklarının dil(ler)iyle dolaylı bir ilişki içinde yaşamasına izin verir. Burada Bakhtin’in biri monoglossia’ya, diğeri heteroglossia’ya eğilimli iki tür edebi biçim açıklaması ile Deleuze ve Guattari’nin majör ve minör edebiyatların varyasyonu bastıran ve varyasyonu çoğaltan eğilimleri anlayışı arasında açık paralellikler vardır.

Bakhtin, majör türlerin monoglossia’sına karşı çalışan parodik-hicivsel biçimlerin romanın ortaya çıkışına nasıl yol açtığını anlatmaya devam eder. Burada poetik ve romansal söylem arasındaki meşhur ayrımını ortaya koyar ve şiirden farklı olarak romanın heteroglossia ile karakterize olduğunu savunur: ‘romanın dili, karşılıklı ve ideolojik olarak birbirini besleyen bir diller sistemidir. Onu tek bir üniter dil olarak tanımlamak ve analiz etmek mümkün değildir’ (DI, 47). Bu ‘dillerin imgelerinden oluşan diyalojik sistemi’ tanımlayan Bakhtin, ‘romanda dilin sadece temsil etmekle kalmayıp, aynı zamanda temsilin nesnesi olarak hizmet ettiğini’ ileri sürer (49). Bakhtin’e göre yazar dilin dışındadır; romanda kendine ait çok az doğrudan dili vardır, bunun yerine kendi kendini canlandıran bir diller sistemi sunar. Roman böylece iki önemli miti açığa çıkarır: “Tek dil olduğunu varsayan bir dil miti ve tamamen birleşik olduğunu varsayan bir dil miti” (68).

Romanın aksine Bakhtin, şiirin yalnızca yazarın doğrudan dilini içerdiğini ve bu nedenle tek, üniter bir dil oluşturduğunu savunur. Şöyle yazar: ‘Her kelime şairin anlamını doğrudan ve dolayımsız olarak ifade etmelidir; şair ile kelimesi arasında hiçbir mesafe olmamalıdır’ (DI, 297). Dilin dışında değil içinde olmanın bir sonucu olarak, şair dili metin içinde bir nesneye dönüştüremez; şiir dili temsil eder ama romandan farklı olarak temsilin nesnesi olamaz. Poetik stil bu nedenle monolojiktir ve “başka bir kelime dağarcığı, başka bir semantik, başka sentaktik formlar ve benzeri olasılıkları” ile “yabancı dillerin” bastırılmasını gerektirir (285). Deleuze ve Guattari’nin minör edebiyat kavramını, Bakhtin’in şiir ve romana dair açıklamasıyla eşleştirebiliriz. Bakhtin’e göre roman, bireysel yazarın yazdıklarından dolayı değil, genel konvansiyonlarının bir özelliği olarak – çerdiği farklı romansal söylem biçimi- bir minör edebiyat biçimini temsil eder. Buna karşılık, şiir bir majör edebiyat biçimidir: çeşitliliği bastırır, tek bir dil yanılsamasını sürdürmek için yabancı ya da yabancıl olan her şeyi ortadan kaldırır. Bakhtin’in analizi ile Deleuze ve Guattari’ninki arasındaki temel bir ayrım, Bakhtin’in dil üzerindeki farklı işlemleri (yani monolojik veya diyalojik söylemlerde bulunanları) bireysel yazarın stilinin özellikleri olarak değil, genel konvansiyonların özellikleri olarak görmesidir. Gerçekten de Bakhtin, şiirin tanımı gereği monolojik olduğunu ve bunun sona erdiği noktada şiir olmaktan çıktığını savunur. Heteroglotik gerçekliğin yabancı dillerinin “[şairin] eserinin poetik stilinde, bu stili yok etmeden, onu yavan bir tona aktarmadan ve bu süreçte şairi bir düzyazı yazarına dönüştürmeden yer bulamayacağını” yazar (285).

Analizinde, Bakhtin’in aklında çok özel bir şiir nosyonu olduğu açıktır. Michael Eskin’in de belirttiği gibi, 1930’larda ve 1940’ların başında yazan Bakhtin, “lirik şiiri özel, duygusallaştırılmış ve son derece kişisel olarak – kısacası, yirminci yüzyılın başında Rusya’da yaygın olan, yazarının ruh halinin az çok aracısız ifadesi olarak” ele almaktadır.15 Bu açıdan Bakhtin’in anlayışı, aynı dönemde Fransa’da şiirin başka şekillerde yorumlanışıyla örtüşmektedir; gerçekten de modern Fransız şiirinin evriminin, Bakhtin’inkine benzer daha eski bir şiir anlayışının ortadan kaldırılmasıyla nasıl el ele gittiğini izleyebiliriz. Her halükarda, Bakhtin’in analizi belirli poetik söylem türleri (örneğin on dokuzuncu yüzyıl Romantik ya da yirminci yüzyıl Sürrealist lirik şiiri) için geçerliyse, analizinden önce gelen çok sayıda karşı örnek vardır ve bugün anladığımız şekliyle modern Fransız şiiriyle uyuşmamaktadır.16 Bazı eleştirmenler Bakhtin’in açıklamasına zaten itiraz etmiştir: Dominique Rabaté; Rimbaud, Apollinaire ve Pound’u eserleri tekil, merkezi bir sesle tanımlanamayan şairlere örnek olarak sunar; Marjorie Perloff modern Amerikan şiirinin de bu monolojik analizi nasıl çürüttüğünü vurgular.17 Bununla birlikte, Bakhtin’in analizini ‘yanlış’ ya da artık geçerli değil diye bir kenara atmak yerine, minör şiir tartışmasında sürekli bir kullanımı vardır ki bu noktaya birazdan döneceğim.

Stil ve Sentaks

Hem Bakhtin’in hem de Deleuze ve Guattari’nin analizinde stil merkezi bir rol oynar. Bununla birlikte, Deleuze ve Guattari’nin yersizyurtsuzlaştırmanın tensörleri olarak tanımladığı aynı stilistik özellikler, Bakhtin için monoglossia mitini sürdüren şiirdeki stilistik bir birliğin kanıtıdır. Bunu açıklamak için Deleuze ve Guattari’nin analizlerinde başvurdukları iki şairi -E. E. Cummings ve Ghérasim Luca- ve özellikle de tartışmalarını desteklemek için kullandıkları şiirlerinden alıntıları düşünebiliriz. Deleuze ve Guattari, Cummings’ten ‘he danced his did’ ve ‘they went their came’ ifadelerini ‘anyone lived in a pretty how town’ (ATP, 115) şiirinden alıntılar. Luca’dan Deleuze, ‘je t’aime passionnément’ (‘Seni tutkuyla seviyorum’) ifadesinin çevrilemez kekelemesini içeren ‘Passionnément’ (‘Tutkuyla’) bölümünden bir alıntı yapar:

passionné nez passionném je
je t’ai je t’aime je
je je jet je t’ai jetez
je t’aime passionném t’aime
(ECC, 110)

Deleuze ve Guattari’nin verdiği örneklerin her ikisi de her şairin kendine özgü stilini tipikleştirir: Cummings’in durumunda, farklı konuşma bölümlerinin yer değiştirmesi ve gramer kategorilerinin kayması; Luca’nınkinde, fonolojik üretkenlik ve kekeleyen, sentaktik olarak süreksiz ifadeler. Bu özellikler her bir şairin eserine, doğrudan poetik ses kullanımlarıyla birleştiğinde, Bakhtin’in monolojik poetik söylem analizini örnekliyor gibi görünen bir stil birliği kazandırır. Ancak aynı stil birliği, minör edebiyatın yersizyurtsuzlaştırıcı gücünün bir örneği olarak okunabilecek, sıradan dilin yıkıcı sentaktik revizyonlarında da kendini gösterir. Luca’nın örneği düşünüldüğünde, kekemeliğin stil etkisi okuyucunun zihninde hem bir hedef cümleyi (‘doğru’ biçim: ‘je t’aime passionnément’) hem de bu sabitten sapmaları sürdürmeye hizmet eder. Luca’nın stili çeşitliliğin çoğalmasına izin verir: yeni ritmik etkilerde, pasajın geleneksel sentaksı altüst etmesinde (tekrarlanan konuşma parçaları; eksik fiiller, özneler ve nesneler) ve anlamsal düzeyde, türetilmiş neolojizmlerde ve normatif düşünce dizilerinden ziyade fonolojik benzerlik (‘nez’, ‘jet’, ‘jetez’) tarafından üretilen yeni anlam kalıplarında. Cummings ve Luca’nın şiiri bu nedenle şu soruyu ortaya atar: Eğer bir şairin stili bir dizi stilistik veya linguistik normdan farklılık ve çeşitlilik ile karakterize ediliyorsa, bu nedenle içsel olarak diyalojik bir söylem ve tam olarak örtük bir majör dilin (bu örnekte normatif veya kuralcı gramer olabilir) dışında veya ötekisiyle ilgilenen bir söylem değil midir? Cummings ve Luca’nın örneğinde, romansal söylemden farklı bir şekil alsa da ve çok dolaysız bir anlamda stil ya da ses birliği içerse de, yine de Bakhtin’in aksi takdirde ona atfedeceği monolojik kipi parçalayan bir söylem biçimi görebilir miyiz? Gerçekten de, yukarıda belirtildiği gibi, şiir dilinin majör ya da normatif söylemlerin ötekileştirilmesi olarak kavranması yaygındır ve nihayetinde şiir dili, ima yoluyla, mevcut olmayan başka bir dili çağrıştırdığı ölçüde, poetik söylemi örtük olarak diyalojik kılar.

Deleuze ve Guattari’nin çağrıştırdığı iki şairin ortak özelliğinin sentaksı yıkıcı bir şekilde kullanmaları olması tesadüf değildir; eğer şiirlerinin istikrarsızlaştırdığı ve farklılaştığı baskın bir ‘majör dil’ biçimi varsa, bu kuralcı gramer olacaktır. Gramer ve agramatikalite Deleuze ve Guattari’nin tartışmalarında başlıca temalardır. Essays Critical and Clinical’de Deleuze şöyle yazar: ‘Sentaktik yaratım ya da stil – bu dilin oluşudur. Sözcüklerin ya da neolojizmlerin yaratılması, içinde geliştirildikleri sentaksın etkilerinden ayrı bir değere sahip değildir’ (ECC, 5). Deleuze ve Guattari’nin gramere odaklanmasının iki temel motivasyonunu tespit edebiliriz: Birincisi, yirminci yüzyılda dilbilimde dilin temel yapısı olarak gramerin dilin bütünü için metonimik bir anlam ifade etmeye başladığı gelişmeleri yansıtmasıdır. Deleuze ve Guattari’nin ‘Dilbilim Postülatları’ boyunca atıfta bulunduğu Noam Chomsky tarafından geliştirilen Evrensel Gramer teorisi ve ardından transformatif sentaksın bir disiplin olarak yükselişi, grameri dilbilimsel araştırmanın merkezine yerleştirir, gramer ve dil çalışmalarını birleştirir, böylece gramer dilbilimciler tarafından giderek dilin özü olarak görülür.18 Sonuç olarak, agramatiklik yalnızca yardımcı bir stilistik varyant değil, dilin tüm yapısını bozan bir varyasyon biçimidir. İkinci olarak, gramer dilin iktidar, regülasyon ve kontrol ile en doğrudan bağlantılı unsurunu temsil eder. Belirli dilsel değişkenlerin eğitim seviyelerini, sosyoekonomik statüyü ve benzerlerini ifade ettiği, dilin sosyopolitik polisliğinin çok somut bir örneğini aktarır. Dil kullanımını düzenleyen ve standarda uygunlukta ısrar eden çeşitli iktidar yapılarının hem bir aracı hem de sembolüdür. Nitekim Deleuze ve Guattari, ‘Dilbilim Postülaları’ bölümüne gramer sınıfını ve ‘öğretmen’i anımsatarak başlar: ‘Kelimeler alet değildir, ama işçilere kürek ve kazma verdiğimiz gibi çocuklara da dil, kalem ve defter veririz. Bir gramer kuralı, sentaktik bir belirteç olmadan önce bir iktidar belirteçidir’ (ATP, 88). Bölümün ilerleyen kısımlarında bu düşünceyi genişletmektedirler:

Gramer açısından doğru cümleler kurmak normal birey için sosyal yasalara boyun eğmenin ön koşuludur. Hiç kimsenin gramer konusunda cahil olması beklenmez; cahil olanlar özel kurumlara aittir. Dilin birliği temelde politiktir. (ATP, 117-18)

Sonuç olarak, stilin gramatik ve sentaktik çeşitliliği ile bunu yönetmeye çalışan norm ve kuralların dayatılması arasındaki gerilim, majör bir dilin işleyişi ve ardından minör edebiyat içinde altüst edilmesi için birincil konumdur. Sentaks ve gramerin yıkıcı kullanımı, majör gramer biçimlerinin ‘minörleştirilmesi’, geleneksel poetik biçimlerin ritmik, prozodik ve yapısal kısıtlamaları nedeniyle sentaksın tarihsel olarak artan bir öneme sahip olduğu şiir tartışmasında özel bir öneme sahiptir. Poetik söylemin diğer edebi söylemlere kıyasla sentaksta daha fazla çeşitlilik ve esneklik içerdiğini ve dolayısıyla gramatik ve sentaktik özelliklerin sıradan dilden en fazla farklılaştığı dil kullanımı örneğini sunduğunu makul bir şekilde iddia edebiliriz. Deleuze ve Guattari bu yıkıcı agramatikliği en uç noktasına kadar genişleten şairlerin örneklerini seçmiş olsalar da, yine de şiir dilinin bazı kurucu özelliklerinin şiiri minör edebiyatın yersizyurtsuzlaştırıcı süreçlerine yatkın hale getirdiğini varsayabiliriz.

Minör edebiyat ve agramatiklik arasındaki yakın bağ, çağdaş Fransız şiirinin ‘şair-gramercileri’ olarak adlandırılan kişilere uygulandığında özellikle önemlidir. Tout le monde se ressemble (1995) antolojisine yazdığı girişte Hocquard, bu terimi Pierre Alferi, Anne-Marie Albiach ve Olivier Cadiot’nun da aralarında bulunduğu bir dizi çağdaş Fransız ve Amerikalı şaire uygular.19 Hocquard, gramer ve agramatikliği çağdaş alandaki başlıca motifler olarak tanımlar ve tartışması Deleuze ve Guattari’ninkini yakından yansıtır:

Hepimiz -daha ilkokuldan önce kristalize olan- gramerin (dilin iskeletinin) değişmez olduğu ve kanun gibi herkes için aynı olması gerektiği fikriyle yaşıyoruz. (…) Gramer der ki: ‘Herkes birbirine benzer’. Hayatımızın en önemsiz ve özel yönlerinde bile ona bir devlet tekeli gibi saygı duyarız. Konuşma ve yazma, okuma ve dinleme biçimlerimizi onun yasaları yönetir. (TMSR, 15)

Hocquard’ın gramer kitaplarının ve sözlüklerin tekelleştirici gücünü keşfetmesiyle başlayan bu derleme, Olivier Cadiot’nun yazılarından alıntılar içeriyor. Yukarıda gördüğümüz gibi, Ghérasim Luca’nın çalışması sentaktik olarak deneyseldir, ancak yine de daha geleneksel bir lirik şiir biçimiyle ilişkili belirli özellikleri korur; Cadiot’nun çalışmasında hem önceki gramatik deney biçimlerinin uzantısını hem de daha önceki bir şiir tarzının monolojik niteliğinin revizyonunu buluyoruz. Cadiot’nun sözlüklerden ve gramer ders kitaplarından kesilip alınan cut-up’lardan oluşan ilk şiir koleksiyonu L’art poétic’ (1988), gramatikalite ve agramatikalite kavramlarıyla doğrudan bir ilişki sergiler.20 Koleksiyonun temelini oluşturan kuralcı dil kılavuzları, majör dilin yerliyurtlulaştırıcı, normlaştırıcı ekseninin nihai örneklerini sunar. Cadiot, cut-up’ları orijinal bağlamlarından kopararak majör dilin kendine özgü ‘minör kullanımını’ geliştirir ve cut-up’ların orijinal kaynağının gramatikalliği ile şiirin yeni uzamındaki agramatikalliği arasındaki gerilimi keşfeder. Bunu göstermek için, aşağıdaki pasaj İngilizce ve Fransızca cut’upları yan yana getiren ‘İngiltere’nin Batısı’ bölümünden alınmıştır:

Pedagojik talimatlar ve ‘boşluk doldurma’ elipsleri, okuyucuyu kesilmiş cümlelerin gramer kitabı kökenleri konusunda uyarmaktadır. Pasaj boyunca, nakledilen parçalar dilin bileşenlerine ayrıldığını görür; gramer yapısı ve sentaktik kategoriler çekilmemiş, paranteze alınmış fiiller ‘(pousser)’, ‘(se perdre)’, eksik isimler ‘n’est ni la nuit, ni le jour’ ve eksik tümceler ‘Je sentis que le vent’ olarak izole edilir. Okuyucunun dikkati, konuşma ve yazmanın genellikle fark edilmeyen yönlerine çekilir: morfosentaks, hece yapısı ve ritmik özellikleri. Cadiot’nun gramer kitabı cut-up’larını kullanması, dili temelde kurallarla yönetilen bir sistem olarak gören ve belirli bir gramer alıştırmasının arkasında doğru ya da yanlış bir cevap olduğunu varsayan, dile yönelik özellikle kuralcı bir yaklaşımı ön plana çıkarır. Ancak burada ve L’art poétic’ boyunca gramerin merkezcil kuvveti ve agramatikalitenin merkezkaç kuvveti tam da kutuplaşmaları yoluyla vurgulanır; metinde hem alıştırma kitabı cut’up’larının artık-gramatikalitesi hem de şiirdeki yeni düzenlemelerinin ürettiği ardıl-agramatikalite bir arada bulunur. Gerçekten de, yukarıdaki pasaj süreksiz sentaks, ihmaller, anakoluthonlar ve gramatik olarak ‘yanlış’ formlarla karakterize edilir. Örneğin, şiir yeniden analiz edildiğinde, ‘Elle (dire, imparf.) qu’elle (se perdre, pl.-q.-parf.)’ ifadesi basitçe ‘yanlıştır’, fiiller çekimsiz bırakılmıştır ve normal okuma süreci pedagojik talimatların araya girmesiyle bozulmuştur. Genel etki bir akıcılık bozukluğu ve süreksizliktir; okuyucu garip sentaks ve pasajın bir bileşeni ile diğeri arasındaki belirsiz ilişki nedeniyle engellenir. Bu kafa karışıklığı hissi, tutarlı bir anlatının olmaması, referansın askıya alınması, geleneksel lirik sesin altüst edilmesi ve Cadiot’nun metapoetik olarak okunabilecek kesik cümleleri (‘je suis perdu’, ‘qui?’) yaygın olarak kullanmasıyla daha da artar. Ritmik, sentaktik ve tipografik olan bu süreksizlik, eliptik bir etki yaratır: okuyucu, cut-up kelime ve cümlelerin kombinasyonunda anlam veya önem inşa etmeye çalışan sürekli bir sürece dahil olur. Yukarıdaki pasaj ne kadar parataktik veya parçalı olursa olsun, okuyucu bir anlatının (‘au voleur’, ‘on m’a coupé la gorge’), sorunlu bir protagonistin (‘je suis perdu’) ve onun gelişen olaylar hakkındaki düşüncelerinin (‘je regrette la faute que j’ai…’) temel bileşenlerini bir araya getirebilir. Cut-up’ların şiirin edebi alanına yerleştirilmiş olması, pasajdaki kelimelerin olası yorumlarını çoğaltır; okuyucu metafor, öz-düşünümsellik veya anlamsal yoğunluk eğilimi ile poetik dilin işleyişi hakkındaki beklentilerini metne getirir. Bu durum, Cadiot’nun edebi alıntıdan (John Masefield’in ‘Sea Fever’ından) ‘[la] nuit … si noire’ nakaratının lirik tonlarına kadar bir dereceye kadar ‘şiirselliği’ koruyan cut-up’ları seçmesiyle daha da karmaşık hale geliyor. Her okuyucu için kendine özgü konfigürasyonlara sahip çok sayıda edebi ve edebi olmayan rezonans ortaya çıkar, ancak önemli bir şekilde, olası rezonansların ortaya çıktığı yerlerde, bunlar asla olası anlamın bir ipucu veya parıltısından daha fazlasına dönüşmez. Hiçbir otoriter, kapsamlı anlam bir avuç cümleden daha fazla sürdürülemez ve metin, yoruma davet ettiği kadar hızlı bir şekilde sürekli olarak direnir. Çok az iletişimsel güce sahip, sadece açıklayıcı örnekler olarak işleyen gramer kitabı örneklerinin her yerde bulunması, metindeki anlam arayışını sürekli olarak kesintiye uğratmaya hizmet eder ve okuyucuyu önlerindeki kelimelerin biçimsel özelliklerine odaklanmaya zorlar. Bu şekilde Cadiot, metin üzerinde hermenötik ve anti-hermenötik yaklaşım arasındaki gerilimi kasıtlı olarak kullanır; normatif okuma süreci istikrarsızlaştırılır, yabancı ve tuhaf hale getirilir, çünkü metin yorumu kışkırtmak ve yoruma direnmek arasında gidip gelir.

Farklı şekillerde de olsa, Cadiot’nun şiiri de Luca’nınki gibi, majör dilin gramatikalitesi şiirin agramatikalitesi tarafından yersizyurtsuzlaştırıldığı ölçüde ‘minör’ olarak okunabilir. Bununla birlikte, Cadiot’nun cut-up’ları poetik söylemin bir zamanlar kurucu olan bazı özelliklerinin radikal bir revizyonuna da yol açar. Bakhtin’in analizini daha önceki bir şiir biçiminin prototipik bir açıklaması olarak alırsak, L’art poétic’i monoglotik ya da yazarın doğrudan söyleminin birleşik, tekil bir dili olarak okumanın nasıl tutmadığını görürüz. Yukarıdaki pasajdaki cut-up’lar, şair ile temsil edilen sesler kolajı arasında dolaysız bir mesafe sunar. Dilin maddeselliğine vurgu yapan gramer kitaplarının kullanımı, dilin metinde sadece bir iletişim aracı olarak değil, bir temsil nesnesi olarak sunulmasına katkıda bulunur. Cadiot’nun şiirinin diyalojik doğası, Fransızca ve İngilizce kullanımıyla ve yan yana getirildiğinde bu çeşitli ‘dil imgeleri’ arasında bir iç diyalog izlenimi yaratan yaygın sorgulayıcı ve ünlemsel cut-uplarla (‘What is Margaret taking?’, ‘Y a-t-il quelque chose qui ne va pas?’) abartılmıştır. Dilsel biçimler, stiller ve kodlardaki çeşitlilik de metnin heteroglotik, yamalı hissine katkıda bulunur, böylece Bakhtin’in ‘kesişen dil düzlemleri sistemi’ ile roman açıklamasına daha çok benzer (DI, 48). L’art poétic’in on beş bölümünden birinin aldatıcı derecede basit epigrafı ‘özne→nesne’ (AP, 165) şeklindedir ve ilk bakışta bu sadece başka bir gramer kitabı cut-up’ı olsa da, bu tartışmanın ışığında özel bir önem kazanır. Cadiot’nun şiirinde monolojik, özne merkezli lirizmden heteroglotik poetik nesneye geçişi tanımlayan metapoetik bir gözlem olarak okunabilir, kendisi de dilin çeşitli imgelerinden ve bunlara eşlik eden seslerin çoğulluğundan oluşur.

Minör Şiir

Her ikisi de gramatik olarak deneysel şiirin yersizyurtsuzlaştırıcı, ‘minör’ niteliğini örneklemesine rağmen, Luca ve Cadiot Bakhtin’in poetik söylem açıklamasına iki farklı bakış açısı sunar. Luca’nın şiiri Bakhtin’in analizinin belirli boyutlarını doğruluyor gibi görünse de, ilk bakışta monolojik gibi görünen şiirin aslında örtük bir şekilde diyalojik bir tarz olarak okunup okunamayacağı sorusunu da gündeme getirir; bu örnekte, sıradan dilin sentaks ve anlam işleyişi normlarını altüst eden ve eleştiren bir tarz. Buna karşılık, Cadiot’nun açıkça diyalojik L’art poétic’i, başlığından da anlaşılacağı üzere, şiir olarak türsel statüsündeki ısrarına rağmen, Bakhtin’in roman tanımıyla daha yakın benzerlikler gösterir. Burada Luca ve Cadiot çağdaş alandaki iki geniş eğilimin temsilcisidir. Bunlardan biri, Luca’yı Christophe Tarkos ve Valérie Rouzeau gibi şairlerle birleştiren, poetik söylemin bazı geleneksel özelliklerini koruyan, ancak poetik stili majör dilin dolaylı olarak diyalojik bir yersizyurtsuzlaşması içinde kullanan eğilimdir. Cadiot’yu Bernard Heidsieck, Anne-James Chaton ya da Frank Smith ile bir araya getirebilecek ikinci bir örnek ise, şiirin jenerik konvansiyonları ile deneysel bir ilişki kurar ve genellikle geleneksel poetik söylemin kendisi olan majör dili yersizyurtsuzlaştırır.

Her iki örnekte de, ‘minör şiir’ terimini okuyabileceğimiz başka bir yol buluyoruz. Minör şiiri daha geniş bir minör edebiyat olgusunun sadece bir alt kümesi olarak görmek yerine, bu terim modern Fransız şiirinin deneyselliğe yönelik dürtüsüyle karakterize edilebilecek bir çizgisine uygulandığında ek ve daha kesin bir yorum kazanır. Eğer deneysellik tanımı gereği normal ya da yerleşik bir dilsel koddan sapmayı ve farklılığı içeriyorsa, o zaman modern Fransız şiirinin saptığı iki temel majör dil biçimi tanımlayabiliriz: i) ‘sıradan dil’in çeşitli iktidar söylemleri (kuralcı gramer gibi); ii) yerleşik poetik söylemler. Modern Fransız şiiri, ses, öznellik, anlam, biçim ve benzeri konularda yaptığı deneysel çalışmalarla, Bakhtin’in analizinin temsil ettiğine benzer geleneksel bir şiir anlayışına karşı çıkmış ve Jean-Marie Gleize’in deyişiyle ‘daimi kendini sorgulama’ haliyle, türün bir zamanlar kurucu olan özelliklerini yavaş yavaş ortadan kaldırmıştır.21

Deleuze ve Guattari minör edebiyat ve tür arasındaki ilişkiyi derinlemesine tartışmasalar da, Kafka: Minör Bir Edebiyata Doğru’da minör edebiyatın majör bir edebi form çerçevesinde nasıl yer aldığını çağrıştırarak buna işaret ederler. Kafka’nın düzyazısının metafor içermeyen diline ilişkin müteakip analizleri, minör bir yazarın bu majör edebi dilin konvansiyonlarını yersizyurtsuzlaştıracağı bir yola işaret eder. Bakhtin’in analizi, soruyu ele almak için başka bir çerçeve sunar; onun edebiyat tarihi yaklaşımını kullanarak, Luca ve Cadiot’nun ait olduğu modern Fransız şiiri soyunun, deney yoluyla, Bakhtin’in parodik-hicivsel biçimlerine benzer şekilde, minör bir şiir türünün, tam da Bakhtin’in Diyalojik İmgelem’de çağrıştırdığı majör türün minör bir muadili olarak geliştiği görülebilir. Uzun zamandır sözde bir ‘kimlik krizi’ geçiren türsel bir biçim olarak modern Fransız şiiri, hem geçmişiyle olan ilişkisi tarafından radikal bir şekilde belirlenir hem de mevcut özgüllüğünü tanımlamak için sürekli bir arayış içindedir. Bu nedenle, ayrıştığı baskın poetik söylem anlayışıyla olumsal bir ilişki içinde kaldığı için ‘minör şiir’ etiketini daha da hak ediyor.

Deleuze ve Guattari’nin orijinal açıklamasının genişliği nedeniyle, ‘minör şiir’ teriminin yorumlanmasında bir esneklik vardır. İlk olarak, analizleri, çeşitli biçimlerdeki majör dillerin altüst edildiği ve minör hale getirildiği şiirde meydana gelen yersizyurtsuzlaştırma süreçlerini dikkate almak için bir prizma sunar. Yukarıda, kuralcı gramerin Luca ve Cadiot’nun çalışmalarında majör dilin birincil biçimini nasıl temsil ettiğini gördük. Bu makalenin kapsamı dışında olsa da, Deleuze ve Guattari’nin analizinin politik boyutunu daha fazla takip etmek ve çağdaş şiirin mevcut iktidar söylemlerini ele alma biçimini, örneğin Eric Sadin’nın şiirindeki neoliberal teknolojik söylemlere saldırıyı veya Frank Smith’in şiirindeki ‘ready-made’ belgelerin kullanımındaki idari söylemlerin ihlalini dikkate almak verimli bir araştırma hattı olacaktır. İkinci bir inceleme hattı, poetik dilin kendisinin ve poetik dilin yaptığı şeyin kurucu bir özelliği olarak yersizyurtsuzlaştırma olasılığının dikkate alınmasıyla ortaya çıkar. Üçüncü bir yorum, deneysel modern Fransız şiirinin minör niteliğinin kısmen geleneksel poetik söylem olan majör bir dilin bozulmasından nasıl kaynaklandığını ele alır. Bu şekilde anlaşıldığında, minör şiir bir olumsallık ve süreksizlik içerir; deneysel uygulamalar bir kez yeniden üretilebilir jenerik konvansiyonlar olarak kodlandığında, ‘majör’ ve ‘minör’ kategorileri sürekli olarak değişecektir. Luca ve Cadiot arasındaki kuşak farkı göz önüne alındığında, bu değişimin izini çalışmalarında sürebiliriz ve yukarıda Luca’nın çalışmasındaki gramer deneyselliğinin Cadiot’da nasıl genişlediğini ve buna geleneksel lirik ses anlayışını parçalamaya yönelik yeni bir odaklanmanın eşlik ettiğini gördük. Terimin her üç yorumunda da Luca, Cadiot ve ait oldukları deneysel şiir pratiği çizgisi, minör şiirin uygun bir örneğini temsil eder ve Deleuze ve Guattari’nin analizi de bunların değerlendirilmesi için verimli bir çerçeve sunar.

Çeviri: Artun
Kaynak

  1. Emmanuel Hocquard, ‘La Bibliothèque de Trieste’ in ma haie (Paris: P.O.L., 2001), 26. ↩︎
  2. Bruno Gelas and Hervé Micolet (eds), Deleuze et les écrivains. Littérature et philosophie (Nantes: Cécile Defaut, 2007). ↩︎
  3. Christian Prigent, ‘Deleuze / « Poésie »’ (2015)<http://www.sitaudis.fr/Incitations/deleuze-poesie.php&gt;, 29 June 2018, 5.34 p.m ↩︎
  4. Jérôme Game, Poetic Becomings: Studies in Contemporary French Literature (Oxford and New York: Peter Lang, 2011). ↩︎
  5. Michael G. Kelly, ‘Poetry as a Foreign Language: Unhoused Writing Subjects in the extrême contemporain’, Forum for Modern Language Studies 47:4 (2011), 393–407 ↩︎
  6. Nathalie Wourm, Poètes français du 21ème siècle: entretiens (Leiden: Rodopi, 2017), 7. ↩︎
  7. Gilles Deleuze and Félix Guattari, A Thousand Plateaus: Capitalism and Schizophrenia, translated by Brian Massumi (London: Bloomsbury, 2013). Bundan böyle ATP olarak kısaltılacaktır. ↩︎
  8. Gilles Deleuze, Kafka: Toward a Minor Literature, translated by Dana Polan (Minneapolis: University of Minnesota Press, 1986), 16. Bundan böyle K olarak kısaltılacaktır. ↩︎
  9. Gilles Deleuze, Essays Critical and Clinical, translated by Daniel W. Smith and Michael A. Greco (London: Verso, 1998), 107–14. Bundan böyle HCC olarak kısaltılacaktır. ↩︎
  10. Prigent, ‘Deleuze / « Poésie »’ ↩︎
  11. Michael G. Kelly, Strands of Utopia: Spaces of Poetic Work in Twentieth-Century France (London: Legenda, 2008), 6. ↩︎
  12. Roman Jakobson, ‘Linguistics and Poetics’ in Language in Literature, edited by Krystyna Pomorska and Stephen Rudy (Cambridge: Harvard University Press, 1987), 62–94. Jean Cohen, Structure du langage poétique (Paris: Flammarion, 1966). ↩︎
  13. Bu bakımdan, Julia Kristeva’nın poetik dilin yıkıcı gücüne ilişkin açıklamasıyla karşılaştırılabilir. ↩︎
  14. Mikhail Bakhtin, The Dialogic Imagination: Four Essays (Austin: University of Texas Press, 1981). Bundan böyle DI olarak kısaltılacaktır. ↩︎
  15. Michael Eskin, ‘Bakhtin on Poetry’, Poetics Today 21:2 (2000), 379. ↩︎
  16. Bakhtin’in kendisi de analizine bazı karşı örneklere değinir, ancak şiirin şiir olmaktan çıkıp düzyazıya dönüşmesiyle ilgili daha önceki yorumlarına uygun olarak, bu örnekleri yirminci yüzyıl şiirinde ‘liriğin şiddetli bir şekilde “prozifikasyonu”‘ olarak tanımlar. Mikhail Bakhtin, Problems of Dostoevsky’s Poetics, edited and translated by Caryl Emerson (Minneapolis: University of Minnesota Press, 1984), 200. ↩︎
  17. Dominique Rabaté, ‘Enonciation poétique, énonciation lyrique’ in Figures du sujet lyrique, edited by Dominique Rabaté (Paris: Presses universitaires de France, 1996), 77. Marjorie Perloff, Wittgenstein’s Ladder: Poetic Language and the Strangeness of the Ordinary (Chicago and London: University of Chicago Press, 1996), 280. ↩︎
  18. Bunun nedeni, dilin potansiyel olarak doğuştan gelen, evrensel olan boyutu ve insan dilini hayvan iletişiminden ayıran unsur olmasıdır. ↩︎
  19. Emmanuel Hocquard, Tout le monde se ressemble: une anthologie de poésie contemporaine (Paris: P.O.L., 1995), 18, Bundan böyle TMSR olarak kısaltılacaktır. ↩︎
  20. Olivier Cadiot, L’art poétic’ (Paris: P.O.L., 1988), henceforth abbreviated to L’AP; Art Poetic’, translated by Cole Swensen (Los Angeles: Green Integer Books, 1999), bundan böyle AP olarak kısaltılacaktır. ↩︎
  21. Jean-Marie Gleize, A noir: poésie et littéralité: essai (Paris: Seuil, 1992), 102 ↩︎