
Pratik Eliminativizm: Yine Yüzleşmekten Kaçınmak
Deneyim kavramı etrafındaki sorunlar hakkında konuşmak istiyorum. Ama akselerasyonist bir soykütüğü ile başlayacağım, 90’larda birçoğumuzun yöneldiği konumdan, Nick Land’den, Landianizm’den yola çıkarak. Bu bir tür hiper-Deleuzeyenizm, karanlık bir Deleuzeyenizm, ancak Nick’in teorisinde hâlâ deneyim sorunu etrafında örgütlenen bir yaklaşımdı. Bunun izini Bataille’e kadar sürebilirsiniz, sadece azami yoğunluğu deneyimlemek için değil, bunun ötesinde, deneyimin kendisinin mümkün olmadığı bir konumdan deneyimlemek için bir tür imkansız arayış; yani ölüm, sınır olarak ölümün kendisi.
Bence son birkaç yılın en önemli hamlelerinden biri, aslında deneyime karşı hareket etmekti. İmkansız bir deneyim arayışına girmek yerine, bilişsel olan ile deneyimlenebilen arasındaki zıtlığa işaret etmek. Böylece ölüm —sadece bireysel ölüm değil, hiper-ölüm ve sadece deneyimlenemez olan değil, aynı zamanda yok olma ya da her neyse, deneyim olasılığının buharlaşması— deneyime karşıt hale geldi. Yok oluşu deneyimleyemezsiniz ve bu yüzden artık bu konuda endişelenmeyiz…. Bunun yerine, yok oluş spekülatif ve bilişsel bir meydan okuma haline gelir.
Bence bu çok önemli bir hamleydi, ancak estetik meselesi açısından ciddi sonuçları var. Basitçe söylemek gerekirse, deneyim olmadan estetik nasıl olabilir? Estetik bir tür deneyim içermek zorundaysa, bildik teorilere geri dönmeden deneyimin ne olduğu hakkında nasıl düşünebiliriz? Görünüşe bakılırsa, ‘spekülatif dönüş’ün estetiğe sunacağı çok az şey var. Bazı açılardan, ister OOO-fenomenolojik modunda ister Ray [Brassier]’in anti-fenomenolojik formunda olsun, zihinden bağımsız gerçekliğe yapılan vurgu, yapısökümün edebi belirsizlik poetikasının ve Deleuzecü duygulanımlar ve yoğunluklar ontolojisinin kesin bir reddi olması anlamında anti-estetikçi bir hareket olarak yorumlanabilir.
Onu Nick Land’in akselerasyonist antihümanizminden ayıran belirleyici bir hamle, Ray’in ‘Genre is Obsolete’ adlı kitabında ‘deneyim miti’ olarak adlandırdığı şeyin reddedilmesidir. Bunu aslında duygulanım teorisinin çıkmazları açısından anlayabiliriz. Duygulanım teorisi sanat dünyasındaki çeşitli söylemlerde hızla benimsendi. Ray’in çalışmasının önemli olmasının bir nedeni de, duygulanım kuramının her türlü önerme karşıtı, argüman karşıtı, rasyonel olmayan, aydınlanma karşıtı türden söylemler için bir mazeret olarak kullanılma biçimine gerçekten dikkat çekmesiydi. Gerçekten sıkıcı hale gelen bir tür teorik estetizme dönüştü. Duyum, duygulanım, vs. ilahileştirilmesi gerçekten sıkıcı hale geldi. Benim için bu bir mesele: Estetik istiyorsak, bir anlamda deneyim sahibi olmalıyız; ama şimdi deneyim derken neyi kastediyoruz?
Bence bu bazı açılardan Hume ve Kant arasındaki eski tartışmayı tekrarlıyor; Deleuzeyen duygulanım teorisi Hume’a dönüşün bir biçimi ve garantörü olarak bir özneye ihtiyaç duymayan duyumlara sahip olabileceğiniz fikri. Ancak benim önermek istediğim şey bir tür Kantçılığa geri dönüş. Aslında Kant estetiğine ya da metafiziğine ve epistemolojisine değil, deneyim ve deneyim koşulları arasındaki önemli farka.
Ray’in daha önce sorduğu gibi, modernizmde sanatın yabancılaştırıcı gücünün değeri nedir? Kişinin kendi deneyimini sorgulamasına neden olan bir deneyimdir. Bunu ifade etmenin bir yolu da, kişiyi deneyim koşullarıyla yüzleştiren bir deneyim olduğudur. Kant’ın ötesinde ise aşkın idealizmden aşkın materyalizme geçiş vardır; burada plastisite aşağıya doğru iner, deneyim koşullarının kendisi dönüşüme tabi olur, vs…..
Gündelik hayattaki öznelliğimizin oluşumu, çeşitli mühendislik ve manipülasyon biçimlerinin ürünüdür; içinde yaşamaya davet edildiğimiz gerçeklik, halkla ilişkiler ve şirketler tarafından inşa edilir, libidinal enformasyon mühendisliğinin bir biçimidir. Bence bu, üstlenilmesi gereken bir tür karşı-mühendislik pratiğini zorunlu kılıyor. Robin’in bir önceki tartışmanın sonunda değindiği noktadan devam edecek olursak, son on yılda insan nüfusunda muazzam davranışsal mutasyonlar gördük. Ancak bunlar Facebook, akıllı telefonlar vb. gibi sıradan amaçlara yöneliyor. Gördüğünüz şey, bir popülasyondan geçen davranışsal tiklerdir, yani bir ekrana bakmak, dijital seğirme vb. Bu davranışlar on-on beş yıl önce mevcut değildi; mevcut olmaları imkansızdı. Şimdi ise her yerde bulunuyorlar.
Pratikteki soru, ki bu şizoanalitik bir sorudur, bunun yalnızca yüzsellik temelinde mümkün olup olmadığıdır. Burada, davranışların oldukça sıradan olmasına rağmen, söz konusu bağımlılıklar ve zorlamalar açısından yine de radikal oldukları bir tür yersizyurtsuzlaştırıcı mutasyon söz konusudur. Açıkçası insanlar bunları bu tür bir mutasyon vektörüne katıldıkları gerekçesiyle üstlenmiyorlar. Bunları halk psikolojisi temelinde üstleniyorlar. Beyin ve parmaklar bu tür bir libidinal düzenek haline gelebilir çünkü zihin halk psikolojisinin çekiciliğine kapılmıştır. Halk psikolojisi, içinde yaşadığımız kültürel önermenin pratik bir türüdür ve bence yirmi birinci yüzyılın derin üzüntülerinden biri, halk psikolojisinin geri dönüşü ve kültürün bir zamanlar sunduğu duyarsızlaştırma kaynaklarının tükenmesidir.
Çağdaş sanatın büyük bir kısmı, tipik bir eserin estetik dokusundan radikal bir şekilde arındırıldığı olağanüstü çökmüş bir aşamaya ulaşmış durumda. İçerik korkusu, en kötü ihtimalle ne düşünceyi ne de hissi tetikleyen (ikisini de beklemek, görünüşe göre, kaba olmaktır) ve en iyi ihtimalle dolaylı olarak, yapımlarına yol açan hafif bir yönlendirme sürecini çağrıştıran süper-banal nesnelere iliştirilmiş sıradan söylemsel pre- (ve post-) metinlerden oluşan ‘eserleri’ motive eden zalim bir tutuma sahip gibi görünüyor. Bu tür bir üretimin gerekçesi, kavramsız post-kavramsal bilişselciliğin (estetik dokuyu pasifleştiren) ve sonsuz yaratıcılığın post-Deleuzeyen kutlamasının (zorunlu bir olumlayıcı emir dayatarak her türlü olumsuzluğu yasaklayan-şikayet etmeyin!) en kötü dünyaların bir karışımı gibi görünüyor.
Yine de, çağdaş sanat özellikle tükenmiş gibi görünse de, son yıllarda kültürel deneyselliğin öncüsü olarak görsel sanatın yerini alan diğer kültürel alanlar, çağdaş sanatı endişeli bir boşluğa indirgeyen atalet süreçlerinden muaf değiller. Yaklaşık on yıldır elektronik müzikte kayda değer bir dönüşüm yaşanmadı ve yeni sesler ve/veya duyumlar yerine en iyi ihtimalle ufak tefek değişimler ve sofistike pastişler bekliyoruz.
Bu arada, ana akım kültür giderek halkın psikolojik içselliğine indirgenmiştir. İster reality tv, ister sosyal ağlar olsun, insanlar kendi yansımaları tarafından kapıldı/kaptırıldı. Her şey aynalarla yapılıyor. Teoride konuya yapılan çeşitli saldırılar, çağdaş kültürün süper kişiselleştirilmesine direnmek için hiçbir şey yapmadı. Kimlikçilik hüküm sürüyor. Queer teori akademide hüküm sürüyor olabilir, ancak popüler kültürde ve gündelik yaşamda cinsiyet normatifliğinin iç karartıcı geri dönüşünü durdurmak için hiçbir şey yapmadı. ‘Sol’ siyasetin unsurları bu yaygın kimlikçiliği sadece desteklemekle kalmıyor, aynı zamanda aktif bir şekilde örgütlüyor, grupları iktidar kategorilerine göre tanımlanmış ‘topluluklar’ haline getiriyor: Foucaultcu bir distopya.
Dolayısıyla, Robin’in bahsettiği dans ve oyunlarla ilgili bu şey yerine, kültürel zaman giderek artan bir şekilde, psikolojik düzeyde insanları mümkün olan en banal türden açık bir imgeyle kendilerine geri yansıtan biçimlerle meşgul oluyor. Şimdi sorulması gereken soru, belli bir tür yüzsüzleştirmenin geri getirilip getirilemeyeceğidir — sadece teorik değil, pratik bir eliminativist projenin yeniden başlatılıp başlatılamayacağı ve yeniden yüzlerimizden çıkmaya başlayıp başlayamayacağımızdır.
Kaynak: Speculative Aesthetics

