
“Kafasının arkasından bir parça kesilip çıkarılmış. Güneş ve onunla birlikte tüm dünya içeri bakıyor. Bu onu sinirlendiriyor, dikkatini işinden alıkoyuyor ve dahası, bu gösteriden mahrum bırakılanın sadece kendisi olması onu rahatsız ediyor.”
Kafka, 9 Ocak 1920.
Sinemanın geleceği özgür, büyük ve güçlü olmak, kendimizi korumaya çalıştığımız o “rüzgarlı kaosun” bir kısmını aktarmaktır; sanki dünyanın düzenli, makul, mümkün olduğuna inanmak istermişiz gibi, oysa tam tersidir: kaotik, çılgın, savunulamaz, arzunun durdurulamaz gücü tarafından yönlendirilir. İrade ve ahlakın ötesinde, dünya kesinlikle arzuladığımız şeydir. Korkunç bir şekilde. Ve sinema bu aşırı ufukla orantılı olarak düşünülmelidir. Film şeridine yansıtılan arzu. Film çekmek budur, kendinden başkalarına ve başkalarından kendine doğru hareketi mümkün kılmak. Işık budur, tam olarak budur, önümde sessizce duran yüzden yansıyan arzunun hareketidir, bana bakar ve ben onun nefes kesici güzelliğiyle, değişmez ötekiliğiyle canlandığımı hissederim. İşte sinema budur, bu varlığı, şeylerin orada-oluşunu filme almak, ağaçları, dağları, gökyüzünü ve nehrin güçlü akışını filme almak. Oyuncu olmak budur, gerçekliğin ağırlığını, onun fışkıran, halüsinatif titreşimini taşıyabilmek, onu somutlaştırmak (çok azı bunu başarabilir) ve bir çekimin zamanında, bir çekimin alanında gökyüzü, dağ, nehir ve okyanusun fırtınalı kütlesi olabilmektir. İşte o zaman sinema muazzamdır. Kendimizi kaptırırız ve kendimizi unuturuz ve ne taşıdığımızı, neyi bilmediğimizi, neyi bilemeyeceğimizi unuturuz, ancak bu bizi büyüler ve bizi hayata, yaşanmış bir hayata getirir ve böylece ortaya çıkar. Bu ritim, bu kadrajlama biçimi, bedeni aydınlatma, çekimi kesme, gelip geçer, oradadır ve sinema özüne, dünyanın duyusal deneyimine yakından dokunur, kaderi duyumlar aracılığıyla aktarmaktır, tek aracı kendisidir, geçip giden dünyanın bir kısmını aktarmaktır, hassas dünya, kısa sürede dağılır, kaybolur, zaman tarafından taşınır, zamanın bir parçasıdır ve bu “kaçınılmaz dayanışma” duygusu her birimizin içinde yankılanabilir. Bu, çoğu sinemacının direnmeden boyun eğdiği anlatı emeğinden çok uzaktır. Psikolojiden, ahlak tarafından istismar edilen kategorilerden çok uzak. Hayır, sinemanın geleceği çocukluğudur, parlaklığıdır, vahşiliğidir, yeniden başlayan dünyadır, hayattan daha büyük bir imgedir, bir gün kendimizi önüne yerleştirdiğimiz bu titreşen, sessiz imgedir, çünkü “infans” konuşmayan, toplumsal geleneklerin dışında, kaosun önünde durandır, Dilin, duyunun dışında, mesafesiz, aniden renklere kapılmış, büyük kırmızı çiçekler, kırlar ve ormanlar, nehir ve buz gibi su ve sırtlarını ovuşturan, küçük bedenlerini ısıtan eller, boynuna değen nefes ve ayaklarının altındaki ıslak toprak. Bu çocukluktur, tamamen duyulara kapılmak, duygulara boğulmak, duygulanımların yüceliğine maruz kalmaktır. Ve bu sinemadır, onun geleceğidir, imgelerin susturulduğu o zamandır, o kahramanca zamandır, poetiktir, hepimizin beden ve onun hikayeleri aracılığıyla arzunun tek gücüyle taşınabileceğimiz o çocukluk zamanıdır. Ve karanlıkta gözlerimiz faltaşı gibi açıldı ve bizi çok korkuttu, çok, ama aynı zamanda güldük, ağladık ve bizi nefessiz bıraktı, bu büyük yüzün önünde mühürlü gözlerle ve göğsümüze çarpan kalple, yol boyunca koştuk ve kum tepelerinden haykırdık : “Johannes…”, ve bekledik, ve umut ettik, çok, ve rüzgara karşı, ve büyük bulutlu gökyüzüne karşı, tekrar bağırdık, onunla, babayla, “Johannes…Johannes…” ve bir anlığına, nasıl olduğunu bilmeden, çocuğunu, kayıp oğlunu arayan o baba olduk, ve sonra o çiğnenmiş otlar ve sonra tüm bozkır. İşte sinema budur. Onun kaderi, geleceği, dünyanın önünde, ebedi dönüşüne, ikindi vaktine, çocuğun kutsal “evet “ine bakarak durmaktır.
Başlangıçta, hareket analizi. Kronofotografi. At, kuşlar, erkek, kadın. Koşar, zıplar, uçar ve yeniden başlar.
Ve hemen, pornografik kullanım, çünkü sinema bedenlerin endüstrisidir. Büyük büyükannelerimiz mutfakta emer ve sikilir. Çorba ve sikiş kokusu, lokomotif ve bilinçdışı yüzyılının kokusudur. Erkekler kaslı ve bıyıklıdır, büyük ressamlarımıza poz verirler, kamera için ereksiyon halinde poz verirler. Bir bedenler topluluğu, mizansen, bir dizi sekans, sinemanın senaryosu başından beri de Sade’cıydı. Bu arada Degas bedenleri fırçaladı, banyodaki kadınları, sırtları kıvrık, yağlı mürekkebin koyu gölgesinde dolgun kıçları, hazır bedenleri, fahişelerin sarkık vücutlarını, bacakları açık, göbekli, genelevlerin, karanlık odaların bitkin bedenlerini. Degas siyah kaplamalı çinko plakalar üzerinde elleriyle çalışıyordu. Parmak uçlarıyla, avuç içleriyle damgalar, yırtar, çizer, karanlık geceyi ortadan kaldırır. Işığı içeri alır.
Gözleri acı çeker, görüntüye dokunur. Kesinlikle fotoğraflar. Sahne ışıklarında çırpınan minik, şaşkın dansçılar, uzun taranmış saçları, sırtları boyunca akan opak bir kütle, boyalı yüzleriyle çömelmiş kadınlar, havada bacaklar, açık sex, yayılmış vücutlar, sert popolar, Degas tarafından kalın yapıştırıcıya, mürekkebin yaramazlığına, zamanının gerçeğine yazılmıştır. O odada, karanlıkta. Körü körüne ve yavaşça sinema üretiyor. Ve tıpkı kendisinden önce de Sade’ın yaptığı gibi onu icat ediyor. Bize yolu gösteriyor: sinema (her şeyden önce) ellerle, tenle, tüm vücutla, yorgunlukla, nefesle, kanın titreşimleriyle, kalbin ritmiyle, kaslarla yapılır. Beden ve duyum, makine budur, mutlak gücü, saplantısı. Bu onun oluşudur. İcat edilmiş bedenler, komik, grotesk, müstehcen, yıldızların ve canavarların olanaksız bedenleri ve ışık, onun çarpıntısı ve atışların vuruşu ve içimizde korku, neşe, umut, üzüntü, insan tutkularının belirsiz konuşlanması.
İlk el izlerinin kayaya kazınmasından bu yana neyi arıyoruz, insanların zaman içindeki uzun, halüsinasyonlu gezintisini, bedenin gecesini, opak kütlesini, birlikte düşündüğümüz teni açmak ve onu ışığa, yüzümüze, hayatlarımızın muammasına sunmak değilse, temsil yoluyla, imgeler yoluyla bu kadar hararetle, bu kadar inatla ve acıyla neye ulaşmaya çalışıyoruz. Bedenler ve düşünceler, bedenler ve duyumlar, bunlar sinemanın aynı derin düzenlemeleridir. Antonin Artaud 1927 yılında, ufuk açıcı ve vizyoner bir metin olan Büyücülük ve Sinema’yı yazar. “Sinemayı hikayeler, dış eylemler anlatmak için kullanmak, onun en iyi kaynaklarını inkar etmek, mutlak nesnesine karşı çıkmaktır. Bence sinema öncelikle zihnin meselelerini, içsel bilinci ifade etmek için yapılır, imgelerin art arda dizilmesiyle değil, onları bize hiçbir müdahale ya da temsil olmadan doğrudan maddeleriyle geri getiren daha düşünülemez bir şeyle”.
Artaud hezeyan içinde. Elbette, ama sadece bu değil. Bu düşünülemez şey nedir? Görüntüleri doğrudan, kesintisiz, temsili olmadan sunsaydı sinemanın doğası ne olurdu? Büyücü Artaud sinemanın dönüştürülmesini ister, düşünce meselelerini, içsel vicdanı ifade edebilmesi için başka bir tözden olması gerekir. Sinemanın çılgın ufku böyledir, olanaksızdır, ona musallat olan sırdır. Onu canlandıran, ileriye iten enerji budur. Kişi kendisi, bedeni ve duyum kaynağı arasındaki boşluğu kapatmalıdır. Sinema, güdüsel materyal tarafından sarılmış bir beden ister. Tüm projeksiyon cihazları (büyük ekran, 360°, gözlük, stereo, Dolby surround, kulaklık…) bizi giderek mağaranın içine, illüzyonun merkezine, zaten gerçekliğimiz olan siber uzama yerleştiriyor. Hiç şüphesiz, bedenimiz yakında doğrudan filme bağlanacak. Teknoloji ve bedenden oluşan melez bir aygıt – bilim-kurgu onu hayal ediyor ve bilim onu üretiyor. “Kıvrımlarda”, bedenin içinde, organlarla doğrudan temas halinde bir sinema, moleküler, bulaşıcı, vazgeçilmez bir nanosinema bir sonraki adım olacaktır. Ancak Artaud’nun öngördüğü şey daha da çılgınca, daha da duyulmamış bir şeydir. Sinema artık sadece “psişik bir sinema… deri altına yapılan bir morfin enjeksiyonu… Sinema doğrudan beynin gri maddesine etki eden inanılmaz bir uyarıcı” değildir, bundan böyle başka bir beden talep eder.
Tam olarak 1947’de dünya yeniden ayağa kalkar, sersemlemiştir. Artaud programını başlatır: Beden şimdi “son bir kez daha otopsi masasına yatırılarak anatomisini yeniden oluşturmalıdır”. Spermler, Amerikalılar, sentetik ürünler. Paranoyası tamamen işlevseldir. Vizyon, ilham. Bu onun hızı. Yaptığı şey bu. Cümleler savuruyor. Fısıldıyor, çığlık atıyor, parçalıyor. Artaud, nefesinin baskısı altında şeylerin düzenini dikte eder, yarının bedenlerini çizer, “sentetik ürünler ad nauseam” saltanatını ilan eder. Bedenlerin gerçek üretiminin zamanı gelmiştir. Ses kısık, keskin, aşırı hızda, hızlandırılmış. Geleceğimizi duyuruyor. İnsan sonunda de Sade’ın talep ettiği çabaları gerçekleştirecektir. Kesin maddeselliğiyle yüzleşecek, kesinlikle, sapma olmaksızın. Fabrikasyon, işlenmiş, değiştirilebilir, bir metaya dönüştürülmüş, “yaşayan bir para birimi” (Pierre Klossowski) olacak. Virtüalitenin tam tersi. Bedenler, arzumuzun gücünü, onun “şehvetli duygusunu” deneyimleyeceğimiz ve deneyleyeceğimiz simülakrlar olacaktır. Kurgu bedenleşecek, bedenselleşecek, kan ve kaslardan mı oluşacak? Artaud’nun hayalini kurduğu, içsel vicdanımıza kesintisiz, temsili olmadan erişeceğimiz “düşünülemez şey” bu mu, imgelerin bir bedene bürünmesi bu mu? Elbette bu bir halüsinasyondur, ancak böyle bir gelişmenin olanaksızlığının ötesinde, Artaud’nun hezeyanı ve Klossowski’nin masalı sinemanın, bizi en arkaik güçlere, her birimizde daha içkin ve güdüsel olana bağlayan, bizi ne görülebilen ne de duyulabilen şeyin şaşırtıcı ortaya çıkışının tehdidi altına sokarak, dünyayla duygusal ilişkimizin özü olan imge ve bedeni ayrılmaz bir şekilde dokuyan bu sinemanın kaderini çiziyor gibi görünüyor.
Çeviri: Artun
Kaynak: Sur l’horizon insensé du cinéma : Cahiers du cinéma, hors-série, novembre 2000

