
25 Eylül 2019 tarihinde bir grup psikanalist Le Monde gazetesinde aşağıdaki açıklamayı yayınladı: “Bireyleri etnik-ırksal ya da dini kategorilere bağlayan bu kimlik atama süreçlerine artık tahammül edemeyen herkesi eleştirel düşünmeye çağırıyoruz”. Birkaç gün sonra, 3 Ekim’de Libération, psikanalist ve filozofların “ırkın, biyografik yörüngelerin çeşitliliğinin silindiği andan itibaren var olduğuna; psikanalizin ayrım ve ayrımcılığın en mahrem mantıksallığına erişebileceğine” dikkat çektiği bir başka köşe yazısı yayınladı. Şu anda insan bilimlerinde devam eden cepheleşmenin bir belirtisi olan tartışma, bilinçdışının işleyişinde ırk temasına verilecek yere odaklanmaktadır. Bize öyle geliyor ki Deleuze ve Guattari’nin felsefesi bu tartışmada söz konusu olan meselelerin sorunsallaştırılmasına faydalı bir katkı sağlayabilir.
L’Anti-Œdipe, 1972 gibi erken bir tarihte, “ırklar hakkında deliryumun libidoya ait olduğunu” ve “tüm deliryumların ırksal olduğunu ve bunun zorunlu olarak ırkçı anlamına gelmediğini” ileri sürer. Bu temel iddialar, kitabın patlayıcı yükü, yani ailenin bilinçdışının analizi üzerindeki önceliğinin yıkımı içinde yerlerini bulurlar. Ancak anti-familyalist patlamaya (kendisi de az çok bastırılmış) kapıldıkları için o zamandan beri fark edilmeme eğiliminde oldular. Bugün yazılan buna benzer bir cümle en azından tartışmaya yol açacaktır. Dolayısıyla tartışma şimdi yapılmalıdır. Çünkü “deliryum” bilinçdışının ya da arzunun koşullarını öznenin bilinçdışı koordinatlarında bulması anlamında libidonun üretiminin ta kendisidir; bu nedenle, sadece patolojik ve özellikle psikotik üretimlerinden bazılarını değil, belirli bir anlamda ırksal olanın bilinçdışı olduğunu saf ve basit bir şekilde beyan etmeliyiz. Ve bilinçdışının ırksal olmadığı durumlarda, Oedipal bilinçdışının açıkça olmadığı görüldüğü gibi, bu aynı zamanda ırksal ya da tam olarak anti-ırksal bir ayrımcılık ve inkar süreci sayesindedir.
Elbette Deleuze ve Guattari’nin bilinçdışını gerçek anlamda ırksallaştırması soru işaretlerine yol açmaktadır. Burada, tek bir ırk kategorisi ve onun kimlikle ilgili tüm sonuçlarından ziyade, küresel-tarihsel tüm sosyal biçimlerle ilgisi olan, sadece geniş kapsamlı bir kelime dağarcığını kullanmıyor muyuz? Irk teriminin, insanlığın çeşitli geleceklerini bir yeryurta bağladığı bir dizi biçimi1 en geniş şekilde kapsayan terim olduğunu göstermeye çalışmalıyız; bu yeryurt hareket halindedir -yersizyurtsuzlaşmaktadır- ancak ırkı, olduğu biçimin ve bu yeryurtla olan ittifakının sürekli bir değişimine dahil edemez. O halde bilinçdışını belirleyen ırksal bir nedenselliği, sanki statik bir sosyal form olarak ırk önce gelmiş ve bilinçdışı sadece onun mekanik bir sonucuymuş gibi kabul etmeli miyiz? Daha ziyade, ırk ve bilinçdışı arasında bir eş-içlem düşünebiliriz; bilinçdışının, aktüel ve virtüel çokluklar arasında örtüşmeyen bir ilişki olarak, kendisini ancak ırkın işlevini üstlenen bir form aracılığıyla ifade edebileceği anlamında; ve herhangi bir ırksal özdeşleşmenin ancak taşabileceği, virtüel ve dolayısıyla bilinçdışı imalarından kaçabileceği anlamında – aksi takdirde, göstereceğimiz gibi, kendisini ırkın kendisi olarak ortadan kaldırır. Peki ırk hakkında konuşurken gerçekten neden bahsettiğimizi biliyor muyuz? Deleuze ve Guattari ne tür bir sosyal nesneyi bilinçdışının odak noktası haline getirmektedir? Buradaki amaç, hem kategori hem de hareket, kristalleşme ve oluş olan bu nesne-ırkın, aktüel ile virtüel olanın ya da molar ile moleküler olanın kesiştiği iki taraflı yönünü ortaya çıkarmaktır.
Bu programı gerçekleştirmek için, öncelikle ‘ırk’ teriminin Deleuze ve Guattari’nin 1972’de psikanalizde gördükleri familyalist arzu çerçevesini nasıl yerle bir ettiğini incelemeyi öneriyoruz. Kavramın bu stratejik kullanımı sadece retorik değildi, aynı zamanda temsil kavramından uzaklaşarak bilinçdışı ve nesneleri arasındaki ilişkinin çok daha geniş bir şekilde yeniden düşünülmesine yol açtı. Bu da bizi ırk kavramını, yerliyurtlulaşma ve yersizyurtsuzlaşma hareketleri arasındaki birincil eklemlenme biçimi olarak görmeye götürmektedir. Son olarak, Deleuze ve Guattari tarafından dolaşıma sokulan kavramın sorunlu yönlerine ilişkin bir tartışmayla bitiriyoruz.
Irkın stratejik kullanımı
L’Anti-Œdipe’i ve özellikle de “Psikanaliz ve Familyalizm – Kutsal Aile” başlıklı ikinci bölümünü okumak çarpıcı bir etki yaratıyor: ırkçı bir jouissance ya da jübilasyon. Kitap nasıl jouissive bir ifadeyle başlıyorsa (“sıçıyor, sikişiyor…”), bu bölümde de “ırklar, kıtalar, halklar, krallıklar, egemenlikler; Jeanne d’Arc ve Büyük Moğol, Luther ve Aztek Yılanı”nın yanı sıra “Çinliler, Almanlar, Jeanne d’Arc ve Büyük Moğol, Aryanlar ve Yahudiler”i çağıran gerçek bir evrensel tarih karnavalı izliyor. Tarihin kekemeliği, türlerin ve kategorilerin karıştırılması: eğer “ırklar hakkında deliryum libidoya aitse”, o zaman Deleuze ve Guattari’nin yazıları bu deliryumu ve kendi jouissance’ını ve aynı zamanda karıştırılmasının saçmalığına direnen tutarlılığını onaylama işlevine sahiptir.
“Bu yüzden her şeyin bu oluşlarda, bu geçişlerde ve yoğun göçlerde, tüm bu sürüklenmelerde, tarihsel, coğrafi ve hatta çeşitli isimlerde birbirine karıştığını düşünebiliriz”. Gerçekten de bu pasajları okuyan biri 1) bu terimlerin kendi mantıkları olmayan gelişigüzel tanımlamaların semptomları olduğunu 2) buradaki ırksal kategorinin azınlık olduğu kadar keyfi ve dolayısıyla anekdotal olduğunu düşünebilir. Ancak durum böyle değildir: ‘ırk’, yerliyurtlulaşma-yersizyurtsuzlaşma-yeniden yerliyurtlulaşma şeklindeki üçlü bir hareketin ürünü ve süreci olarak anlaşılmalıdır. Dolayısıyla ırk, farklılaşmanın birliğini duyarlı hale getirmenin genel sürecidir: farklı olanın kendi birliğini üretmek için Tümel-Bir’den ayrıldığı süreç. Bu süreç ister kıtaları, ister halkları, ister özel isimleri, ister figürleri tüketiyor olsun, bu unsurlar “tekil bir ırk”, Tümel-Bir’den sapan uygun bir tutarlılık olarak geçerli olduğu sürece pek de önemli değildir. Bu unsurlar, ırkın belirsiz a priori bileşenleri olarak, bireyin kendi varlığını dünyanın tüm olanaklarından ibaret kıldığı özneleşme sürecinin olanaklılık koşullarıdır. Deleuze ve Guattari Felsefe Nedir?’de Evrensel Tarih’i, burada Noms-de-race2 olarak adlandıracağımız yoğun bir coğrafyanın basit zamansal açılımı olarak açıklayacaktır: yani, deneyimlenen ve dolayısıyla tekillik olarak jouissance alan bir yaşam için mevcut olan insani modaliteler3.
Bilinçdışı, bir bireyin tekil varoluşunu oluşturması için mevcut olan bir dizi virtüel kaynaktan, Whitehead’in anladığı anlamda pek çok haz gibi yoğunluklardan oluşur. Deleuze ve Guattari’nin ırk, ırksal yanılsama olarak adlandırdıkları şeyin, Evrensel Tarih’in kendisine sunduğu imkanları4 arayan bir bilinçdışının, ayrımı dışlamayan bir donukluk karışımı içinde el yordamıyla ilerlemesi olduğu fikri buradan gelir. Nasıl ‘ırksal’-olursunuz? sorusu, Deleuze ve Guattari’nin anladığı anlamda ırksal bilinçdışının sorusudur.
Irk-oluş, familyal olmayan ya da tanıdık olmayan olmaktır: ırk, bir öznenin familyalist koordinatlardan kopmak için kendisini, ister kıtasal ister dilsel olsun, başka bir ırka duyarlı hale getirdiği süreçtir. O halde, ırkın herhangi bir sadakat iddiasında bulunmadığı açıktır: daha ziyade, olası tüm çatallanmaları açan bir duyarlılık, duygu ölçütüne göre öznenin saptırılmasına, oluktan çıkarılmasına izin veren, akrabalık görevlerini önceden var eden “var olan”dır:
“Her zaman Amerika’dan gelen bir amca, kötü yola düşmüş bir erkek kardeş, bir askerle kaçan bir teyze, işsiz, iflas etmiş ya da kaza geçirmiş bir kuzen, anarşist bir büyükbaba, hastanede yatan, deli ya da şımarık bir büyükanne vardır. Aile kendi kesintilerini üretmez. Aileler, familyal olmayan kesintilerle kesilir: Commune, Dreyfus olayı, din ve ateizm, İspanya savaşı, faşizmin yükselişi, Stalinizm, Vietnam savaşı, Mayıs ’68…”.
“Her zaman vardır”: transandantal bir indeks, ancak mutasyona uğramayı asla bırakmayan, takılabilecek tüm tarihsel jouissancelar ile kendini yenileyen bir indeks: 1871, 1968, kolonizasyon, bilinçdışı için işaret levhaları gibi az ya da çok canlı pek çok başka tarihsel olanak, sonunda her zaman ırkın birincil oluşumlarını, yeryurt ile yersizyurtsuzlaştırılmış ilişkiyi buluyoruz. Başka bir yerde, başka bir bedende yeniden yerliyurtlulaştırılan, göstergelerini ve işaretlerini onun içinde, uzakta titreştiren bu yersizyurtsuzlaştırma, tam da dilin Noms-de-race aracılığıyla mümkün kıldığı şeydir; dolayısıyla bunlar hem insan ayrımının geçmiş biçimlerinin kalıntıları, hem de bu ayrım potansiyelini ileten sürekli etkili titreşimlerdir.
Deleuze ve Guattari bu potansiyeli L’Anti-Œdipe metninde harekete geçirir, hatta Noms-de-race’in baştan çıkarıcı etkilerini Baba-Ana’ya indirgenmiş familyalist figürlerle ilişkili olarak ortaya koyarlar. Ve bu etkiler bizzat teorileştirilip açıklanır:
“Dolayısıyla isimlerin rolü, kendi büyülerinde yatar: bir temsil sahnesinde ırklarla, halklarla, kişilerle özdeşleşen bir benlik yoktur; ırkları, halkları ve kişileri yoğun niceliklerin üretiminde bölgelerle, eşiklerle ya da etkilerle özdeşleştiren özel isimler vardır. Özel isimler teorisi temsil açısından düşünülmemelidir, ancak “etkiler” sınıfına atıfta bulunur: bunlar nedenlerin basit bir bağımlılığı değil, bir alanın doldurulması, bir göstergeler sisteminin hayata geçirilmesidir. Burada isimlerin “büyüsü”, dilin zaman içinde yoğunluğunu koruyan değerli özelliğine, açık saçık göstergelere atıfta bulunmaktadır.”
Belki de burada Deleuzo-Guattarici bilinçdışının salt cinsel olmaktan ziyade ırksal olduğu gerçeğini haklı çıkaracak bir unsura sahibiz: Deleuze ve Guattari tarafından öne sürülen n-cinsiyetler, ırkı, yani bireyin özneleşmesini çatallı hale getirebilse bile, şüphesiz adlandırmaları buna bu kadar güçlü bir şekilde izin vermek için hala çok zayıftır – örneğin, vulgar queer terimi şüphesiz yakın zamanda, başlangıçta etkili bir şekilde başka bir cinselliği adlandırarak ırksallaşmayı farklılaştırma rolünü oynamıştır.
Öyleyse L’Anti-Œdipe’de ırkın stratejik kullanımını özetleyelim: ilk olarak, evrensel tarihin açık saçık olanaklarını çevreleyen anesteziyi kaldırarak ailesel göstergeler rejimini yıkmak. İkinci olarak, ırkı adı olmadan var olmayan bir ‘etki’ olarak tanımlamak: dolayısıyla ırk ne önceden mevcut bir kimliktir ne de üretiminden ayrı bir nedendir, ancak bu göçün katalizörü olarak bir kimlikten diğerine geçiş noktasıdır. Son olarak, ırkı bilinçdışının nesnesi konumundan çıkarmak: aslında ilksel özne, ilksel motor. Bu, ırkın ilk etapta bir özdeşleşme nedeni olmasını engeller – ırksal kimlik ancak daha sonraki bir aşamada ve açıklığa kavuşturulması gereken belirli bir çerçeve içinde bir “Ben” için destek işlevi görür. Irk bir “Ben”e ait değildir; “ben” ırkı ifade eder, özneleşme süreci içinde diğer farklılaştırıcı faktörlerle birleştiği için daha da açık saçıktır. Irk, bir başkası için geçerli olabilecek bir nesne olarak (örneğin cinsel olanın önbelleği olarak ırksal olan) ya da tersine tüm diğerlerinin altında yatan gizli nesne olarak (bilinçdışının temel gerçeği olarak ırk) bir temsil ilişkisi içinde de değildir.
Irk bilinçdışının bir nesnesi midir?
Irk bir özdeşleşme ya da temsil nesnesi olsun ya da olmasın , L’Anti-Œdipe’de bulunan formülasyonlar (“délirer les races”) ile Pourparlers’da transkripsiyonu yapılan L’Anti-Œdipe röportajındaki formülasyonlar (“L’inconscient ne délire pas sur papa-maman, il délire sur les races”,”Bilinçdışının deliryumu anne ve babaya değil, ırka”) arasındaki tutarsızlıkta söz konusu olan bu ikircikliliktir. “Délirer sur les races “, “délirer les races” ile tam olarak aynı şey değildir5: ilk durumda, ırk her zaman deliryumun kendisine dışsal bir konum işgal eder ve onu gölgede bırakır. Ancak ikinci durumda, doğrudan geçişli biçim, deliryum ile içinde zorunlu olarak ifade edilen şey, yani Noms-de-race arasında yakın bir iletişim olduğunu ortaya koymaktadır. Aynı şekilde, Deleuze ve Guattari için içimizde ilk deliryasyonun ırk olduğunu pekala söyleyebiliriz; her ırk zorunlu olarak deliryatiftir, yani biçimi asla Bir’in biçimi değildir, dönüştürücü bir çokluktur (özneleşme sürecini etkiler) ama aynı zamanda kendisi de dönüştürülmüştür (boyutlarını kaybeder, diğerlerini birbirine bağlar, bu bireysel özneleşme sürecinde yeni göstergeler gerçekleştirir).
Irk, kendisini temsil ettiği ya da temsil edeceği varsayılan dışsal özneyi kesen hız ve yavaşlık ilişkilerine yakalanmış kinematik bir nesnedir. Irk, virtüel çokluklar ile özneyi oluşturan aktüel çokluklar arasındaki örtüşmeme ilişkisinin hayata geçirilmesidir: Virtüel olan her zaman aktüel olanı taşırır ve öznenin bu taşmaya rağmen sürdürmeyi başardığı birlik, Nom-de-race’de ifade edilen, bedenlerin ve dilin yüzeyinde yazılı olanla virtüel olarak bilinçten kaçan şeyi birleştiren ve onları işaretleyen iki taraflı bir kristalleşme olarak ırk diyebileceğimiz şeydir. Deleuze ve Guattari bunu L’Anti-Œdipe’de şöyle özetler: “Deliryumun iki kutbu vardır, ırkçı ve ırksal, paranoyak-segregatif ve şizo-nomadik. Ve bu ikisi arasında, bilinçdışının kendisinin gerici yükleri ile devrimci potansiyeli arasında gidip geldiği pek çok ince ve belirsiz kayma vardır”. Bir kayma vardır, çünkü virtüel olan aktüel olanı taşırır ve ırk, virtüel olanın aktüel olanla belirli bir örtüşmesinin sağlandığı süreçtir. Fakat ırk nasıl hem olası özdeşleştirici kristalizasyonlar yolunu açan hem de bu kristalizasyonu hızlandıran şey olabilir? Bu soruyu yanıtlamadan önce, Deleuze ve Guattari’nin bu kristalleşmeyi mümkün kılan iki göreli hızı kısaca hatırlayalım: paranoyak (ya da segregatif) konum ve şizofrenik (ya da nomadik) konum. Paranoyak ya da şizofrenik: bunlar ırksal bilinçdışı olanaklardan jouissance elde etmenin iki olası biçimidir. L’Anti-Œdipe’deki Yargıç Schreber vakası, paranoyak pozisyonda ırksal saflık için bir yarış olduğunu, ırksal özdeşleşmenin giderek daha çılgınca gerçekleştirildiğini, orijinal olarak temsil edilen ırkıtaşıran, kirleten, aşındıran her şeyi temizlemeyi amaçladığını gösterir – bu temsilin kendisi, ırkın dejenerasyon süreci olarak algılanan şeyi yavaşlatma sürecinin nesnesidir. Şizofrenik konum hız oranını tersine çevirir: tam tersine, özneyi her zaman çökme tehdidiyle karşı karşıya bırakan bir özdeşleşme kutbu olarak ırktır – ‘gerici yük’ her zaman çok hızlı gidiyor gibi görünür ve özneleşme sürecini hızlanmaya, bir özdeşleşmeden diğerine geçmeye, sonsuz derecede farklılaşan bir ırksallaşmaya zorlar. Cehennemde Bir Mevsim’in Rimbaud’su zencilerin aşağı ırkının bir üyesi olduğunu iddia ediyor ve “Çığlıklar, davullar, dans, dans, dans!” çağrısında bulunuyor. Nietzsche, Jacob Burckhardt’a yazdığı bir mektupta şöyle der: “Hoş olmayan ve alçakgönüllülüğümü engelleyen şey, tarihteki her ismin derinlerde ben olduğumdur.” Nietzsche, öznenin ırksal oluşunun bir özdeşleşme ya da temsil meselesi değil, burada acı veren, Noms-de-race’ın virtüel çokluğunun akınına uğramış bir duyumsama, jouissance meselesi olduğunu bu şekilde açıkça ortaya koyar.
L’Anti-Œdipe’den sonra Mille Plateaux, bilinçdışının ırksal yapılanmasına, Freud ve ardından Lacan tarafından hayal edildiği şekliyle Oedipus kompleksinin ırksal farklılaşmayı ezdiği ve nihayetinde ırkçı ayrımı tesis ettiği süreci yeniden ziyaret ederken, psikanalize karşı daha az doğrudan polemikçi bir şekilde geri döner. L’Anti-Œdipe’in mekanik bilinçdışı gerçekten de tamamen şizofrenik ırksal farklılaşmanın hizmetinde görünebilirdi; ancak bu deliryumun ailenin koordinatlarına indirgenmesi, yapısı Mille Plateaux’da daha derinlemesine incelenen bu ırkçı “evde yetişme” duygusuna yol açar. Paradoksal olarak, bu yapı yabancı ötekinin dışlanmasını kurumsallaştırarak ırkın kendi ifadesini etkisiz hale getirir. Plato 7’de, “Sıfır Yılı – Yüzsellik”, Deleuze ve Guattari “ırkçılık açısından yabancılar yoktur, dışarıdakiler yoktur. Sadece bizim gibi olması gereken ve suçu olmamak olan insanlar vardır ” diye yazmıştır. Irkçılık, ırksallaştırmanın başarılması değildir: tam tersine, sapmayı, entegrasyonu ve yok oluşu dengeleyerek ilerler. “Irkçılık asla ötekinin parçacıklarını tespit etmez; tanımlanamayanın yok oluşuna kadar aynı olanın dalgalarını yayar “. Irkın virtüel ve aktüel olanın birleştirilmesi olarak işlev gördüğü yerde, birleşik bir sosyal form olarak ırkçılık yalnızca farklılıkların bütünsel olarak gerçekleştirilmesi, değerlendirilmesi, belirli bir mesafede bir konuma atanması olarak işlemektedir. Irkçılık, paranoyak konumun yaygın bir normalleştirilmesi olarak kurulur ve merkezinde Oedipus ve onun özdeşleşme ve yeniden üretim süreci vardır. Oedipus bu nedenle ırkın inkârının adıdır: Deleuze ve Guattari’ye göre “ilksel sapma-tipleri” olan ırksal sapmalar, farklılaşmanın ilk matrisi, onun için tahammül edilemezdir; bu yüzden de yokturlar. Bir özdeşleşme kutbu olarak beyaz bir yüzün benine odaklanan bu ırkçı aşağı konumlandırma ve yine de tabakalaştırdığı ırksal farklılıkların inkarı sistemi, bu nedenle, Oedipus’un önceliği etrafında örgütlendiği için aynı zamanda anti-ırk bir sistemdir. Bu teşhis, Deleuze ve Guattari’nin Plato 12, “1227 – Göçebelik üzerine bir inceleme: savaş makinesi”de azınlık durumu dışında gerçek bir ırk olmadığını belirtmelerine yol açar.
“Bir ırk saflığıyla değil, tam tersine bir tahakküm sisteminin ona yüklediği safsızlıkla tanımlanır”. Bu, sosyal formlar sistemi içindeki her bir bireyin bilinçdışı konumları üzerinde sürekli olarak iş başında olan ırk-nesnesinin kinematik statüsünü doğrulamaktadır. Irk sadece Oedipal tanıma sisteminden bir boyut çıkararak (kendi arka bahçemizden olmak…) ya da bir boyut ekleyerek, nötralize edildiği, inkar edildiği ya da yalanlandığı yerde bir boyutun ortaya çıkmasını sağlayarak bir etkiye sahiptir. Irk, jouissance’ın organik bedenlerde ya da dilde cisimleşmiş etkisiyle birlikte küresel-tarihsel bir Dış’ın, Dış’ı olmayan Oedipal sistemin içine sızmasına işaret eder; ve bu sistem Dış’a karşı ne kadar körleşirse, Dış’ın da onun arkasından, tıpkı Deleuze ve Guattari’nin L’Anti-Œdipe metninde çoğalttıkları gibi, koordinatlarından kaçan Noms-de-race’leri o kadar çoğalttığını görmek kolaydır. Irk-nesnesi bu nedenle virtüel ve aktüel çoklukların bilinçdışı için oldukça tekildir: bir tanımlama ve tanıma sistemini yapılandıran tipleri, türleri ve kategorileri çeşitlendiren, her zaman yeniden canlandırılan ilk biçimdir. Irk “ilk standart sapmadır”, bu aynı zamanda onun tek olmadığı anlamına gelir ve bu da onun diğer sapmalar tarafından geçilme eğiliminde olduğunu gösterir: cinsiyetler, sınıflar, kıtalar, iktidar biçimleri ve bireyin Oedipal filyasyonun dışında yeni bir ırk yayabileceği diğer ikincil ve rafine Nom-de-race’ler.
Irk kumarı: belirsizlik, ayırt edilemezlik
Son bir kez daha Deleuze ve Guattari’nin ırkı bilinçdışının üretimlerinin ön saflarına yerleştirerek oynadıkları teorik kumara dönmeden bitiremeyiz. Bu bahis gerçekten de dünyanın evrensel tarihinin ayrılmaz bir parçası gibi görünmektedir: L’Anti-Œdipe ve Mille Plateaux’da taslağı çizilen bilinçdışı, geçmişin tarihsel olasılıklarıyla işini neredeyse hiç bitirmez, tıpkı gelecekteki herhangi bir ütopik perspektiften haklı olarak vazgeçemeyecek gibi görünmesi gibi. Deyim yerindeyse, Noms-de-race’i harekete geçiren bilinçdışının tükenmez bir olasılık olarak devreye soktuğu evrensel bir adalettir: tarihsel adaletsizliklerin, baskıların, sönmemiş pasif jouissance’ların yoğun kaynaklarından yararlanan ve şimdiki zamanda ikinci bir dereceye kadar tekrarlanabilen, onaylanabilen bir adalet, şikayet şeklinde ama aynı zamanda bir jubilasyon, burada alıntılanan metinlerde tekrar yankısını bulan patlayıcı bir yük.
Her kumar gibi bu da kendi payına düşen riski taşıyor: Nom-de-race’in bir kristalizasyon olarak, yüceltilmiş bir ırksal farklılığın, baskın olarak algılanan, saldırıya uğrayan ve bu saldırıyla açığa çıkan bir diğerine uygulayacağı intikam nefesini, Freud’un deyimiyle ölüm dürtüsünü içermeye yetip yetmeyeceğini nereden bileceğiz? Bu Nom-de-race’in yeni bir toprağa mı, hala kayıp olan yeni bir halka mı, kendini farklı bir şekilde yeniden oluşturan yeni bir ırka mı işaret edeceğini, yoksa Deleuze’ün Fémis’te verdiği yaratma eylemi üzerine konferansında çağrıştırdığı gibi, kendimizi kapana kısılmış bulduğumuz bu ‘öteki rüyasının’ şiddetine göre hayal edilen, zorunlu olan eski yeryurtlarda yeniden yerliyurtlulaşmanın gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini nasıl bilebiliriz? Dahası, bu Nom-de-race’in, bir oluşun herkesi silip süpürebileceği bir kalıntı, bir yok oluş çizgisi olmaksızın, kendi çokluklarını vahşice gerçekleştirmeye çalışmayacağını nereden bilebiliriz? Bu soru Deleuze ve Guattari’nin ortak çalışmasının sonuna kadar açık kalır. L’Anti-Œdipe, gördüğümüz gibi, “ırksal” bir bilinçdışının, yani ırksalcı-ırksallaştırma üreticisi ile ırkçı-ırk yadsıyıcısı arasında salınan derin belirsizliğine işaret eder; ancak Yargıç Schreber’in korkutucu paranoyası, getirilecek saf bir ırk etrafında katılaşması bile deliryumun içsel zenginliği tarafından kurtarılmıştır. Mille Plateaux daha ihtiyatlıdır: “ırk temasının ırkçılığa, baskın ve her şeyi kapsayan faşizme ya da daha basitçe aristokratizme, mezhepçiliğe ve folklora dönüşmemesini nasıl sağlayabiliriz? ” Hemen verilen cevap baskıdır; her ırk aşağıdır, ezilir, azınlıklaştırılır… Fakat Nasyonal Sosyalizm tarafından hayal edilen Ari ırk da aynı şekilde ezilmiş, kendini kandırdığı dünya sisteminde en alt sıraya düşmüş hissetmiyor muydu? Burada önerilen ayrım nereye oturuyor? Ve Nazi deliryumunun kendisi de Schreber’in bilinçdışının üretimleri kadar anlamsız ırksal bricolage, saf olmayan yeniden icatlarla dolu değil miydi? Bu durum Nom-de-race’in toplu katliama dönüşmesini nasıl engelledi?
Nihayetinde, ırk temasının karar verilemezliği konusunda en temkinli olan Qu’est-ce que la philosophie? eseridir. Bu eserde Deleuze ve Guattari, Heidegger’in felsefesi ile politik bağlılığı arasındaki sorunlu ilişkiyi tartışıyor, ikisini birbirinden ayırmayı reddederken, Alman filozofun yanlış yönlendirilmişliğini ırkın taşıdığı risk adına göreceleştiriyor gibi görünüyorlar: “Tüm kavramlar, direnişçilerin bir an için yerde birleştiği ve düşünürün yorgun gözünün birini diğeriyle karıştırdığı o gri ayırt edilemezlik alanını içermedikçe: sadece bir Yunan’a karşı Alman değil, aynı zamanda bir varoluş ve özgürlük yaratıcısına karşı faşist. Heidegger yeniden yerliyurtlulaşma yollarında yolunu kaybetmiştir”. “Tüm kavramlar” terazide tartılırsa, “ırk” kavramının muğlaklığı, faşizm tarafından kullanımında, yeryurt sorunuyla olan temel ilişkisinde özellikle belirleyici ve kritiktir – Deleuze ve Guattari’nin düşünebileceğinden bile daha fazla Heidegger vakasının bize hatırlatmaktan asla vazgeçmediği şey budur.
Yine de, bu çabaya değdiğini düşünmeden edemiyoruz: ırksal sapmalara, kışkırtıcı, ağlamaklı, açıkça ırkçı, nefret dolu ırksal ifadelere gösterilen klinik ilginin, ırkın ırkçı, yapısal inkarını ortadan kaldırmanın ve ırkın kendisinin bir oluşunun, önceden var olan herhangi bir imgeden kaçan bir ırk seyrinin şansını, virtüelliğini açmanın birincil değerine sahip olduğunu düşünüyoruz. Deleuze ve Guattari, baskı hissine mutlak bir etik öncelik vermek yerine, bu ırksal ifadenin konuşlandırıldığı ortama belirleyici kriter statüsü tanımışlardır: tam da bu olan, kendi içinde değişen ve yersizyurtsuzlaşan, ırkın içinden geçen ya da onu kolonize eden değil, ırkın, bu “tekil kabilenin” içinden geçen bir ortam. Transandant ve her şeyi kapsayan evrensel bir öznenin değil, ırk gibi bir şeyin ortaya çıkmasının ilk ve en önemli olasılık koşulu olan ortam, bu pürüzsüz alan, aynı zamanda bu ırkın bir bütünlük oluşturamayacağının da garantisidir. Bruno Latour’un ifadesiyle, zeminin ayaklarımızın altından kaymakta olduğunu giderek daha açık bir şekilde hissettiğimiz bir zamanda , küresel mekânın çizgilendirilmesinin hareketsiz kılmayı başardığı ırksal yoğunlukların çözülme ile harekete geçmesi şaşırtıcı değildir. Riskleri değerlendirmek ve aynı zamanda fırsatları yakalamak için Deleuze ve Guattari’nin önerilerini yeniden gözden geçirmeye değer.
Çeviri: Artun
Kaynak
- “Yeryüzünün herhangi bir yeryurtu aştığı noktada bir yersizyurtsuzlaştırma hareketi yürütmekten asla vazgeçmediğini gördük: yersizyurtsuzlaştırıyor ve yersizyurtsuzlaştırılıyor”, G. Deleuze ve F. Guattari, Qu’est-ce que la philosophie? Paris, Les Éditions de Minuit, 1991, açılış bölümü 4, “Géophilosophie”. Metnin sonunda, Mille Plateaux’da tanımlanan ‘milieu’ kavramı aracılığıyla toprak ve yeryurtun bu eklemlenmesine geri döneceğiz. ↩︎
- Lacan’ın Nom-du-Pere kavramsallaştırmasına atıfla. (Ç.N) ↩︎
- Deleuze ve Guattari, L’Anti-Œdipe’de, bilinçdışındaki tarihin yalnızca yoğun bir iz bırakan jouissancelar olarak geçerli olduğunu anlamamız koşuluyla, “noms de l’histoire”dan bahseder. Nom-de-race bize evrensel tarihin taşıdığı jouissance yükü konusunda daha açık görünmektedir.
↩︎ - İmkanlar (affordance) terimini, çevrenin bireye sunduğu potansiyelleri ifade eden algı psikolojisinden ödünç alıyoruz. Bu terim o zamandan beri ekoloji felsefesi tarafından benimsenmiş ve sosyal formlar ile dünyanın kaynaklarını ifade etmek için kullanılmıştır. Özellikle bakınız P. Charbonnier, Abondance et liberté, Paris, La Découverte, 2020. Irksal bilinçdışının her şeyden önce insanlar ve dünya arasındaki tarihsel ittifakların bilinçdışı olduğu ve bu bilinçdışının evrensel tarihin olaylarının özneleştirme süreci yoluyla yeniden sahiplenilmeye potansiyel olarak müsait olduğu yoğun bir psişik manzara teşkil ettiği ölçüde, bu terim bize uygun göründü. ↩︎
- Bu farklılığı Türkçe’de ifade etmek mümkün değil gibi gözüküyor, ya da ben bulamadım idk. ↩︎

