Şizoanaliz Nedir? – Constantin V. Boundas

“Nedir?”, bir deneme başlığında, meşru bir şüphe uyandırır. Bu soru parçası, açıkça yerine getirilemeyecek bir kapsamlılık vaadi içeriyor. Bir filozof olmadığım için, burada Gilles Deleuze ve Félix Guattari’nin tek tek ya da birlikte oluşturdukları kavramların bir envanterini çıkarmaya, açıklığa kavuşturmaya ve açıklamaya davet edildiğimi hissetmiyorum. Bazı arkadaşlarım kesinlik ve pedagojiyi birleştirerek bunu yapmaya başladılar.1 Bu nedenle “nedir?” yerine “nasıl?” sorusunu koymalı ve bir özden ziyade bir soyağacından bahsetmeliyim.

Şizoanaliz terimi ortaya çıktığından beri sürekli şaşkınlık yaratmış ya da tuhaf tanımlamalara neden olmuştur: şizofrenlerin analizi, şizofrenler tarafından analiz, dissosiyatif ya da dissosiye analiz. Deleuze ve Guattari, 1988’de Chimères’e verdikleri alt başlığı (Revue des schizoanalyses) kısa ve net bir şekilde bile açıklamak istememişlerdir. Bu çoğul isim, psikozun klinik deneyiminin ve devrimci projenin temel belirteçler olduğu bir Arzu teorisinin taslağını çizen çok sayıda farklılaşmış alanda kendine yol açtı. Bu iki gereklilik, 1964-1972 yılları arasında Cour-Cheverny’deki La Borde kliniğinde Félix ve Jean Oury ile paylaştığım kurumsal psikoterapi çalışmasının merkezinde yer alıyordu.2

Şizoanalizin Freud ve Marx’ın çalışmalarına yaptığı atıflar açıktır; ancak bunların karşılaştırılmasından ortaya çıkan sentezler yalnızca kavram ve tanımların felsefi eklemlenmeleri değildir. Şizoanaliz, en başından itibaren, sosyo-politikanın belirlenimlerine derinlemesine kök salmış bir Bilinçdışı teorisini, çeşitli ama asla su geçirmez olmayan alanlarda ve disiplinlerde pragmatik olarak test etmeyi amaçlar. İki terim – Kapitalizm ve Şizofreni – Anti-Oedipus (1972) ve A Thousand Plateaus (1980) kitaplarına eşlik eder.

Freudyen Tutku

Program, paradoksal bir şekilde, Ellenberger’in (1970) bir zamanlar karmaşıklığını neredeyse bin sayfada anlattığı bilinçdışının keşfinin tarihini anımsatıyor. Ansiklopedik bilgilerle donanmış olan Kanadalı psikiyatrist, psikanalizin kendisinden önce gelen büyü, inanç, manyetizma, hipnotizma veya psikoterapi biçimlerinden yavaş yavaş nasıl kurtulduğunu, yeni bir tedavi yöntemi yarattığını ve Pierre Janet’nin ‘dinamik psikiyatri’ çağını aşarak sona erdirdiğini göstermektedir. Bu buluşu ancak jeopolitik değişimleri, silahlı çatışmaları, ekonomik ve sosyal yaşamı, felsefi akımları, inançları, hipotezleri ve bilimsel ilerlemelerinin yanı sıra edebi ve sanatsal yaratımlarıyla, Freud’un Kultur olarak adlandırdığı ve bugün Sivilizasyon olarak tercüme edilen şeyi üreten çok biçimli bir topluluğu içeren bir çağı tasvir ederek anlayabiliriz. Bunu yaparken, tekillikler, heterojenlik ve çokluk lehine bir yapı ve onun diyalektik evrimi hipotezini terk etmeliyiz. Yazar, bunu açıkça yapma niyeti olmaksızın, psikanalizin ve sürecinin çoğalan bir evriminin etkilerini öngörmektedir (Ellenberger 1970).

Freud’un kendisi de, eserlerinin büyüklüğüne rağmen, aşamadığı engellerin farkındaydı. Metapsikoloji terimi, 1924’te, önceki yıllarda yazılan ve aralarında Bilinçdışı ve nevrozların teorik sistematizasyonuna ilişkin beş denemenin de bulunduğu, ancak tamamlanmamış birkaç makaleyi bir araya getirmiştir. Birkaç yıl sonra, bunun unsurlarını değiştirmeye başlamıştı bile.

Hayatı boyunca (özellikle Jung, Abraham ve Ferenczi ile yazışmaları bunu kanıtlamaktadır) psikozu anlama ve Tarihi değerlendirme projesini ortaya koymaktan asla vazgeçmedi, ancak ‘sivilizasyondaki hoşnutsuzluklar’ olarak adlandırdığı şeyi ve ‘dementia precox’ muammasını aynı sorunun bir parçası olarak ele almadı. Freud, Zürih’teki Burgholzi Hastanesi’ne yaptığı beş günlük ziyaretten önce, 13 Ağustos 1908 tarihli bir mektupta Jung’un teorisine ‘birkaç kişisel taviz vermesi’ konusunda ısrar etmiş ve endişelerini açıkça ortaya koymuştur:

Açıkça itiraf ettiğim bencilce amacım, nevrozlarla başladığım çalışmamı psikozlara uygulayarak devam ettirmeniz ve tamamlamanız için sizi ikna etmektir. Güçlü ve bağımsız karakterinizle, halkın sempatisini benden daha kolay kazanmanızı sağlayan Cermen kanınızla, bu görevi yerine getirmek için tanıdığım herkesten daha uygun görünüyorsunuz. Sana hayranım ama bu faktörü ikincilleştirmeyi öğrendim. (McQuire 1994: 81)

Freud ve Jung arasında uzun süre yalnızca Bilinçdışı’ndaki ‘cinsel faktör’ün farklı değerlendirilmesine atfedilen kopuşun, kısmen, bu mektubun ‘Cermen kanı’ ifadesiyle ihtiyatlı bir şekilde değindiği, inkâr edilmiş bir ideolojik anlaşmazlığın arka planında ortaya çıktığını varsaymaya hakkımız var.

Freud’un sosyalist angajmanı ihtiyatlıydı. Yönelimi daha masonik ve insancıl olan B’nai B’Rith’in bir üyesi olarak Siyonizm’e mesafeli durdu. Ancak “Savaş ve Ölüm Üzerine Düşünceler” (1915b), Grup Psikolojisi ve Ego Analizi (1921c), Bir Yanılsamanın Geleceği (1927c), Sivilizasyon ve Hoşnutsuzlukları (1930a) ve “Neden Savaş?” (1933b), iyi ya da kötü, Bilinçdışının etkilerinin ve hilelerinin ortaya çıktığı politik denemelerdir.

1923’te (ölümünden on altı yıl önce) kurulan Frankfurt Okulu, uzun süre Freudcu-Marksist ilhamın felsefi olarak detaylandırıldığı yer ve an olarak görülmüştür. Ancak birbirini izleyen kurumlarının ve savaş zamanlarındaki göçlerinin tarihi, bu değerlendirmeyi yumuşatmaktadır. Horkheimer ve Adorno’nun büyük revizyonları, Kant ve Hegel’in ardından bir Eleştirel Akıl Teorisi inşa etmiş ve yıllar içinde endüstriyel kapitalizmin yükselişine karşı çıkmışlardır. Freudizm eleştirisi ve Eric Fromm’un ölümünden sonra Hitler ya da Himmler üzerine yaptığı ‘analizler’, sosyal belirlenimleri göz ardı ettiğinden şüphelendiği Freudyen kategorilerle siyasi gerçekleri ifade etmekten çok uzaktı. Psikanalizin kapitalist baskının incelenmesine uygulanması, Otto Gross ve onun anaerkillik teorisinde ve her şeyden önce Wilhelm Reich’ın faşizm ve cinsel baskı arasındaki bağlantılara ilişkin hipotezleriyle dramatik macerasında daha kararlı görünüyordu. Daha sonra, Herbert Marcuse ’68 hareketi’nin temalarını ‘baskıcı yüceltme’ ve tek boyutlulukla besleyecekti.

Ancak, esasen, siyaset ve delilik meseleleri uzun bir süre boyunca bunları ilişkilendirebilecek somut tarihsel durumlardan uzakta ele alındı. Bu senkretik olaylar – Avrupa’nın yirminci yüzyılının gerçek kitlesel travmaları – İspanya’daki iç savaş, İkinci Dünya Savaşı ve Holokost sırasında ve sonrasında, psikotik hastalara yönelik kurumsal yaklaşımın altüst olduğu aşamalarda meydana geldi.3

Hiç kimse kendi ülkesinde peygamber değildir

Barselona’da psikiyatrist ve psikanalist olarak çalışan ve Valencia askeri bölgesinde doktor/komutan olarak görev yapan François Tosquelles, 1939’da cumhuriyetçilerin yenilgiye uğramasının ardından Fransa’ya sığınmış ve Sept Fons toplama kampına kapatılma çilesini çekmiştir. Onu tanıyan ve takdir eden doktorlar serbest bırakılmasını sağladılar ve 1940 yılında Lozère’deki Saint Alban psikiyatri hastanesinde onu karşıladılar. Fransa işgal ve Vichy hükümeti altında yaşıyordu. Devletin güçlerinden uzak, fakir ve oldukça ulaşılmaz olan bu bölüm, Direniş’in birçok üyesini barındırıyordu. Kısmen rahibeler tarafından yönetilen hastane onları kabul ediyor ve koruyordu. Arkadaşlarının kendisine tam yetki verdiği akıl hastanesine gelen Tosquelles, özgürce dolaşmanın devredilemez bir hak olduğu ilkesini yerleştirmekle işe başladı. Duvarlar yıkıldı, parmaklıklar ve anahtarlar kaldırıldı; kapılar açık kaldı ve akıl hastanesi köy ve çevresindeki kırsal alanla doğal bir iletişim kurdu. Mekanın fethi, dışarı çıkma, komşu çiftliklerde çalışma ve akşamları yiyecek bir şeyler getirme özgürlüğüydü. Hayatta kalmak için.4 Hastaların sivil otonomisi, bağımsız bir dernek kurma hakkı ile kabul edildi – seçilmiş bürosu, kendi hazinesi, bir dergisi ve günlük toplantıları olan yasal olarak ilan edilmiş bir kulüp. Hem bakıcıları hem de bakılanları ilgilendiren psikanalitik yaklaşım hastanede yavaş yavaş zemin kazandı.

Tosquelles kendisine, ilke olarak, kurumu ve patoplastisini tedavi etme, personel üyelerinin yönetmeliklerini, alışkanlıklarını ve ritüellerini günden güne şekillendirme, her birinin ‘arzusunu’ sorgulama görevini verdi: “Burada ne yapıyoruz? Klinik uygulama ve politikanın her zaman iç içe geçtiği bu ‘devrim içinde devrim’, kurumsal psikoterapi disiplininin doğuş eylemiydi.

Jean Oury asistan doktor olarak, Félix Guattari ise ‘hasta’ olarak savaşın sonunda Saint Alban’da Tosquelles ile tanıştı. Ergenlik dönemlerini aynı Paris banliyösünde geçirmişler, militan faaliyetler onları birleştirmişti. 1953 yılında Félix, Blois yakınlarındaki La Borde psikiyatri kliniğini yeni kurmuş olan Oury’ye katıldı. Tosquelles’in öğretisini ve analistleri olan Jacques Lacan’ın teorisini birleştirerek psikozlara yeni bir yaklaşım denediler.

Lacan’ın bilimi

1964’te kurulan Ecole Freudienne, Lacan’ın, baskın etkinin kasıtlı olarak uyarlanabilir bir Ego psikolojisi olduğu Uluslararası Psikanaliz Derneği’nden (IPA) (1953) kopuşunu doğruladı. Lacan, Marksist ve L’Ecole Normale Supérieur’de (E.N.S.) felsefe profesörü olan Louis Althusser tarafından selamlanan ve Lacancı yaklaşımda bir ‘bilimin’ tüm karakteristik unsurlarını bulan dilbilimsel bir Bilinçdışı teorisi geliştirdi. Bu, savaş sonrası Fransa’sında, kökleri Saussure, Benveniste ve Jakobson’un dilbilimine, Lévi-Strauss’un antropolojisine ve Barthes’ın semiyolojisine dayanan yapısalcı bir dönemin başlangıcıydı. Althusser için, temel metinleri ‘okuma’ pratiği (Kapital’i Okumak (Lire le Capital) 1965’te yayınlandı) onu Lacan’ın yenilikçi girişimi ile Marx’ın çalışmasındaki 1844 epistemolojik ‘kırılma’ hipotezi arasında bir benzerlik olduğuna ikna etti. Ünlü Seminer’inde (rue d’Ulm), Freud’un sadık bir okuyucusu olarak poz veren prestijli psikanalist, rüyaları ve fantezileri, bölünmüş veya aşırı belirlenmiş söylemlerin bir meselesi olan rebuslar veya palimpsestler olarak inceledi. Bu materyallerin dilbilimsel prosedürlerle analiz edilmesi gerektiğine inanıyordu; mecazların (metonimiler ve metaforlar) tanımlanması, şifreli bir konuşmadan Öznenin Arzusunun hakikatine geri dönmeyi mümkün kılan yoğunlaşmaları ve yer değiştirmeleri işaret eder.5

Lacan ilk duyurusunu şöyle yaptı: ‘Bilinçdışı bir dil gibi yapılandırılmıştır’, ona göre bilinçdışının özgüllüğünü çarpıtan tıbbi, fizikçi, biyolojik ya da psikolojik ayartmaları kesin olarak sona erdirmek için. Althusser ise, ilk ifadelerin açık doğasının, psikanalist gibi kendisinin de Devletin ideolojik aygıtlarının politik alanı da dahil olmak üzere gün ışığına çıkarabileceği derin katmanları gizlediği söylemsel düzeyler şemasını benimsemiştir.

Bir veya iki yabancılaşma

La Borde’un kurulması ve özel bir kliniğin sahip olabileceği görece özgürlük alanı, ekonomik, yasal ve sosyokültürel bağlamına zorunlu olarak bağımlı olan psikanalizin uygulanması için çok sayıda sorun yaratacaktı. Freud tarafından tasarlandığı şekliyle tarihsel gerçeklik, her bir hastanın bireysel ve gömülü belleğini aşarak, onu görünmez bir şekilde saran kolektif tarihi hesaba katmalıdır. Klinikte bir envanter çıkarmaya yönelik ilk girişimler, yapısalcı monografilere, onların uzak kabilelerdeki veya ‘devletsiz toplumların’ köylerindeki kadın, maddi mal ve konuşma alışverişini inceleme yöntemlerine yakın görünebilir. Ancak bu alanda Guattari, araştırmaları hem klasik Marksizme hem de ‘Afrikalı Oedipus’un cazibesine meydan okuyan Pierre Clastres’in çalışmalarına özellikle ilgi duyuyordu. İnsan bilimlerine atıfta bulunmanın ötesinde, tedavi ortamının eleştirel betimlemesi, ekonomi politik ile libidinal ekonomi arasında sürekli bir gidip gelme içinde, dolayısıyla bunları birbirinden ayırmadan, sosyal bağlamı analiz etme ve dönüştürme isteğiyle eşleşiyordu. Jean Oury, ‘zihinsel’ ve ‘sosyal’ olmak üzere iki farklı biçime ayırdığı ‘yabancılaşma’ terimini ele almakta tereddüt etmemiştir. Bunlardan ilki, belki de genetik olanı, hakim psikiyatri tarzının evrenselleştirici bir ‘zihinsel bozukluklar’6 kodunda formüle etmeye çalıştığıdır. Yabancılaşmanın diğer biçimi olan sosyal yabancılaşma o kadar yaygındır ki, alışkanlıklarla, ‘gündelik hayatın psikopatolojisi’ ile karıştırılmaması için çok çaba sarf edilmesi gerekir. La Boétie ve Machiavelli, biri öğüt, diğeri hile ruhuyla, onun aldatma ve kafa karıştırma gücüne, insanları kendi çıkarlarına karşı döndürme kapasitesine dikkat çekmişlerdi. Marx onun yeraltındaki varlığını ortaya çıkarmış, böylece kapitalist toplumlarımızın gayri-maddi üretimleri, boyun eğdirilmiş ‘öznelerin’ sürekli üretimi üzerine bir düşüncenin ana hatlarını çizmiştir. Guattari için esas olan, uygulamaları söz konusu olanın yalnızca klinik olmadığı bir şekilde düzenleyerek bu iki boyutu karşı karşıya getirmekti. Ve Oury, ilerici bir ‘yabancılaşmadan arındırma’ getirmeyi amaçlayan somut mutasyonların sorumluluğunu ona kolayca emanet etti.

Klinik

La Borde’da, çalışmanın ilk yıllarında, kolayca aşılamayacak bir kurumsal tabiiyeti değerlendirmek gerekiyordu. Değişiklikler, reformlar ve icatlar sürekli olarak bu engelle karşılaştı:

Bir klinikte, tıbbi ve idari alanların ortak özelliği, kurum ile Devlet arasındaki kavşak noktasında yer almalarıdır. Tam da bu kavşak noktasında, egemen kodun tamamının kurumun tüm maddi çarklarına sızdığı bir iç içe geçme noktasında, bütünlüklerin sınırlarının yanı sıra tabiiyetleri de sınırlandırılır. Kayıtlı (Sosyal Güvenliğe tabi) bir sağlık kuruluşu (tıbbi, valilik ve bakanlık vesayetine tabi) ve özel bir kuruluş (ticari bir sisteme tabi) olarak klinik, Devlet tarafından düzenlenen çok sayıda sosyal ve idari kısıtlamanın nüfuz ettiği bir bütünlüktür… Kuruluş içinde göreceli bir özgürlük ilkesi fikrini kabul etsek de, kuruluş ile devlet arasındaki birleşme noktasında özgürlük sınırlarının neredeyse sıfır olduğunu biliyoruz. (Rostain et al 1976)

Sosyal yabancılaşma burada yüzünü gösterdi.

Oury ve Félix görevleri paylaştılar. Tıp ve psikanaliz, Seminer’i skolastiklerin, Nicolas of Cusa’nın, Kierkegaard’ın, Marx’ın ve Alman fenomenologların felsefi fikirleriyle karşılaştırarak Lacancı temaları öğretmeye ve ‘işlemeye’ devam eden Oury’nin yetki alanına aitti.7

Guattari ‘kurumsallaşma’, günlük yaşamın organizasyonu, henüz ‘insan kaynakları’ olarak adlandırılmayan şeylerin çalışması ve yönetiminin sorumluluğunu üstlendi. Müdahalelerinin alışılmadık doğası aşağıdaki anekdotla oldukça iyi bir şekilde gösterilebilir. 1970’lerde, bağımsız ve yasal bir dernek olan La Borde kliniğinin (‘ödeme yapan’) hastaları kulübü, Jean Oury’nin ‘ücretli’ olarak adlandırmaktan hoşlandığı kişilerle sürekli diyalog halindeydi. Gelenek, tatilleri sırasında gözetmenlerin yerine, klinik ile Blois şehri arasında bekçilik, temizlik, yemek pişirme ya da ulaşım görevlerini üstlenen sakinlerden oluşan grupların görevlendirilmesiydi. Klinik, yapılan iş için kulübe normal çalışanlarınkine yakın maaş skalalarına göre ödeme yapıyordu. Kulüp bu parayı toplantılarda hazır bulunan sakinlerin istek ve anlaşmalarına göre yönetti.

Son sekiz yıldır ‘sakin’ olan Marcel sessiz, hareketsiz ve yalnızdı. Sorulara nadiren yanıt veriyor, bazen de ‘sigara ve bir kadeh beyaz şarap almak için’ köye gitmesini sağlayacak bir bisiklet istiyordu. Guattari’nin talebi üzerine kulübün seçilmiş yetkilileri bir toplantı sırasında bu talebi değerlendirmeye aldı. Marcel’in hiçbir şey yapmadığı ve toplantılara bile katılmadığı gerekçesiyle masrafın karşılanmasından yana değillerdi. Félix, Marcel’in davasını savundu. Kulübe, klinik tarafından normal kapitalist sömürü modeline göre, yani emek ve zaman karşılığında para ödendiğini söyledi. Kolektif bir proletaryanın görev ve haklarına sahipti ama asıl işlevi, sosyal borcunun ötesinde, bakım ve tedavi projesiydi. Marcel ilaç tedavisiyle iyileşmiyordu. Bisiklet; haplar ve nöroleptik iğneler yerine faydalı bir alternatif olabilirdi. Dahası, onu emek ve maaşın daraltıcı dinamiğine hapsetmek için hiçbir neden yoktu. Mübadele değerlerine karşı kullanım değerleri, ‘herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre’. Uzun bir tartışmadan sonra kulübün onayı alındı. Marcel, kabul ettiği kişilerle birlikte şehre gitti ve bisikletini satın aldı. Birkaç gün içinde karakteri değişti, o zamana kadar görmezden geldiği yarım düzine sakinle ya da gözlemciyle konuşmaya başladı. Küçük bir bisikletçi grubu Sologne’da geziler düzenliyor, yemek çantaları hazırlıyor ve bisikletleri tamir ediyordu. Alkol ve tütün ikinci planda kaldı. Sonuç olarak, Marx ve Mauss arasında birkaç ütopya tanesi iyi bir reçete gibi görünüyordu.

Bu benzetme, ancak kurumun yapısını etkileyen ve bir kez ve herkes için akredite edilmiş bir ‘ideal tedavi yeri’nin kristalleşmesini engelleyen eleştiriler ve dönüşümler bütününe dahil ettiğimizde anlamlıdır. Şimdi hediyeye geri dönelim. Bazıları ciddi ruhsal bozukluklardan muzdarip olan küçük bir grup insanın verdiği kararın etkileri, ülkenin psikiyatrik aygıtını ve iş ile maaşlı çalışanlar, işsizlik, borçlanma ya da kredi arasındaki ilişkileri karakterize eden ‘liberal’ kuralları değiştirecek nitelikte değildi. Ancak bu özel durumda, deney aynı anda hem bireysel bir bozukluğun – ‘mental yabancılaşmanın’ – sonucu gibi görünen şeyi hem de bütün bir topluluğun ‘sosyal yabancılaşmasını’ ortaya koyan değişim ve değer biçimlerini dikkate almıştır. İşi kanonik kurallara göre ücretlendirmeme kararı, paraya başka olası işlevler ve özellikle de bir arzu ekonomisi bağlamında semptomlar için bir değişim aracı olarak hizmet etme işlevi verdi.

İştirak üzerine

Nispeten yerleşik olan Oury ile karşılaştırıldığında Félix, ‘dış dünyanın’ bir temsilcisiydi. İster yerliyurtlu ister ulusal olsun, dış ilişkiler, elçilikler ve siyasi stratejilerle ilgileniyordu. Ünü, aşağı yukarı her yerde, sınıflandırılamaz bir solcuya dönüştü. Cezayir Savaşı sırasında, Komünist Parti üyesi olmasına rağmen, FLN’yi (Front de Libération Nationale, [Ulusal Kurtuluş Cephesi]) destekleyen birkaç Troçkist gruba yakındı. Takma bir isimle, 15.000’den fazla baskı yapan fraksiyonel bir gazete olan La Voie Communiste’i ve ardından küçük bağımsız siyasi oluşumları yarattı. Birçoğunu tanıdığı oyuncu figürleriyle 1968 isyanında önemli bir rol oynadı. La Borde’daki çalışmalarının kapsamını genişleterek bir çalışma grupları ve kurumsal araştırma grupları federasyonu (FGERI), ardından da bir Araştırma ve Eğitim Merkezi (CERFI) kurdu. ‘Kurşun Yılları’nın (1966-86) şiddetli siyasi aktivizm döneminde İtalya ve Almanya’ya, daha sonra da Fransız teorisinin başarılarının ardından Brezilya’ya (Lula ile tanıştığı yer), Japonya’ya ve Amerika Birleşik Devletleri’ne seyahat etti. Ayrıca, doğal ekolojiyi sosyal ekoloji ve zihinsel ekoloji ile birleştirerek ekosofik bir bütün haline getirmeye çalıştığı çeşitli ekolojist hareketlere de sık sık katılmıştır (Guattari 1989).

Félix tüm yaratıcı faaliyetlerinde yönetmeyi, iktidarı ele geçirmeyi, ne pahasına olursa olsun devam etmeyi reddettiğini ifade etmiş, böylece Anti-Oedipus’un son sayfalarında zaten mevcut olan bir prekarite ve sonluluk etiğinin taslağını çizmiştir. Arkadaşları, onun fazla bürokratik ya da ritüelleşmiş olduğunu düşündüğü militan bir faaliyeti kesintiye uğratma kapasitesine, riske ve deneye olan düşkünlüğüne çoğu zaman hayret ediyorlardı.

1968 yılına kadar Lacan’ın teorik ilkeleri, Oury tarafından ele alınıp geliştirilerek, bakıcı ekibini bir kolektife, Félix’in Sartre tarafından tanımlanan ‘grup-özne’ ile karşılaştırdığı zorlu bir düzene dönüştürmeyi amaçlayan stratejiler için bir armatür görevi gördü. Gözlemcilerin kendileri tarafından detaylandırılan bakıcıların görevlerinin permütasyonu – ‘şebeke’ – personelin rollerini, statülerini ve işlevlerini perspektife yerleştirdi. Yapı, Özne ve Gösterge, haritalama ve yerel reformlar için bir yapı sağlamıştır. Sembolik, İmgesel ve Gerçek; semptomları, rüyaları, fantezileri ve pasajları tanımlamıştır.

Oury, devlet hastanesi psikiyatristlerinden oluşan on kadar arkadaşıyla birlikte GTPSI’yi (Groupe de travail de Psychotherapîe et de Sociotherapie Instutionnelles [Kurumsal Psikoterapi ve Sosyoterapi Çalışma Grubu]) kurdu: ‘serbest birliktelik’ pratiğiyle bazen Viyana’daki ‘Çarşamba Topluluğu’nun Freudyen grubunun bazı ritüelleriyle karşılaştırılabilecek bir komite. Bir ilkokul öğretmeni olan kardeşi Fernand, Kurumsal Pedagoji’yi kurdu. Her ikisi de kendilerini, Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğu gibi Fransa’da da (Erving Goffman dahil) psikanalizi sosyolojik araştırmalarından dışlayan kurumsal analiz akımından net bir şekilde ayırdılar (Nisan 2009).

Aralarındaki farklılıklar ne olursa olsun, Oury ve Guattari sahada tam bir militan iştirak paylaştılar. Cezayirli bölücülere yardım ettiler ve kürtajın yasallaşması için verilen mücadeleyi desteklediler. Sadece 1968 Mayıs’ında doruğa ulaşan anti-psikiyatrik dalga onları ayırdı; Félix taktik nedenlerle İngiltere’de Laing ve Cooper’a, İtalya’da Basaglia ve Jervis’e ve Belçika’da Mony El Khaim’e yakın dururken, Oury psikiyatri disiplininden nefret eden ya da psikanalizin zenginliğinden habersiz görünenlere enerjik bir şekilde karşı çıktı.

Yarık

1969’da meydana gelen dönüm noktası sadece Guattari’nin Deleuze ile karşılaşmasıyla bağlantılı değildi. Sorbonne’daki komünist felsefe öğrencileri grubunun – ‘hücre’nin – merkezinde, Sartre’ın fikirlerinin ötesinde Lacan’ın öğretisine tutkulu bir ilgi duyan ilk kişinin Félix olduğunu unutmamak gerekir. Onun coşkusu Oury’ninkiyle çakışır ve dilin klinik ve politik ilksel durumu konusunda birkaç yıl boyunca tam bir fikir birliği içinde olurlar (bkz. Dosse 2007).

Birkaç yıl sonra, Félix artık Ecole Freudienne’de bir yeri olduğunu hissetmediğinde, Seminer ve Ecrits’in (Saussure, Benveniste, Jakobson) referans dilbiliminin Hjelmslev ve Peirce’e yol açması ve bir Özne teorisinin tek armatürü olarak reddedilmesi gerektiği ona göründü.

Félix’e göre, 1966-8 döneminde Althusserizm ve Lacanizmi evlendirmeye çalışan Cahiers pour l’analyse grubunun Normalyen öğrencileri, birkaç yıl önce Oury ile birlikte Lacan’la kurduğu ilişkinin temelini zayıflatmıştı. Ona göre, onların yaklaşımı özneleşmenin tarihsel faktörlerinin dikkate alınmasını yasaklıyordu; “gerçekte”, diye savunuyordu, “Lacancıların kendileri Lacancı öznellik teorisi ile tarih arasındaki içsel ilişkiyi henüz kavrayamadılar” (bkz. Kerslake 2008).

Bu yargı, Lacan’a yakın olanların onun apolitizmi olarak gördükleri şeyle örtüşmektedir. Lacan’ın varisi olarak adlandırılan Jacques-Alain Miller bunun özünü ifade etmiştir:

Lacan’ın siyasetle ilişkisini karakterize edebilmek umuduyla Lacan’ın yazılarına ve sözlerine göz atan bir okuyucu ne düşünürdü? Bana öyle geliyor ki okuyucuyu en çok etkileyecek şey Lacan’ın siyaset alanını dolduran ideallere, sistemlere ve ütopyalara duyduğu güvensizlik olacaktır. Tarihin yasalarına inanmaz. Toynbee ile birlikte Bossuet’yi, Marx ile birlikte Comte’u reddeder. Hiçbir sözü, ister geçmişte ister geleceğe yönelik olsun, mükemmel bir şehir fikrini savunduğunu göstermez. Nostalji yok, umut da yok. Bugüne, moderniteye gelince, Freud gibi onun da çıkmazlarına dair çok keskin bir hissi vardır. Yarın sadece hoşnutsuzluğun şarkısını söyler. Aksine ve bolca, ironiden sinizme uzanan, iğneleme ve alayla noktalanan siyaset yorumları buluruz. Siyaset hem komik hem de öldürücüdür. Kardinal de Retz’in Anılarından ‘siyasi olayların bedelini her zaman halkın ödediğini’ hatırlatır. Fatihin her zaman ağzında şu sözlerle geldiğini tasvir eder: “İşe koyulun!” Lacan’a göre işin yabancılaşması bir olgudur, ancak yapısal bir olgudur, bu nedenle sınıf mücadelesi yalnızca sömürülenleri sömüren olmak için rekabet etmeye teşvik eder, bu da sömürenlerin sürdürmeye çalıştığı bir durumdur. (Miller 2003)

1969’da Lacan’a açıkça karşı çıkıldı. Yapıya Karşı Makine. Guattari’nin Ecole’ün bir çalışma oturumu için önerdiği metin, arzulayan psişenin tanımı için materyalist bir temel olarak makineciliği ortaya koyar. İnceleme tamamen Lacan’ın adı altında yer aldığından, anonimlik koşuluyla Scilicet’te yayınlama imkanı teklif edildi. Félix bu teklifi reddetti ve kopuş gerçekleşti.

Foucault meselesi

Deleuze ve Guattari’nin buluşma anında, uzun zamandır kavramsal makinelerinin virtüel ‘üçüncü adamı’ olarak gördüğüm Michel Foucault, kendisini Tarih ve Siyaset’in delilikle ne yaptığı temasına ve bu ikincisinin ona karşı çıktığı söylem ve mekanizmalara; yani – Georges Canguilhem’den beri ısrarla sorulan – norm ve onu kuran iktidarlar, patolojik olan ve onun dışlanması sorusuna çoktan adamıştı (Foucault 1961). Ancak Cinselliğin Tarihi de dahil olmak üzere bir arşivci olarak yaptığı çalışmalar, iktidarın söylemsel ve ille de baskıcı olmayan üretimlerine karşı çıktığı Bilinçdışı’nın güçlerini asla hesaba katmaz. Bu nedenle, Freud’a yöneltilen ‘panseksüalizm’ suçlamalarına ilişkin olarak, yazarlarının sürecin doğası konusunda yanıldıklarını söyler:

Freud’un sonunda, ani bir tersine dönüşle, cinsiyete uzun zamandır inkar edilen haklı payını geri verdiğine inanıyorlardı; Freud’un iyi dehasının onu on sekizinci yüzyıldan beri bilgi ve iktidar stratejileri tarafından işaretlenen kritik noktalardan birine nasıl yerleştirdiğini; cinsiyeti incelemek ve onu söyleme dönüştürmek zorunda olan seküler emre yeni bir ivme kazandırmada – klasik çağın en büyük ruhani babalarına ve yöneticilerine layık – ne kadar harika bir şekilde etkili olduğunu görmemişlerdi. (Foucault 1976: 159).

Deliliği anlamaya ve bazen de ‘savunmaya’ yönelik çok sesli bir girişimin en iyi kanıtı, Foucault’nun işbirlikçileriyle birlikte yaptığı Moi, Pierre Rivière, ayant égorgé ma mère, ma soeur et mon frère… adlı özenli çalışmadır. Bu kolektif kitapta tarihçi, psikanalist, on dokuzuncu yüzyılda Norman köylülüğü uzmanı, sosyolog ve hukukçu sırayla konuşuyor. Kız kardeşini, erkek kardeşini ve annesini öldüren Pierre’de neyin köklerinin onun tekil biyografisinde olduğunu ve neyin ‘dışarıdan’, iktidar ilişkilerinden, sınıf çatışmasından ya da gönüllü kölelikten, yani on dokuzuncu yüzyılın ilk üçte birinde hala despotik olan bir toplumun tarihinden geldiğini belirlemeye çalışıyor. Bu, zamanının ötesinde ‘ekosofik’ bir denemeydi (Foucault 1994).

Deleuze ile Lacan ve Freud

Deleuze, Freudyen kavramların ölçüsünü çoktan almıştı. Örneğin, ‘ölüm itkisi’ söz konusu olduğunda, Freud’un ilk terimlerine dönmek ve Anglosakson çevirilerinde gelişigüzel kullanılmasına rağmen ona daha doğru görünen içgüdü kavramını yeniden kurmak için 1967’de Lacan’dan uzaklaştı:

Beyond the Pleasure Principle (1920g) adlı eserinde Freud, yaşam içgüdülerini ölüm içgüdülerinden, Eros ve Thanatos’tan ayırır. Ancak bu ayrım ancak ölüm içgüdülerinin (ya da yıkım içgüdülerinin) kendileri ile ölüm içgüdüsü arasındaki daha derin başka bir ayrımın ışığında anlaşılabilir. Çünkü ölüm içgüdüleri (ve yıkım içgüdüleri) bilinçdışında verilir ya da sunulur, ama her zaman yaşam içgüdüleriyle karışır… Öte yandan, ölüm içgüdüsünden söz ettiğimizde, saf haldeki Thanatos’tan söz etmiş oluruz. Buna atıfta bulunmak için, Fransızca’da yalnızca böyle bir aşkınlığı önerebilen, böyle bir ‘aşkın’ ilkeyi belirleyebilen içgüdü terimini kullanmalıyız. (Deleuze 1967)

Bunu yaparken Freud’un düşüncesine felsefe sıfatını atfetmiş ve bir başyapıt olarak gördüğü Beyond the Pleasure Principle’a sık sık geri dönmüştür. Deleuze ayrıca sapkınlıklar sorununu ve onlarla birlikte ‘olumsuzlama’ ve ‘yadsıma’nın –ki buna ‘gerilim’i de ekler– semptomlarının ve edebi yaratımlarının inşasındaki yerini yeniden ele aldı. Sacher Masoch’un Sunumu, sadizm ve mazoşizmi ayırt etmeyi amaçlayan on bir argüman ve Severin’i Kürklü Venüs’ün Wanda’sına bağlayan sözleşmenin analizi ile bir dizi Freudyen ilkeye övgü dolu bir ek haline geldi (Deleuze 1967: 27-8).

Deleuze ayrıca Lacan ile sessiz ama derin bir felsefi diyalog sürdürmüştür. Diffférence et répetition’da (1968) sürekli olarak Lacan’ın yorumları üzerinde çalışır, bunları düzeltir veya felsefeye çevirir, böylece Freud’un Lacancı teorizasyonunu sürdürür. Her halükarda, Seminer’in ifadelerine karşı çıkmaz, ancak onları Bilinçdışı, bastırma ve virtüel olana kendi yaklaşımıyla uyumlu hale getirmek istiyor gibi görünür.

Yapısalcılığın cesedini parçalara ayırması durma noktasına gelmiş gibi görünüyor. Lacan, Deleuze’ün psişik aygıtın örgütlenmesinde cinselliğin yeri ve işlevi üzerinde ısrar ettiği Logic of Sense’in (Deleuze 1969) son bölümlerinde kendi düşüncesine – aşikar olduğunu düşündüğü – bir bağlılıktan dolayı kendini tebrik etmiştir. Melanie Klein’ın, oedipal bir yapının belirsiz arka planına karşı, bedenin mekanik varoluşundan dil ve düşüncenin ‘gayri-maddi yönlerinin’ ilerleyen armatürüne geçişi anlamamıza yardımcı olan fikirlerini yeniden ele alır. Prekaryus bir uzlaşma hala mümkün görünmektedir.

Virtüel sohbet döneminden uzun bir süre sonra Slavoj Zizek, söylemlerini karşıtlaştıran yanlış anlamaya rağmen, ‘Deleuze’ün Lacanyan-Oluş’unun akrobatik bir gösterisine girişti: “Deleuze’ün kavramsal yapısında, iki karşıt mantık arasında bir salınım vardır: “oluş” akışının üretici gücü ve bu akışın kısırlığı. Deleuze’ün alımlanmasında daha “bastırılmış” olan ikinci mantık, Deleuzecü “karanlık öncül” kavramı ile Lacancı “sembolik kastrasyon” kavramı arasında beklenmedik bir bağlantı kurmamızı sağlar.”8

Bu el çabukluğu önemli bir noktada haklıydı. The Logic of Sense, Deleuze’ün psikanalize duyduğu derin ilginin tamamlayıcı bir kanıtıdır, özellikle de arzunun aralıksız ve ‘sapkın’ hareketlerini, erken çocukluğun depresif ve şizoid anlarını işaret eden yoğun montajların parçalanmasını ve çokluğunu keşfettiğinde. Kitabı, muhtemelen Serge Leclaire, Jean Laplanche ve Jean Bertrand Pontalis tarafından yeniden işlenen Lacan’ın bir dizi tezinin ölçülü mantıksal ve eleştirel envanteri olarak okunabilir. Deleuze, örneğin bir olay olarak fantezinin doğasını, konuşmayla aktarılan kastrasyonu ya da penisi sembolik simgeden ayıran anlam etkilerini tanımlamak için, Lacancı lalangue’u (Deleuze 1969) kollayan kategori ve grafikleri bir kez daha özgürce kullanır.

Guattari’nin öncülük ettiği ve ona eşlik ettiği radikal anti-familiyalist eleştiri, üç yıl sonra, Anti-Oedipus’un coşku ve öfkesinin muzipçe dikkat çekeceği beklenmedik bir yıkıcı sevincin parlaklığına sahip olacaktı.

Hastalar, militanlar, deliler

Deleuze, Guattari’den iki deneyime ilişkin açıklama ve yorumlar aldı. Félix her gün psikotik hastalarla yaşıyor ve çalışıyordu, ama aynı zamanda sözde ya da post-Marksist dogmalara ve örgütlenme biçimlerine giderek daha fazla yabancı olan yoğun bir siyasi faaliyet sürdürüyordu. Aralarında felsefi bir düşünme biçimi ile somut bir varoluşsal deneyimin yakınlaşması üzerine geliştirilen yazı makinesi, öğrenme biçimlerinin herhangi bir simetrisine dayanmadığı için bazı açılardan ‘kopuk bir birleşimdi’. Félix 1969’da Deleuze’ün çalışmaları hakkında çok az bilgiye sahipti; zamanının çoğunu Spinoza, Hume, Nietszche, Leibniz ya da Bergson’a ayırmamıştı.

Guattari’nin Deleuze üzerindeki derin baştan çıkarıcılığını anlamanın en iyi yolu, filozofun bir yanda delilik ve psikiyatri, diğer yanda militanlıkla ilgili metinleri bir araya getiren Psychanalyse et transversalité’ye yazdığı önsözü okumaktır; bu iki konu ‘gruplar’ ve ‘kurum’ yaklaşımıyla birleşmektedir (Guattari 2003).

Giriş, önceliklerin keşfini ve altüst oluşunu, Anti-Oedipus’un tezlerinde ve eleştirilerinde ve ardından Bin Yayla’nın alanlarında ve etki alanlarında küresel olarak tartışılacak soruların yer değiştirmesini selamlıyor.

Militan psikanalistte ayırt ettiği ilk isimler ve karakterler olan Pierre ve Félix ikiliğinin altını çizen Deleuze, denemelerde üç tür sorun tanımlıyor: (1) Politika, psikanalitik pratik ve teoriye hangi biçimde dahil edilmelidir (her halükarda politikanın bilinçdışının kendisinde olduğu söylendikten sonra)? (2) Psikanalizi devrimci militan gruplara sokmanın gerekçeleri var mıdır ve varsa nasıl olmalıdır? (3) Etkileri siyasi grupların yanı sıra psikiyatrik ve psikanalitik yapılara da yansıyacak olan belirli terapötik grupları nasıl tasavvur etmeliyiz?

Deleuze, Guattari’nin bu giriş sorularına verdiği yanıtları açıklığa kavuşturur. Bunlar şu şekilde özetlenebilir: (1) Bilinçdışı, psikanalizin geleneksel olarak başvurduğu mitsel ve ailesel koordinatlardan ziyade bütün bir sosyal, ekonomik ve politik alanla doğrudan ilişkilidir. (2) Siyasi gruplar, özne-gruplar ve boyun eğdirilmiş gruplar olarak ayrılmalıdır: Nadir bulunan birincisi, bütünlükleri ve hiyerarşileri savuşturan çaprazlık katsayıları ile tanımlanır; bunlar sözceleme aracıları, arzu destekleri, kurumsal yaratım unsurlarıdır. Çok sayıda olan ikincisi ise, yaratıcı kesintileri önlemek için olası bir anlamsızlık, ölüm ya da parçalanma yazısını engellemek üzere kurulmuş bir hiyerarşiyi kabul eder. (3) Psikanalizin şizoanalize dönüşmesi, deliliğin özgüllüğünün değerlendirilmesi anlamına gelir. Foucault’nun ‘pozitif olarak belirlenen, tedavi edilen ve aseptikleştirilen akıl hastalıkları lehine ortadan kalkacak olan delilik değil, tam tersine delilik hakkında henüz anlamadığımız bir şey lehine akıl hastalıklarıdır’ şeklindeki açıklamasına katılmak gerekir. Çünkü gerçek sorunlar psikoz tarafındadır”9 (bkz. Guattari 2003’ün önsözü).

Sayısız saygı ifadesine rağmen, Anti-Oedipus’un yazarlarını birbirine yaklaştıran, Freud’un Lacancı yeniden yorumuyla olan ayrılıklardır – anlamlılık kavramına, eksikliğin evrenselliğine, ‘aileciliğe’, fallik sembolizme ve kastrasyona yöneltilen eleştiriler. Her ikisi de filozof klinisyeni barındırma ve psittakizmin ve onun adına telaffuz edilen aptallıkların ağırlığını müritlere taşıtma konusunda hemfikirdir. Gerekli bir stratejik dolambaçlı yol, Anti-Oedipus’u anti-Lacan’dan ayırmalarını sağlar.

Yine de dikkatli bir okuma, Stephane Nadaud’un eserleri üzerine yaptığı titiz çalışmada bir kopuşun netliğini vurgulama şeklini doğruluyor:

Deleuze-Guattari genellikle sözlerini sakınmamalarına ve eleştirilerinde genellikle çok sert olmalarına rağmen, Lacan mucizevi bir şekilde korunuyor. Yine de teorisinin bazı temel ilkelerinin derinlemesine eleştirildiğini görmemek için kör olmak gerekir: Anti-Oedipus’un tezlerinden birini, yani bilinçdışının bir dil gibi yapılandırılmadığını, ‘ne figürel ne de yapısal değil, mekanik olduğunu’ ortaya koyan kitabın arka kapağında bile. (Guattari 2004)

Şizoanalitik kesinti, ‘GTPSI anı’nın sona ermesinden kısa bir süre sonra, Félix’in Lacancı Areopagus’a sesini duyurma umudunu yitirdiği ve Deuleuze ile yapısal bir Bilinçdışının felsefi ve politik eleştirisine giriştiği ‘anti-psikiyatriler’in gürültülü bağlamında meydana geldi.

Şizofreni ve kapitalizmin alışılmadık ikizleşmesi sürrealist, neredeyse sanrısal bir fikir, korkunç bir melezleşme gibi görünüyordu. Ancak Anti-Oedipus’un yazarlarının asgari niyeti, delilik ve Devrimi birbirine eklemlemek ya da benzer kılmak değil, bu kavramsal topluluğu ‘analizlerinin’ somut alanlarına yönlendirmektir. Çekişmeler ve mücadeleler, militan grupların ya da kolektiflerin sürekli olarak yeniden örgütlendiği pragmatik bir sürecin parçası olarak anlaşılmalıdır. Buna karşılık, ruhsal sorunların geniş alanına ilişkin klinik uygulamalar (teşhisler ve tedaviler), psikozun ve kurumun gerektirdiği günlük işlerin ışığında incelenecek, icat edilecek ve değiştirilecektir. Bu deneyimlerin her ikisi de eş zamanlı olarak ele alınmaktadır. Hapishane, hastane, akıl hastanesi, okul, sokak gibi angajman ve eylem yerlerinden bağımsız olarak amaç, politik alandaki deliliği ve tersine, psikotik acılardaki toplumsal şiddeti hesaba katmaktır.

Marx ve Freud’a rağmen, bölünmez ekonomi

Anti-Oedipus’un önemli ve son bölümü olan ‘Şizoanalize Giriş’, son derece isyankâr tonuna rağmen, Freudyen ya da Lacancı Bilinçdışının materyalist bir eleştirisidir ve psikozlara klinik yaklaşım ile Tarihin çılgınlıklarına ortak bir üretici güç varsayar. Libidinal ekonomi ve politik ekonominin iki rejiminin tek bir doğada birleşmesi, tanımlarının tarihsel evriminden bağımsız olarak, Anti-Oedipus’un ve ardından Bin Yayla’nın önermelerinin temelini oluşturur.

Gilles Deleuze, Marksizm ve psikanalizden şüphe duymak için ilk nedenini – bir ‘hafıza’ ve ‘gelişim’ adına konuşma eğilimlerini – tespit ettikten sonra eleştirisini belirler:

Bizi herhangi bir Freudo-Marksist girişimden ayıran ikinci neden, bu tür girişimlerin her şeyden önce iki ekonomiyi uzlaştırmak için yola çıkmasıdır: politik bir ekonomi ve libidinal ya da arzulayan bir ekonomi. Wilhelm Reich’ta da bu ikiliğin sürdürüldüğünü ve bu uzlaştırma girişimini buluyoruz. Bizim bakış açımız ise tam tersine tek bir ekonomi olduğu ve gerçek bir anti-psikanalitik analizin sorununun bilinçdışı arzunun bu ekonominin biçimlerine nasıl yatırım yaptığını göstermek olduğu yönündedir. Politik bir ekonomi ya da arzulayan bir ekonomi olan ekonominin kendisidir. (Deleuze 2002: 385)

[Machine désirante, production désirante kavramları Türkçe literatürde arzulama-makine, arzulama-üretim veya arzu-makine, arzu-üretim olarak çevrilmekte, Ali Akay ise bu kavramlar için arzulanan-makine ve arzulanan-üretim çevirilerini önermektedir. -Artun]

Eksikliğin işlevine kasten sırtını dönen bir üretimin materyalist olumlaması, böylece makine ve arzulama-makine kavramlarında özelleşecektir. Başka bir analizin, farklı bir analizin başlangıcında, bir özgürleşme eylemi, temsiller aracılığıyla Bilinçdışına yaklaştığını iddia eden kısıtlamalardan, zorlamalardan ve eidetik indirgemelerden kendini kurtarır. Bu aşındırma, bu ‘küretaj’, psikanalizi Oedipus kompleksinin antropolojik ekseninden, trajedi ve mit imgelemleri tarafından doğrulanan sözde evrensel varlığından kurtarmalıdır. Tiyatroya karşı fabrika.

Ancak psikanalize yöneltilen sayısız eleştiriye rağmen, Deleuze ve Guattari yine de devraldıkları ve sonuçlarını çıkarsadıkları temel bir kurucu eylemin farkındadır:

Freud, arzunun nesnelerinin ve amaçlarının her temsilinin ilkesi olarak niceliksel libidoyu keşfederek arzulayan ekonomiyi kurar… Ricardo’nun ’emeğin kendisini’ (travail tout court) ve dolayısıyla temsili etkili bir şekilde gölgede bırakan üretim alanını devre dışı bırakması gibi, arzunun kendisini devre dışı bırakan ilk kişidir. Ve öznel soyut arzu, öznel soyut emek gibi, arzuyu ya da emeği hala verili bir kişiye, temsil çerçevesindeki verili bir nesneye bağlayan tüm özgül belirlenimlerin altında makinelerin ve onların faillerinin karşılıklı etkileşimini keşfeden bir yersizyurtsuzlaşma hareketinden ayrılamaz. (Deleuze ve Guattari 1972: 300)

İki arkadaş kendilerini psikanaliz analizi filumunun bir parçası olarak görüyorlar. Ancak çalışmaları ne bir hermenötik özelliğine ne de Derridacı bir ‘yapıbozum’ prosedürüne sahiptir. Onlar için mesele artık kısmi ve kapalı bir sistemi yorumlamak ya da eleştirmek değil, psikanalizin (Freud ve Lacan’ın) ‘çözümlemesini’, iğdiş eden Baba siyasetini ve bir suçluluk etiğini uzun süredir sürdüren söylemsel ya da metinsel oluşumların sınırlarının ötesine itmektir. Onların eserleri miti reddeder ve ‘farklılaşma’ iddiasında bulunur, sürekli ve dağınık bir oluşa yönelir:

Şizoanalizin olumsuz ya da yıkıcı görevi hiçbir şekilde olumlu görevlerinden ayrılamaz (tüm bu görevler zorunlu olarak aynı anda üstlenilir). İlk olumlu görev, herhangi bir yorumdan bağımsız olarak, bir öznede arzulama-makinelerinin doğasını, oluşumunu veya işleyişini keşfetmekten ibarettir … Şizoanalist bir mekaniktir çünkü şizoanaliz yalnızca işlevseldir. (AO 322/385)

Kapitalizm ve Şizofreni’nin ilk cildi, arzuya tüm patlama gücünü vermek için eksiklikten, olumsuzlamadan ve hazdan uzaklaşıyor. Rüyanın fantezi ve anlatıya yakın ‘kraliyet yolu’ bile şüpheden uzak değildir. Deneme bir kışkırtma, bir sanrı ve şiir riski, bir biçim icadı ve bir duygulanım keşfi olma iddiasındadır. O halde, kışkırtıcı edebi biçim – oedipal klasisizme karşı çıkan bir manifesto ya da broşür, ‘Tanrı öldüğünde’ bu yeni regiosite – karşısında şaşırmak için bir neden yok.

Anti-Oedipus okuru, yazının, sözcüklerinin ve ritimlerinin, Chaplin’in Modern Zamanlar’ındaki endüstriyel makinelerin iklimini benimsediğini fark eder. Isınır, yayar ve yakalar. Bozulur ve yeniden başlar.

Şizoanalizin dilin adlandırılmasına karşı açtığı savaşta derin bir isyan duygusu vardır. Anlamsal ve maddi düzenlemenin heterojen dünyası, onlar için herhangi bir içsel organizasyon mantığını veya matematiksel gelişim yasasını takip etmez. Anti-Oedipus ve Bin Yayla arasında yayınlanan The Machinic Unconscious’da Guattari, yeni araçlar ve kelime dağarcığıyla bir semiyotik üzerinde çalışmak için tek başına yola çıkar. Hjelmslev’de bulduğu, içerik ve ifade arasındaki sahte ilişkiyi parçalara ayırma ve daha da ileriye giderek bu iki varlığı ‘biçimlendiren’ ve bağlantılarını çoğaltan malzeme ve maddeleri arama seçiminde ilk kaldıraçtan yararlanır. O halde, dilin anlamsal ve sözdizimsel olgularının dışında kalan bileşenler ve işaretlerden oluşan bir makine ekonomisi geliştirmeye koyulur. Ekonomik, kurumsal, biyolojik, fiziksel, jestsel, duyusal, taklitçi, ikonik veya müzikal unsurları bir araya getiren çok sayıda kolektif sözceleme düzenlemesi (CAE) verimli kayboluş çizgilerini takip eder. Ancak Félix ısrarcıdır: Kapitalizm kendi aksiyomatiğini, özneleştirme tarzını – kâr ve özel mülkiyet – olumlayarak bu üretkenliğe sürekli el koymakta, onu sınırlandırmakta ve yeniden yerliyurtlulaşma dinamiği aracılığıyla yönlendirmektedir. (Guattari 1979)10

Kısmi-nesnelerden arzulama-makinelere

Anti-Oedipus’un ilk sayfaları, Melanie Klein’ın kısmi-nesnelerini çağrıştırıyor. Zorlu ilişkilerinin belirsizliklerine mahkum edilmiş bir bedenin parçaları gibi, bu arzulama-makineler İngiliz psikanalistin açıkça öngördüğü görünümler altında ortaya çıkıyor. Bu, işlevlerini çoğaltan ve iç içe geçmiş düzenlemelerde çoğalan parçalarla birbirine bağlanan makineler tarafından yayılan, kesilen veya alınan akışlar meselesidir; ağız keser, yiyecek alır veya reddeder, kelimeler önerir, anorekside kapanır, kusarken kendini boşaltır, ağlar, nefes alır ve verir. Bu mekanik bir düğümdür, rahim dışı yaşamın ilk anlarının ayrıcalıklı bir kavşağıdır. Deleuze ve Guattari bu buluşları selamlar ve onları takip eden psikotik veya otistik çocuklar üzerine yapılan araştırmaların (Donald Meltzer, Wilfred Bion, Donald Winnicott, Frances Tustin, John Bowlby, Esther Bick, Genevieve Haag, Didier Houzel, Jacques Hochmann…) kesin doğasına aşinadır. Eleştirileri yine de Klein’ın çocuklarla oyun seansları sırasındaki yorumlarında çok belirgin olan oedipal kateşizmin ısrarına yöneliktir. İçgüdülere yönelik ‘mekanik’ yaklaşımında bir şey onu geri tutmaktadır: ‘Kısmi nesneleri keşfi bu kadar geniş kapsamlı olan Melanie Klein’ın akışları bu bakış açısıyla incelemeyi ihmal etmesi ve bunların hiçbir önemi olmadığını ilan etmesi çok ilginçtir; böylece tüm bağlantıları kısa devre yapar’ (AO: 40).

Şizoanaliz, sermayenin iktidarlarının eleştirel analizi ile ‘deliliğin’ klinik deneyimi arasındaki her türlü önceliği ortadan kaldırır. Dolayısıyla her ikisini de ilgilendiren bir kavram seçilmiştir – yersizyurtsuzlaşma ya da şizofrenik süreç ve bunların altında yatan maddi temeller – arzulama-makineler: “Şizoanalitik argüman basittir. Arzu bir makinedir, makinelerin bir sentezi, mekanik bir düzenlemedir – arzulama-makineler. Arzunun düzeni üretimin düzenidir: tüm arzular aynı anda hem üretimi hem de sosyal üretimi arzular’ (AO: 325)

İlk başta ağız, parmaklar ve deri bölgeleriyle sınırlı olan arzunun birincil fizyolojisi, halihazırda toplumsal ekonominin ilkeleriyle karşılaştırılabilir; üretim, kayıt ve tüketim biçimlerini içerir. Teorik bir kumar, makinelerin çokluğunu, sadece sonucu değil, aynı zamanda ayrılmaz parçaları oldukları bir sürecin birçok ajanı olarak ele alır. Elbette Freud’un Fechner’in teorileri temelinde hayal ettiği termodinamik ya da hidrolikten çok uzaktayız. Öte yandan, Freud’un Arzudan ve somato-psişik eklemlenmenin dürtülerinden, eylemlerinden ve sözlerinden bahsederken kullandığı son derece materyalist ve bazen de fiziksel üsluba yakınız.

Sayılar, moleküller ve moller

Anti-Oedipus’un ilk satırlarından itibaren yazarların ifadeleri, bazen sadece isimlendirilen, ancak her zaman Bilinçdışı’nın yeni tanımlayıcı metaforları olan biyolojik, fiziksel veya kimyasal terimlerle tanımlanabilen bilimsel referansları çağrıştırır. Mollerin ve moleküllerin arzunun psişik yatırım biçimlerini karakterize edebilmesi, Freud’un kendi zamanında asla küçümsemediği bilimsel destek kaygısını oldukça açık bir şekilde göstermektedir.

Biri moleküler, diğeri molar; biri mikropsişik ya da mikrolojik, diğeri istatistiksel ve yığınsal iki bölge arasındaki bu ayrımın anlamı nedir? Bu, atom içi fenomenler ile istatistiksel birikim yoluyla işleyen, kümelerin yasalarına uyan kitlesel fenomenler arasındaki bir karşıtlıktan söz ettiğimizde, bilinçdışına fizikte temellenen bir ayrımı ödünç veren bir metafordan başka bir şey midir? Ama gerçekte bilinçdışı fizik alanına aittir; organsız beden ve onun yoğunlukları metafor değil, maddenin kendisidir. (AO: 311).

Bu hipotezlerin önemi çok büyüktür. Canlılık ve mekanizma arasındaki atalardan kalma karşıtlığı çözmeye, somatik ve psişik arasındaki geçişin zorluğunun üstesinden gelmeye ve özellikle klinik psikiyatride histeri veya depresyon teorileri tarafından gösterilen ilişkilerinin olağan biçimlerini ortadan kaldırmaya çalışırlar. Samuel Butler’ın Erewhon’undan ya da Jacques Monod ve Raymond Ruyer’in biyolojik alandaki argümanlarından yararlanan sayfalarda, hareketsiz olan ile canlı olan, makineler ile organlar, ‘beden’ ile ‘zihin’ arasında sürekli gelişen bir diyagram hipotezini görmeliyiz (Ruyer 1958; Monod 1970).

Bunu yaparken, arzu düzenlemelerinin kalbindeki temel bir ayrımın nedenlerini buluruz: sayının etkileri, moleküler rejimlerin göçebe çokluğuna ve molar kümelerin yapısal sokulganlığına karşı çıkar. Ancak bu iki mod arasında ve … ve her zaman ya … ya da’ya üstün gelir.

Analizdeki belirli bir an, arzunun işleyişini kollayan unsurlar arasındaki ilişkileri netleştirir:

En temelde, kısmi organlar ve organsız beden tek ve aynı şeydir, şizo-analiz tarafından böyle düşünülmesi gereken tek ve aynı çokluktur. Kısmi nesneler organsız bedenin doğrudan güçleridir ve organsız beden kısmi nesnelerin hammaddesidir. … Organsız beden, uzamı her zaman belirli yoğunluk derecelerine kadar dolduran maddedir ve kısmi nesneler bu derecelerdir, yoğunluk olarak maddeden başlayarak uzayda gerçek olanı üreten bu yoğun parçalardır, = O. Organsız beden, kelimenin en Spinozacı anlamıyla içkin tözdür. (AO 390; 326-7)

Şema özetle şöyledir: madde ve yoğunluklar özdeştir; teklik ve çokluk asla çelişkili değildir; arzulama-makineleri, organizmanın uyarımlarına birlikte direnen iki unsurdan (kısmi nesneler, organsız beden) oluşur.

Şizofrenik süreç ve yersizyurtsuzlaşma

‘Şizofrenik’ terimi, bir kod tarafından sıralanmayan, akışların ve dağınık, çoklu kaybolan çizgilerin bu işleyişini ifade eder. Bu nedenle, ‘şizo’ seçimini, bu kelimeyi ya da klinik ‘şizofreni’den türetilen ve yansıtılan bir kelimenin bir parçasını – bir yaşam mantığının tüm seviyelerinde kesilme, parçalanma, dağılma ve hareketlilik olarak anlamak önemlidir. Bu adı taşıyan psikoz, nedenleri ne olursa olsun sürecin durmasını ortaya koymaktadır. En cüretkar kavramsal kumar, şizofrenik süreç ile kapitalistik yersizyurtsuzlaşma arasındaki yakınlaşmadır; kendi alanlarında, psişe ve toplumda karşılaştırılabilir olan akışları çözmenin iki yolu.

Deleuze ve Guattari, birbirleriyle yakından ilişkili olan ekonomi politiğin ve zihnin bu kaçınılmaz eğilimi hakkında hiçbir yargıda bulunmazlar. Belirli yeniden yerliyurtlulaştırmanın, örneğin şizofreninin akıl hastanesinde kurumsal tedavisinin ölümcül kaderine karşı çıktıklarında bazen yararlı olan bu ‘felaketlerin’ karşılıklı etkileşimi üzerinde ısrar ediyorlar. Ancak bir karşıtlık onlar için elzem görünüyor: ‘Psikanaliz yeniden yerliyurtlulaştırmanın hayali ve yapısal temsilcilerine yerleşirken, şizoanaliz yersizyurtsuzlaştırmanın mekanik göstergelerini takip eder’ (AO: 316).

Böylece adım adım, cinselliğin kirletilmesinden ve üremenin sahte biyolojik determinizminden geçerek ekonomi politik düzeyine doğru ilerliyoruz. Arzulama-makineleri, ailesel yapılanma yoluyla akışlarını düzenlemeye, cinsiyetleri, sevme biçimlerini, erotik normları ya da ‘sapkınlıkların’ utanç verici evrenini belirlemeye çalışan makineleri ikincilleştirir. Deleuze ve Guattari, Marx’ın insani cinsiyet ile insani olmayan cinsiyet arasındaki temel ayrımını ele alır (Marx 1843: 970-1). Ve Giriş bölümünün büyük bir kısmı bu temel sezginin geliştirilmesi ve örneklendirilmesi olarak anlaşılabilir: Arzu (doğanın gücü, insani olmayan, antropomorfik olmayan cinsiyet) İhtiyaç’tan önce gelir ve onu üretir, cinsiyet (de?) insanidir ve onunla Özne’yi tatmin eder: ‘Cinsellik, üretimin hizmetinde olan bir araç değildir; daha ziyade, Bilinçdışı’nın oto-üretimi olarak cinselliğin hizmetinde olan bedenlerin üretimidir’ (AO: 116).

Aynı mantık Libido’nun değişimlerini ekonomi politiğin mutasyonlarına doğru kaydırmalıdır. Freud’un hayranı olan Keynes, ‘ölüm itkisini’ Kapitalizmin beklenen kötülükleriyle ilişkilendirdiğinde şüphesiz bu alanda ondan önce gelmiştir (bkz. Dostaler ve Maris 2009).11 Şizoanaliz, La Boetie’nin ‘gönüllü kölelik’ hakkındaki sözlerini genişleterek doğrudan rahatsız edici bir soruyu ele alır. İsyana ya da devrim arzusuna gizlice karşı çıkan şey nedir? Hangi bilinçdışı metabolizmalar aynı özneleri ya da grupları devrimci proje ile faşist şiddet arasında bölüştürür?

Molar ve moleküler olan bir kez daha asla birbirlerine karşıt olmayan ya da birbirlerini kesin olarak iptal etmeyen eğilimler olarak ele alınmakta ve böylece siyasette işe yaramaz ‘çelişki’ kavramına meydan okunmaktadır.

Yıkım ya da üretim karşıtlığı örtüsü altında, Deleuze’ün uzun süredir Freudyen Eros ve Thanatos ikiliğinden çıkarmak istediği ölüm dürtüsünün yeniden tanımlanması söz konusudur.12 Kuşkusuz Giriş’in en kurak, belki de en cesur bölümüdür. Thanatos cinselliğe karşı çıkılabilecek bir ilke ya da belirlenim değil, Eros’tan farklı ama ondan farklı olmayan, her yerde mevcut ve sanal bir cinsellikten arındırma, involüsyon ya da narsisistik geri çekilme gücüdür. Anti-Oedipus ölümü, Ben’e yabancı (‘Bir ölür’, ‘Bir ölmekten asla vazgeçmez’), kapitalist anti-üretim ve savaş silahları endüstrisi tarafından detaylandırılmış ya da bütünleştirilmiş ve kârlı hale getirilmiş sürekli bir bilinçdışı deneyim olarak görür.

Sonuç olarak, 1920’de Freud tarafından ortaya atılan Bilinçdışı’nın yapısındaki değişikliklerin ardından doğrudan ekonomi politiği ilgilendiren topografik bir soru ortaya çıkmaktadır. Bilinçdışı, Bilinçöncesi ve Bilinç olmak üzere üç terimin yerini İd, Ego ve Süperego almıştır. Deleuze ve Guattari, ilginç bir şekilde, devrimci angajman meselesinde bu kavramlara yeniden belirli bir öncelik tanımaktadır. İhtiyaç ya da ilgi (bilinç öncesinin kararsız bölgesinde) ile arzu (bilinçdışı) arasındaki, molar baskı ile moleküler olanın yaratıcı gücü arasındaki karşıtlık hakkında nasıl düşünmeliyiz?

O halde, psikanalitik klinik uygulamada derin bir dönüşümün ötesinde, kapitalist küreselleşmenin çeşitli aşamalarında Bin Yayla’nın anket ve uygulama programının ortaya çıktığını görüyoruz.

Psikanalizin geleceği üzerine

Şizofreni ve Kapitalizm’in iki cildinin amacı –ki bunlar kısmen ‘gerçek bir materyalist psikiyatri’ perspektifi içinde yer almaktadır– psikanalizle mücadele etmek ya da onu geçersiz kılmak değil, tam tersine, onun menzilini dünyamızın eleştirel kavranışına doğru genişletmek ve yıkım suçlamalarını etkisiz hale getirmenin yollarını bulmaktır. Çok sayıda teorisyen uzun bir süredir psikanaliz adına Freudyen ilkelerden sapan yollara sapmaktaydı. Kendine uzun bir gelecek kuşağı yaratan Jung, bu düşünürler arasında en iyi bilinendir. Çok çabuk politikleşen Adler ise ikna edici değildi. Ancak sadık olanlar arasında dostluk ve fitne birbirine karıştı: Otto Rank, Sandor Ferenczi, Ernest Jones, Karl Abraham, Wilhelm Stekel ya da Otto Fenichel sadece birer üstattan çok daha fazlasıydı.

Psikanalizin Batı dünyasında yayılması pozisyonları sertleştirdi ve ‘ekolleri’ doğruladı. Freudizmin haleflerinden en ünlüsü olan Lacan, bu düşünce sistemini felsefi hırslarla bir bilgi bütünü haline getirmek isterken, Alain Badiou kendi söylemini bir ‘anti-felsefe’ olarak görüyordu.

Birçok kez yeniden yorumlanan psikanalitik doktrin, Freud tarafından klinik ve terapötik bir yaklaşımın ötesinde hipotezlerini düzenleyebilen bir Metapsikoloji mertebesine yükseltilmiştir. Psikoz ve zamanımızın büyük siyasi sapmaları bağlamında, artık kendi sırası geldiğinde kalıcı bir analiz nesnesi haline gelmelidir. İkili ilişkinin ve aktarımın sınırlı alanını kısmen terk etmiş ve nevrozun, o ünlü ‘normopatinin’ temel kaygı olmaktan çıktığı çok sayıda kurumsal, terapötik, entelektüel, sanatsal ve militan pratikte kendini konuşlandırmıştır. Ancak muayene odalarında hasta kabul etmeye devam edenler de, bir sanrının ‘mesajını’ ya da bir ‘haczin’ sembolik çatlağını yorumlamak yerine ‘analizanlarının’ arzu yatırımlarıyla –ne kadar tuhaf olurlarsa olsunlar– ilgilenmeyi tercih ettiklerinde, çalışma biçimlerini derinden değiştirebilirler.

Şizoanaliz yeni bir iddiayı kabul eder. Psikozların aktif bir psikoterapisinin ötesinde, psikanalizin bir analizini ve küreselleşmenin taşıdığı üretim öznelliğinin incelenmesini üstlenir. Dolayısıyla hem bir uzantı hem de bir süreçtir; ve Freud tarafından seçilen ön ekin niyetini benimseyerek, bir metapsikanalizdir.

Çeviri: Artun
Kaynak: Schizoanalysis and Ecosophy: Reading Deleuze and Guattari – Constantin V. Boundas

  1. Diğerlerinin yanı sıra Eric Alliez, Franco Berardi, Jean Philippe Cazier, Gary Genosko, Peter Pal Pelbart, Anne Querrien, Anne Sauvagnargues ve François Dosse’nin (2007) dikkate değer biyografik çalışması Gilles Deleuze Felix Guattari’yi düşünüyorum. Biographie croisée. ↩︎
  2. Bundan böyle ‘Félix’ ismi metinlerimde sık sık geçecek. ↩︎
  3. Akıl hastalarının ve engellilerin yok edilmesi ve Nazi rejiminin ilk gaz odaları, 1939 gibi erken bir tarihte Yahudilerin soykırımından önce gelmiştir. ↩︎
  4. Savaş sırasında Fransa’da 40.000 akıl hastasının ölümüne yol açan ölümcül kıtlık, Saint Alban’da hiçbir kurbana neden olmamıştır. ↩︎
  5. Althusser et la psychanalyse’de Pascale Gillot (2009), Althusser ve Lacan arasındaki ya da neredeyse Marx ve Freud arasındaki karşılaşmadan ortaya çıkan spekülatif makineyi hassas bir şekilde parçalarına ayırıyor. ↩︎
  6. Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından 1952’den beri yayımlanan Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı (DSM) birkaç kez revize edilmiş ya da açıkça tartışılmıştır. Beşinci baskı 2013 yılında yayımlanmıştır. ↩︎
  7. Bunun ruhu Jean Oury’nin (2012) Préalables à toute clinique des psychoses adlı kitabında, Patrick Faugeras ile diyalog halinde bulunabilir. ↩︎
  8. Deleuze, ‘karanlık öncül’e, ‘heterojen ou farklı olan serileri ilişkiye sokan ikinci dereceye kadar kendi içindeki bu farklılığa’ ‘farklı’ (dispars) adını verir. D.R. (sayfa 157). ↩︎
  9. Argümanın şartları Erasmus’un Ahmaklığa Övgü’sünü genişletmekte ve açıklığa kavuşturmaktadır. ↩︎
  10. Maurizio Lazzarato’nun (2011) son makalesi, ekonomik yabancılaşma ile öznellik üretimleri arasındaki derin bağlantıyı mükemmel bir şekilde göstermektedir. ↩︎
  11. Bernard Maris Ocak 2015’te Charlie-Hebdo’ya yönelik saldırıda öldürülmüştür. ↩︎
  12. Özellikle Maurice Blanchot’dan yapılan alıntıya ve Deleuze’ün Différence et Repetition (Deleuze 1968) kitabındaki yorumuna (sayfa 148) bakınız. ↩︎

Heimatlos Kültü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin