
Félix Guattari filozoflar, özellikle de feministler ve ekoloji ve teknoloji uzmanları arasında yaygın olarak tartışılmaktadır. Ancak Anglofon dünyada siyasi örgütçüler onu görmezden gelme eğilimindedir. Bunun nedeni kısmen akademik ücret duvarları [paywall] ve çalışmalarını sınırlayan üniversite kısıtlamalarıdır, ancak sorun daha da ileri gitmektedir: Anglo-Amerikan solunun çoğunun üslup muhafazakarlığı, na-geleneksel ve alışılmadık bir tarzda sunuldukları için onun içgörülerinden öğrenme kapasitesini engellemiştir. Bu direnç, onun çeşitli enternasyonal mücadelelerde bir katılımcı ve örgütleyici olarak devam eden faaliyetlerini gizlemiştir.
Bu sadece tarihsel bir ilgi alanı değildir; bu pratik ve kavramsal deneyimler çağdaş projelerin yeniden canlandırılmasını sağlayabilir. Marksizm, “kimliğin” temel ekonomik yapılarla ilişkisi sorusu etrafında bir dizi kriz yaşamıştır. Guattari, bu meydan okumayı yeniden düşünmemize yardımcı olacak yeni düşünme ve siyaset yapma biçimlerine katkıda bulunmuştur. Troçkist hareketteki bir başlangıç noktasından Jacques Lacan’ın psikanalizinin unsurlarını entegre etti. Bununla birlikte, en ünlü yazıları bir filozof olan Gilles Deleuze ile işbirliği içinde üretilmiştir. Guattari, burjuva ailesini ve onun ürettiği bireyciliği aşan bir arzu teorisini ifade etmek için psikanalizin devrimci bir yorumundan yola çıkmıştır.
Guattari, tek başına kaleme aldığı eserlerinin yanı sıra Deleuze ile birlikte yazdığı felsefi projelerde, cinsiyet, cinsellik, kapitalist değerlerle özdeşleşme ve devrimci örgütlenmenin gerekliliğini daha iyi anlamamıza yardımcı olmak için Marksist kavramsal cephaneliği genişletti. Dahası, onun felsefi olarak açıkladığı ‘asamblaj’, sömürü ve baskıya karşı ekonomik ve toplumsal mücadelelerin birbirine bağlılığını düşünmek için kapsamlı ve materyalist bir yol sunmaktadır. Jasbir K. Puar’ın ‘homonasyonalizm’ yaklaşımı ve Eduardo Viveiros de Castro’nun Amerikan yerli düşüncesini araştırması gibi çağdaş sorunların zengin tanımlarında onun farklı fikirleri belirginliğini korumaktadır. Bugün devrimci sosyalistlere yardımcı olacak araçları keşfetmek için Guattari’nin çalışmalarının tüm kapsamını yeniden araştırmak faydalı olacaktır.
Marksizm ve Psikanaliz
Guattari kariyerine Troçkizm tarafından geliştirilen Marksist geleneğe ve Lacan tarafından yeniden keşfedilen psikanalize ikili bir bağlılıkla başlamıştır. 1950’lerde Fransız psikanalizi Lacan’ın tartışmalı içgörüleriyle çalkalandı. Sigmund Freud’un kızı Anna, egonun (bilinçli bireysel benlik) güçlendirilmesini savunarak psikanalizin radikal potansiyelini çarpıtmıştır. Lacan, ego üzerindeki bu vurgunun yalnızca toplumsal baskıyı yoğunlaştıracağına ve bilinçdışı arzunun keşfi olan analizin amacını ıskalayacağına kanaat getiriyordu. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde psikanaliz, özellikle de baskıcı cinsiyet normları rejimini benimsemesi bakımından, genellikle muhafazakâr bir toplumsal uygulama geçmişine sahip olmuştur. Ancak Fransa’da Lacan, Freud’un kadınların ve aynı cinse ilgi duyanların ezilmesine karşı harekete geçirilebilecek güçlü bir anti-otoriter okumasına öncülük etmiştir. Guattari’nin Marksist politikası onu bu potansiyeli sonuna kadar keşfetmeye yöneltti.
Bu bakış açısı bir dizi Fransız Marksistin ilgisini çekmiştir. Özellikle Louis Althusser, Lacan’ı övmüş ve görüşlerini desteklemiştir. Fransız Komünist Partisi üyesi olmasına rağmen, Althusser parti içinde anti-Stalinist bir eleştiri geliştirmeye çalıştı. Onun entelektüel çevresi, Çin devrimine ve Sovyetler Birliği’nin devlet-kapitalisti ekonomisinin üstesinden geldiğine inandıkları Maoizm’e giderek daha fazla sempati duymaya başladı. 1960’ların kültürel olarak avangart çevrelerinde Lacan, Althusser ve Mao Zedong’u birlikte okumaya yönelik bir eğilim vardı. Bu bağlamda Guattari; Althusser ve Mao’ya şüpheyle yaklaşması ve bunun yerine Leon Troçki’den aldığı eleştirel mirası sürdürmesi bakımından sıra dışıydı. Guattari’ye göre Maocular püriten ve neşesizdi ve otoriter bir devlet yapısına bağlı kalmışlardı. Buna karşılık, Troçkizm ve dekolonizasyon hareketlerinden esinlenen bir bakış açısını savundu; bu eleştirel bakış açısı, La Voie Communiste adlı, yardımcı-editörlüğünü yaptığı bir dergide yer aldı.
Guattari 1955’ten itibaren, geleneksel yöntemlere yanıt vermeyen hastalara açık bir klinik olan La Borde’de çalıştı. Guattari’nin psikozu tedavi etmek için yeni teknikler geliştirmekten başka seçeneği yoktu. Freudyen teori, aşırı bastırmanın ürünü olan nevroz ile imgelemin gerçeklikle sınırlandırılamamasından kaynaklanan psikoz arasında bir ayrım yapar. Guattari başlangıçta Lacan’ın yaklaşımından yararlanmıştır. Lacan’a göre psikotikler Sembolik düzene tam olarak girmemişlerdir; içine daldıkları dünyadan ayrı bir ego geliştirmemişlerdir. Ona göre, bu bozukluk aynı zamanda belirli bir titizlik ya da hakikat de taşır; psikoz egonun yapaylığını ortaya koyar. Lacan’ın Freud okuması, egonun sosyal baskının bir ürünü olduğunu ve analitik deneyimin buna karşı koyması ve bunun yerine analizanın bilinçdışı arzularını ortaya çıkarması gerektiğini savunur. Böylece analiz, ego oluşumunu belirleyen sosyal faktörleri anlayabilir ve bu yolla yeni bir öznellik biçimine elverişli bir pratik geliştirebilir. Bilinçdışının egodan önce geldiğinin farkına varılmasından doğan öznellik deneyimi, toplumsal düzenle ilişkinin yeniden müzakere edilmesine olanak tanıyabilir. Guattari’nin keşfetmeye devam edeceği şey bu potansiyeldir.
Lacan’ı Reddetmek, Deleuze’le Karşılaşmak
1960’ların sonunda Guattari, Lacan’ın bazı tezlerini ve nihayetinde bir bütün olarak psikanalizin bazı önyargılarını sorgulamaya başladı. Lacan, Ferdinand de Saussure’ün dilbiliminden ilham almıştı. Bu çerçeve, analizi göstergelerle ilgilenmek olarak nitelendiriyordu; bilinçdışının konuşma dilinde tam anlamıyla tezahür ettiği şekliyle. Lacan, Fransızca ‘kelime’ ve ‘maddesellik’ kelimelerini birleştiren bir portmanteau olan motérialité‘den bahsetmeye başlayacaktı. Freud’un içgörüsünü, ifadelerin beklenmedik alternatif yorumları ya da bastırılmış arzuları açığa çıkarabilecek iletişim hataları yoluyla bilinçdışı dürtülerin açığa çıkarılması olarak okudu. Bilinçdışının ‘bir dil gibi yapılandırılmış’ olduğunu varsaymıştır. Bu, zihnin yalnızca dilsel unsurlardan oluştuğunu göstermiyordu; daha ziyade, zihinsel fenomenlerin Saussure tarafından tanımlanan anlamlandırma mekanizmalarına göre anlaşılabileceğini kastediyordu. Kasıtlı anlamın ötesinde alternatif yorumlara gösterilen bu ilgi, toplumsal baskının işleyişinden kaçabilecek düşünce ve konuşmadaki muğlaklıkları ortaya çıkarabilirdi.
Dahası Lacan, anlamın görünürdeki sabitliğinin, bireyin sembolik düzene girmesinin bir ürünü olduğuna ve bunun da ayrı bir egonun kendini tanımasını gerektirdiğine inanıyordu. Bu ego oluşumunun ve onu kaydeden sembolik düzenin aile içinde bir sosyalizasyon süreci gerektirdiğine inanıyordu. Freud, babasını öldüren ve annesiyle evlenen kral Oedipus’un klasik mitinin derinliğine vurgu yapmıştır. Lacan, “ayna evresi” ile ilgili açıklamasında bu miti resmileştirmiştir. Ego oluşumunu, babanın konuşma yeteneğinin taklidine bağlı ve bunun sonucunda düşmanlık, ölümlülük ve cinsellik ilişkilerine gömülmüş olarak tanımlamıştır.
Guattari 1950’lerde buna ikna olmuş olsa da, sonraki on yılın sonunda Lacan’ın dilin anlamlandırılmasına yaptığı vurguyu sorgulamaya ve bunun Ödipal ilişkilere (Lacan’ın onlara verdiği biçimlendirilmiş, soyut biçimde bile olsa) bağlı olduğunu görmeye başladı. Guattari, bunun yaratıcılık olasılığını sınırlayan sosyal koşulları şeyleştirmeye devam edeceğine inanıyordu. Soruna, bireysel özneler ile toplumsal gerçeklik arasındaki ilişkiyi yeniden ele alarak yaklaştı. Bunu yaparken Deleuze’ün alışılmadık bir felsefe kitabından ilham aldı: Fark ve Tekrar 1968’de yayınlandı.
Lacan gibi Deleuze de Saussure’ün dilbiliminden güçlü bir şekilde etkilenmiştir. Ayrıca Althusser’in Marx’ı yeniden okumasından da etkilenmiş ve bunu Freud’a borçlu kalmıştır. Ancak Deleuze, farkın yalnızca temsil sorununu aştığında doğru bir şekilde anlaşılabileceğini savunmuştur. Bu, Saussure’ün göstergeyi (anlamı) göstergeler arasındaki farklılıklara bağlı olarak sunan modeline önemli bir meydan okuma ve değişiklik getirmiştir. Deleuze için değişimler, bir unsurun ikincil bir anlama işaret etmediği içkin süreçler olarak düşünülebilir; daha ziyade, dünyadaki her bir kavram ve nesne, bir anlamlandırma süreci olmaksızın mantıksal olarak birbirlerine katılabilir ve birbirlerini etkileyebilir. Yani, bir kavram maddi bir nesnenin yerine geçmez, aksine her biri otonomdur – kavram ve nesne, birinin diğerine önceliği olmaksızın karşılıklı olarak birbirini etkiler.
Deleuze bu yöntemi kısmen tarihsel süreçlere dikkat ederek geliştirmiştir – her tarihsel an ancak tüm unsurlarının birbirine bağlanmasıyla anlaşılabilir; ancak bu anlayışın kendisi de duruma bir müdahaledir ve diğer faktörlerin arasına katılır. Örneğin Deleuze, roman yazarı Marcel Proust’u hafızanın aktif ve yaratıcı yönünü gösterecek şekilde okur. Ona göre anımsama basitçe geçmişin bir temsili değil, yeni bir icat sürecidir. Toplumsal gerçekliğin dilbilimsel analizine aşırı vurgu yapmak, üretici güçler ve onların somut ilişkileri tarafından belirlenen toplumsal süreci gizleyecektir. Deleuze, bu kavrayışın, potansiyelliğin sınırlandırılacağı ya da önceki bir norma göre değerlendirileceği değil, keşfedileceği ve değerlendirileceği olumlayıcı bir düşünce tarzını gerçekleştireceğini savunmuştur. Potansiyellik, herhangi bir nesnenin ya da failin ham eylem kapasitesini tanımlıyordu; Deleuze şeyleri önceden verilmiş amaçlarına ya da kökenlerine göre değil, kapasitelerine göre anlamayı seçti. Üretim, düzenleyici bir ilke haline geldi; temsil, varlıkların çokluğu tarafından sürekli olarak yaratılan bir dünyaya katılan mekanizmaların anlaşılması lehine bir kenara bırakıldı. Deleuze’e göre olumlama, herhangi bir olayı üreten doğal ve toplumsal güçlerin daha iyi fark edilmesinin yanı sıra bu ilişkileri dönüştürme yeteneğinin de önünü açtı. Bu öncelikle biçimsel, teorik terimlerle ifade edilirken, Guattari bu içgörüleri daha somut siyasi sorunlara uygulayacaktı.
Guattari, 1969 tarihli ‘Makine ve Yapı’ başlıklı makalesinde, bu düşünce tarzını yapısalcılığa uygulayarak, onun gerçek süreçleri dile indirgeme eğilimini kendi ‘makine’ kavramını sunarak aşmaya çalışmıştır. Öznelliğin, babanın taklidine dayanan bir egonun sürekliliği olmadan anlaşılabileceğini savundu. Lacan zaten bu egonun, onu aşan arzuların deneyimi lehine yerinden edilmesi gerektiğini ileri sürmüştü, ancak Guattari bunu radikalleştirmek ve daha da ileri götürmek istiyordu. Makineler (hem düşüncede hem de pratikte) Lacan’ın göstergesinin ve onun dilsel referans çerçevesinin sınırlarını aşacaktı. Makine, temsile (şeyleri temsil edebilen sözcüklere) bağlı olmak yerine, yaratım ve etkileşimi birlikte içeren bir süreç olacaktır. Guattari, dünyanın birbirine bağlı süreçlere göre tasarlanması gerektiğini öne sürer. Bu süreçler (‘makineler’) bireysel ve grup faaliyetlerini oluşturur ve her bir süreç daha büyük bir sürecin bileşenidir. Bu bakış açısı Lacan’ı reddetmesine ve Deleuze ile yakın bir işbirliğine başlamasına yol açmıştır. Birlikte, psikanalitik fikirlerden yararlanacak, ancak Marksist bir toplumsal analiz ve aşağıdan devrime yönelik siyasi bağlılığın entegrasyonu yoluyla toplumsal normalleşmeye olan referansının üstesinden gelecek yeni bir yaratıcı proje üretmeye çalıştılar.
Anti-Oedipus
Guattari’nin Lacan’dan kopuşunda Deleuze okumalarının yanı sıra çevresindeki somut olaylar da etkili olmuştur. Mayıs 1968’de bir öğrenci grevi gerçekleşti ve bunu işçilerin kitlesel eylemleri izledi. Bu olaylar PCF veya ona bağlı sendikalar tarafından desteklenmeden gerçekleşti; Althusser parti çizgisinden ayrılmak istemedi ve grevleri görmezden gelmeyi reddetti. Lacan başlangıçta olaylara ilgi duymuş, ancak daha sonra olumsuz bir bakış açısına sahip olmuştur. Öğrencilerin, arzuyu açığa çıkarma ve yeniden müzakere etme gibi süregelen bir işe girişmek yerine otorite figürlerinden bir tepki almaya çalışarak rol yaptıklarına inanıyordu. Buna karşılık Guattari ve Deleuze sevinç ve ilham doluydu.
Guattari, bireyi Anne’nin arzusundan ayıran yasa koyucu Baba’nın istikrarlı matrixinin ardında toplumsal iktidarı tanımladı. Sembolik yasa, Baba’nın varlığında olduğu kadar polis ve patronda da mevcuttu ve hatta ailesel otorite, ev dışındaki bu diğer ekonomik ve sosyal güç biçimlerine göre ikincil olabilirdi. O halde, benliğin tarih ötesi yasasını burjuva ailesiyle özdeşleştirmek, otorite ve tahakküm temelleri üzerine inşa edilmiş bir toplumsal düzenle uzlaşmaya yol açacaktır. Buna karşılık, yeni toplumsal hareketleri geniş bir toplumsal deney yelpazesi olarak görüyorlardı. Aile ile birlikte polisin sorgulanması ve reddedilmesi, klinik ya da terapi sınırlarının ötesinde, bireysel anlayış için olanak koşullarında pratik değişiklikler olasılığını ortaya çıkardı.
1968 hareketi gündelik hayatın dönüşümünü savunmuş ve ekonomik alana ya da gelişmiş tüketim mallarına hapsolmayı reddetmiştir. Bu olayların militanları, aile düzeninin ve cinsellik ve yaratıcılıkla ilgili toplumsal tabu ve kısıtlamaların yeniden düşünülmesini talep etti. O halde bu devrimci bakış açısı, yabancılaşmış bir yaşam deneyimi yaratan yapı ve kurumlarla yüzleşti. Deleuze ve Guattari, olumlayıcı felsefelerinin bu yeni özgürleşme ruhuna yardımcı olmak ve onu harekete geçirmek için yeni kavramsal araçlar ekleyebileceğine inanıyordu. ‘Yabancılaşma’ kavramına yeni bir anlam yüklediler; orijinal insan doğası geri getirilemezdi ve kurtuluş asla önceki bir masumiyetin geri kazanılması olamazdı. Yine de Mayıs 1968, kapitalist düzenin toplumsal ilişkilerinin dünyanın çokluğunu ve potansiyelini bastırdığını ve sınırladığını, özneleri kolektif yaratıcılığı deneyimleyemedikleri için yabancılaştırdığını gösterdi. Onlara göre devrim yeni topluluk biçimleri icat edecekti.
Deleuze ve Guattari 1972’de Anti-Oedipus: Kapitalizm ve Şizofreni‘yi yayınladı. Bu kitap, temsili düşüncenin daha önceki felsefi eleştirisini geliştirerek topluma ve üretim tarzına uyguladı.
Kitap sadece Mayıs 1968 olaylarından esinlenmekle kalmadı, aynı zamanda kitabın dönemin yeni ekonomik, sosyal ve siyasi gerçeklerini yakaladığına inanan o kuşaktan birçok devrimci üzerinde belirleyici bir etki yarattı. Deleuze ve Guattari, psikanalizin bilinci bir tiyatro (psikodramaların canlandırıldığı bir sahne) olarak yanlış anladığını, bunun yerine psişik deneyimin bir fabrika, bir üretim yeri olarak anlaşılması gerektiğini savunmuştur. Althusser’in bireysel özneleri maddi olarak üreten ideolojik devlet aygıtları teorisinin farkındaydılar. Bu aygıtlar belirli kapasiteler, beceriler ve bilgi gövdeleri üretir, ama aynı zamanda siyasi otoriteye itaat ve ekonomik sömürüye yatkınlık da aktarırlar. Bununla birlikte, ideoloji kavramını, anlam ve yorumlama sorularına hâlâ fazlasıyla bağlı olduğuna inandıkları ölçüde reddetmişlerdir. İdeolojik eleştiriyi temelde, bilimsel bir bakış açısıyla ortadan kaldırılabilecek yanlış bilincin düzeltilmesiyle ilgili olarak görmediler.
Bunun yerine, kapitalizmin kolektif arzuları kanalize ederek olası birlikteliklere ve faaliyetlere kısıtlamalar getirdiğini savundular. Kapitalizm, bireyler ve gruplar için yeni ihtiyaç ve arzuları kışkırtmak gibi kaçınılmaz bir etkiye sahipti ve bunları metalar aracılığıyla tatmin etmeye çalışıyordu (aynı zamanda devletin zorlayıcı kolu aracılığıyla sınıfı disipline ediyordu). Ancak Deleuze ve Guattari, işçilerin devrimci mücadelesinin doğal olarak tüketimcilik ya da hukukun cezalandırıcı mekanizmaları yoluyla sunulabilecek her türlü tatmini aşacağını savunmuştur. İşçi sınıfının kendinden-eyleminin, kapitalist yapılar ya da kurumlar tarafından sunulan cezalandırma ve ödüllendirme yöntemlerinden doğası gereği daha olumlayıcı ve daha aktif olduğuna inanıyorlardı.
Devrimci Örgüt Üzerine Deleuze ve Guattari
Anti-Oedipus‘u anarşik, disiplinsiz faaliyetlerin ve romantik aşırılığın eleştirel olmayan bir kutlaması olarak okuma eğilimi yaygındır. Örneğin, Alain Badiou ve bu dönemin diğer Fransız Maoistleri onları ‘anarko-arzulayıcılar’ olarak adlandırmıştır. Ancak kitabın yakından okunması, özellikle Guattari’nin yaşamı boyunca sürdürdüğü faaliyetler ışığında, bu izlenime karşı çıkmaktadır. Deleuze ve Guattari hiper-bireycilik çağrısında bulunmazlar. Aksine, kapitalist devlet tarafından geri kazanıma etkili bir şekilde karşı koyabilecek yeni bir devrimci grup türü için çağrıda bulundular. Bazılarının ‘anarko-liberalizm’ olarak adlandırdığı, yerel mücadelelere, mütevazı taleplere, istikrarsız yapılara ve prosedüralizme vurgu yapan çağdaş doxa’nın aksine Deleuze ve Guattari her zaman örgütlenme ihtiyacı ve yeni bir toplumun nihai hedefi üzerinde ısrar etmiştir. Deleuze’ün Guattari’nin Anti-Oedipus ile aynı yıl yayınlanan yazılarına yazdığı önsözde belirttiği gibi: “Açıktır ki, devrimci bir makine yerel ve ara sıra verilen mücadelelerle yetinemez: aynı zamanda süper-merkezi ve süper-arzulu olmalıdır. Bu vurgu, iki yazarın daha sonra kaleme aldıkları (Bin Yayla) adlı kitapta da açıkça görülmektedir.
Orada Deleuze ve Guattari sorunlarını ‘kapitalizmi parçalamak, sosyalizmi yeniden tanımlamak, dünya savaş makinesine başka araçlarla karşı koyabilecek bir savaş makinesi oluşturmak’ olarak tanımlar. Bu savaş makinesinin ‘imha savaşından’ ve ‘genelleştirilmiş terör barışından’ kaçınacağını, bunun yerine ‘devrimci harekete’ doğru ilerleyeceğini belirtirler. Guillaume Sibertin-Blanc bu sorunsalı ‘neo-Leninist’ olarak tanımlamaktadır. Deleuze ve Guattari’nin sosyalist ‘savaş makinesi’ anlayışını devlet organlarından ayırarak vurgular. Bu bağlamda, onların bakış açısı, önceki otoritelere öykünmeden aşağıdan kolektif örgütlenmeyi talep etmektedir. Bu savaş makinesi yerleşik deneyimden ortaya çıkacak, ancak aynı zamanda tek bir mücadele alanıyla sınırlandırılmayı da reddedecektir – sosyal, ekonomik ve kültürel pratik olarak iç içe geçecektir.
Deleuze ve Guattari, Leninist miras konusunda kararsızlıklarını ifade ederler. Anti-Oedipus‘ta Vladimir Lenin’in sloganlara hakimiyetine ve yeni iktidar biçimleri, yeni halk makineleri üretme becerisine hayranlık duyarlar. Doğru zamanda ‘Tüm iktidar Sovyetlere’ diyerek Lenin, devleti aşan ve ona üstün gelen arzuları dizginleyebilmiştir. Ancak, o dönemin tarihsel koşullarının bu yeniliğin yeni bir devlet kapitalizmi biçimine dönüşmesini gerektirdiğini gördüler. Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin yozlaşmasının, sosyalist bir devrimi gerçekleştirmekten aciz, hatalı bir örgütsel biçim ürettiğine inanıyorlardı. Ortodoks-Troçkist varyantlar da dahil olmak üzere, zamanlarının ‘Leninist’ partileri devrimci örgütlenme olasılığını başarılı bir şekilde yeniden keşfedemedi. Guattari bunun, çeşitli toplumsal mücadeleleri koordine edebilecek ve derinleştirebilecek, üyelerini baskıya karşı çeşitli mücadelelere ortak bağlılıklarıyla dönüştürebilecek yeni bir devrimci grup yaratarak yapılabileceğine inanıyordu.
Stalinist mirasa yönelik eleştirilerinden kayıtsız ya da bireyci bir sonuç çıkarmadılar. Deleuze’ün çalışmaları öncelikle teorik ve felsefi nitelikteyken, Guattari zamanının çeşitli toplumsal hareketlerine aktif olarak bağlı kalmıştır. Bunlar arasında Fransa’daki LGBT hareketinin başlangıcı, İtalya’daki işçi ve öğrenci faaliyetleri ve Brezilya’daki askeri diktatörlüğe karşı çıkan çeşitli toplumsal hareketler yer almaktadır. Tüm bu toplumsal mücadeleler daha fazla incelenmelidir ve Guattari’nin bu mücadelelere katılımı kayda değer bir öneme sahiptir.
Guattari ve Enternasyonal Sosyal Hareketler: Fransa, İtalya, Brezilya
Anti-Oedipus‘un Fransız toplumsal hareketleri üzerinde doğrudan etkileri olmuştur. Bunlar arasında o zamanlar ‘gay kurtuluş hareketi’ olarak adlandırılan hareketin başlangıcı da vardı. Fransa’da Devrimci Eylem için Homoseksüel Cephe (FHAR) lezbiyenler, gay erkekler ve biseksüeller için sosyal eşitlik talep eden ilk örgütler arasındaydı. Ayrıca grubun bilinçli bir anti-kapitalist siyasi perspektifi vardı. Grubun kurucusu Guy Hocquenghem, Anti-Oedipus‘tan ilham almıştı. Burjuva ailesinin üstesinden gelme ve onu diğer toplumsal otoriterlik biçimlerine bağlı olarak ortaya çıkarma arzusu, heteronormativitenin (kuir teori tarafından daha sonra üretilen bir terimi kullanacak olursak) pratik ve teorik olarak reddine ilham verdi. Guattari, Jean-Paul Sartre, Michel Foucault ve diğerlerinin desteğini sağlamanın yanı sıra FHAR’ın ilk kamusal bildirilerinin düzenlenmesine ve yayınlanmasına yardımcı oldu. Bu durum, yayının siyasi olarak baskı altına alınmasına ve Guattari’nin kendisine karşı yasal işlem başlatılmasına yol açmış ve Guattari ‘kamu ahlakına hakaret’ suçundan para cezasına çarptırılmıştır. Guattari, Fransız gay ve lezbiyenler için dönüm noktası olan bir davada kendisini ve FHAR’ın ifade hakkını açıkça savundu. Guattari aynı zamanda Fransa’da ve yurtdışında trans bireylerin haklarını savunan ilk Fransız entelektüeller arasındaydı. FHAR’ı savunurken Guattari şöyle demiştir:
Bu aslında eşcinsellikten çok transseksüellikle ilgilidir: söz konusu olan, kapitalist sömürüden ve bunun toplumsal örgütlenmenin her düzeyinde yarattığı yabancılaşmadan kurtulmuş bir toplumda cinselliğin ne olacağının tanımıdır. Bu perspektiften bakıldığında, eşcinselliğin özgürlüğü için verilen mücadele, toplumsal kurtuluş mücadelesinin ayrılmaz bir parçası haline gelir.
Guattari’nin bu konudaki toplumsal taahhüdü felsefesiyle bütünleşmiştir. Deleuze ile birlikte yazdığı yazılarda Guattari, kişinin kendi bedeninin potansiyelini değiştirebilecek bir ‘kadın-oluş’ süreci tanımlamıştır. Bu kavram, somut transseksüel deneyimin yanı sıra, bir bireyin kalıcı olarak bir cinsiyetten diğerine geçişini içermeyen kavramsal, yaratıcı yenilikleri de içerebilir. Bu tür pratikleri, arzuyu (düşünce ve eylemde) kapitalist düzenin getirdiği kısıtlamalardan kurtardıkları için siyasi açıdan değerli görüyordu. Burada sabit bir kimliğin ötesinde yeni bir dayanışma vizyonu söz konusudur; bedenin ve zihnin yabancılaşmış bir toplum tarafından koşullandırılma biçimini değiştirme mücadelesinden doğar. Guattari, Fransa dışında transseksüelleri savunan örgütlerle bir araya geldi; bunlar arasında Brezilya’daki Bahia Eşcinsel Grubu da vardı. Bu pratik dayanışma jestleri ve yeni toplumsal mücadele deneyimleri, arzunun kolektif olarak yeniden şekillendirilmesi için küresel potansiyel anlayışını zenginleştirdi.
İfadelerindeki yeniliğe rağmen FHAR, kapitalist toplumda kadınların ve lezbiyenlerin maruz kaldığı özel baskılara dair iyi bir kavrayışa sahip değildi. Sonuç olarak 1971’de ayrı bir grup olan Goines Rouges (Kırmızı Lezbiyenler) ayrıldı. Grubun en ünlü ismi Monique Wittig, cinsel farklılığın kendisini eritmek için Deleuze ve Guattari’nin çalışmalarından yararlandı; onların tekillik vurgusunu “bireyler kadar çok seksler” olduğunu iddia edecek şekilde yorumladı. Bu okumada, Deleuze ve Guattari’nin konumu feminist bir toplumsal cinsiyetin ortadan kaldırılması stratejisi lehine harcanabilir. Ancak daha sonra başkaları onların çalışmalarını farklı bir şekilde ele almıştır. Rosi Braidotti ve Elizabeth Grosz, temsilden ziyade bedenleşmeye yaptıkları vurgunun, cinsiyetli bedenlerin aşırılığını ve olumsallığını kabul eden çağdaş bir cinsel farklılık yaklaşımıyla uyumlu olduğuna inanmaktadır. Bu kısmen fikirlerinin İtalya’daki feministler tarafından kabul görmesinden kaynaklanmaktadır.
Özellikle Anti-Oedipus ve Guattari 1970’lerin İtalyan solu için olağanüstü etkili olmuştur. Anti-Oedipus, toplumsal bir krizin yaşandığı 1975 yılında İtalyancaya çevrildi. Yüksek derecede işsizlik, hükümetin kemer sıkma önlemleri ve ekonomik ve siyasi düzene karşı yaygın memnuniyetsizlik nedeniyle pek çok genç devrimci bir yol arayışına girdi. François Dosse’nin yazdığı gibi, “bir dizi aşırı sol İtalyan akımı Deleuze ve Guattari’nin tezlerinde, özellikle de Anti-Oedipus‘ta […] ve ’arzulayan-makineler’ kavramında yeni bir dil buldu. 1977 Eylül’ünde Guattari, Bologna’da resmi solun ötesinde bir siyaset için örgütlenen ve hareket eden insanlardan oluşan büyük bir kolokyumda yer aldı. Bunlar arasında feministler, gay ve lezbiyen grupların yanı sıra işçi örgütleri de vardı. Guattari’nin arkadaşı ressam Gérard Fromanger’in hatırladığı gibi:
Yirmi bin genç kadının bağırdığı ve elleriyle ‘am’ işareti yaptığı bir gösteriyi ilk kez görüyorduk. O kadar güzeldi ki! Bunun mümkün olduğunu ilk kez o zaman gördük! Kadın Gücü!
Guattari bu hareketin önde gelen isimlerinden biri olarak görülüyordu. Bir başka radikal filozof olan Antonio Negri ile arkadaş oldu. 1978’e gelindiğinde İtalya’daki durum şiddete dönüşmüştü; devrimci hareket terörist bir kanat olan Kızıl Tugaylar ile daha kitle odaklı politikalara dayanan güçler (Negri’nin grubu Autonomia Operaia gibi) arasında bölünmüştü. Devlet, terörist grupların şiddetini, hareketi bir bütün olarak bastırmak için bir bahane olarak kullanabildi. İtalyan devleti Negri’yi yargıladı ve onu Kızıl Tugaylar’dan sorumlu tutarak meşhur ve uzun bir zulüm dönemi başlattı. Guattari’nin kendisi Negri ve diğerlerini savunmaya çalışmıştır.
Buna ek olarak Guattari, genç militanları terörist taktikleri benimsemekten caydırmak için İtalyan sahnesindeki kendi şöhretinden ve itibarından yararlandı. Guattari, dayanışmanın tikelcilik tarafından aşındırılmasından ve Avrupa’daki mücadelelerin artık birbirleriyle iletişim kurmamasından endişe duymaya başladı. Daha sonraki bir tartışmada, İtalyan devrimci örgütlerinden biri olan Lotta Continua’dan ayrılan feminist bir grubun durumunu aktarır. Yeni feminist grup bir dizi teorik ve pratik katkıda bulunmuş olsa da, daha küçük gruplara bölünmeleri ve birbirleriyle iletişim kuramamaları İtalyan mücadelesi için çok zararlıydı. Sonraki faaliyetlerinde bu sekterliğin üstesinden gelmeye çalıştı.
1980’lerin başında Guattari, João Figueiredo’nun askeri diktatörlüğü tarafından bastırılma tehlikesiyle karşı karşıya olan Brezilya toplumsal hareketleriyle ilgilenmeye başladı. Özellikle de popüler muhalefet güçlerinin bir araya gelmesi ve birlikte çalışma becerileri ilgisini çekmiştir. Guattari’nin Fransa ve İtalya’daki deneyimleri, parçalanmış, bölünmüş bir devrimci hareketin sorunlarının giderek daha fazla farkına varmasını sağlamıştı. Deleuze ile birlikte felsefi çalışmalarında savunduğu gibi, devletin üstesinden gelebilecek bir örgütsel form gerekliydi. Guattari yeni bir devrimci partinin farklı mücadeleler -işçi hareketi, ırkçılık karşıtlığı, feminizm, gay kurtuluşu ve diğer hareketler- arasındaki ortaklıkları dile getirebileceğini umuyordu.
Bu dönemde Brezilya’da İşçi Partisi bu farklı mücadeleler arasında koordinasyon sağlama konusunda bazı başarılar elde etti. Sue Branford ve Jan Rocha’nın özetlediği gibi,
İşçi Partisi, Troçkistler, Leninistler, Marksistler, Katolik Kilisesi’nin özgürlükçü kanadından Katolikler, az okuryazar işçiler ve tanınmış entelektüeller gibi geleneksel olarak birbiriyle uyumsuz grupları kendine çekti. Brezilya’da ağırlıklı olarak sosyalist fikirlere sahip ilk kitle partisi ve seçim dönemleri dışında aktivistleri ve siyasi faaliyetleri olan tek ana akım partiydi.
Omar G. Encarnación’un belgelediği üzere, İşçi Partisi aynı zamanda tüm bu kesimleri LGBT hareketinin başlangıcıyla koordine ederek Latin Amerika queer topluluğunun ilk siyasi ifadelerinden biri haline geldi. Guattari, İşçi Partisi’nin karşı-kültürel eğilimleri işçi sınıfı faaliyetiyle kaynaştırma ihtimalinden çok etkilenmişti. Bu parti oluşumunun, askeri diktatörlüğe karşı birleşik bir cepheye rehberlik ederek Brezilyalı kitlelerin bir aracı olarak işlev görebileceğine inanıyordu. ‘Otonomi’ terimini, bir örgütün devrimci kapasitesini geliştirmek için kritik öneme sahip olduğunu düşündüğü bir dizi özgürleştirici pratiğe ve işçilerin kendinden-faaliyetine atıfta bulunmak için kullandı. 1982’de ifade ettiği gibi:
Otonomi bir işlevdir. ‘Otonominin işlevi’ feminist, siyah, ekolojik, homoseksüel ya da diğer gruplarda etkili bir şekilde somutlaştırılabilir. Ama aynı zamanda PT [İşçi Partisi] örneğinde olduğu gibi büyük ölçekli mücadele makinelerinde de somutlaşabilir.
Parti ya da sendika gibi örgütlerin otonomi işlevini yerine getirecek alanlar olabileceğine gerçekten inanıyorum.
1982 yılında, o zamanlar idealist bir sendika örgütçüsü olan partinin lideri Luiz Inácio Lula da Silva ile röportaj yaptı. Guattari, İşçi Partisi’nin diktatörlüğün üstesinden gelmek için halk güçlerini örgütlemeyi başaracağını anlamıştı. Figueiredo 1980’lerin başlarında aşağıdan gelen baskılara yanıt vererek seçim demokrasisine geçişi yönetti. Ancak 1980’ler ilerledikçe İşçi Partisi devrimci karakterinden sıyrılarak daha geleneksel bir sosyal demokrat örgüt haline geldi. Lula, iktidarı önemli ölçüde kendi elinde merkezileştirdikten sonra 2002 yılında Brezilya Devlet Başkanı seçildi. Parti yıllarca hatırı sayılır bir popülariteye sahip oldu, ancak nihayetinde birçoğu uydurma olan bir dizi yolsuzluk skandalının ardından iktidardan uzaklaştırıldı. Şu anda Lula, Brezilya demokrasisi ve yeni kemer sıkma önlemlerine karşı direniş için bir toplanma noktası olmaya devam ediyor.
İşçi Partisi Guattari’nin (ve Brezilya halkının) umutlarına cevap vermedi. Ancak partinin ilk dönemine duyduğu heyecan yersiz değildi. Guattari, farklı bireysel güçlenme biçimleri ve toplumsal baskıya karşı toplumsal mücadelelerin, ekonomik değişim için işçi sınıfı mücadelesiyle bir ittifak gerektirdiği konusunda doğru bir sezgiye sahipti. Bugün, Brezilya’da ve başka yerlerde toplumsal otonomiyi kazanabilecek bir ‘mücadele makinesi’ için onun teorik yönelimini yeniden uygulamak gerekiyor. İşçi Partisi’nin birden fazla cephede mücadele ederek toplumu bir bütün olarak dönüştürme becerisi, farklı mücadeleleri birbirine bağlama ve kapitalist devleti ayakta tutan yabancılaştırıcı ilişkileri sarsma potansiyellerini koordine etme kapasitesinin erken bir prototipiydi. Guattari, yaratıcılık potansiyeli bir gün devrimci eylemliliğin bileşimsel unsurları olarak işlev görebilecek çeşitli toplum kesimlerini tanımamıza yardımcı olur; bu anlamda dayanışma, bedenlerimizin ve toplumsal pratiklerimizin istikrarını sorgulama sorumluluğudur. Siyaset meselesi, kapitalizmin bize atfettiği benlikleri terk ederek yeni devrimci özneler inşa etmeye yönelik kolektif bir proje haline gelir.
Guattari’nin Mirasının Açtığı Kapılar: Jasbir K. Puar ve Eduardo Viveiros de Castro
Guattari, Deleuze ile işbirliği içinde, makine kavramını daha geniş bir kavram olan ‘asamblaj’a doğru geliştirdi. Onun tanımına göre asamblajlar, farklı pratik makinelerden oluşan bir çeşitliliği bir araya getirir. Yeni bir diyalektik birlik üretmezler, ancak farklı unsurlar arasında işleyişi sürdürürler. Asamblaj teorisi, bizi baskı altında tutan makinelerin yanı sıra bu baskının üstesinden gelen ya da onu aşan yeni makineleri de tanımlayabilir. Jasbir K. Puar, 2005 tarihli ‘Queer Times, Queer Assemblages’ başlıklı makalesinde, yirmi birinci yüzyıl dünyasındaki çok kültürlü deneyimi anlamak için bu yaklaşımdan yararlanmıştır. Puar, bu yaklaşımın kimlik ve farklılık üzerine düşünmek için, oldukça etkili bir başka model olan kesişimsellik ile karşılaştırıldığında, daha dinamik ve geniş bir yol sunabileceğini savunmuştur. Puar’ın eleştirel sunumuna göre kesişimsellik ‘bileşenlerin – ırk, sınıf, cinsiyet, cinsellik, ulus, yaş, din – ayrılabilir analitikler olduğunu varsayar’, oysa asamblaj ‘bir dizi dağınık ama karşılıklı olarak birbirine bağlı ağlardır’ ve ‘zamanı, mekanı ve bedeni birleştiren ve dağıtan iç içe geçmiş güçlere uyum sağlar’. Kısaca şöyle yazıyor: ‘Kesişimsellik adlandırma, görsellik, epistemoloji, temsil ve anlama öncelik verirken, asamblaj duygu, dokunsallık, ontoloji, duygulanım ve bilginin altını çizer.
Bir asamblaj, imgelem ve arzunun yanı sıra doğa ve ekonomik üretimden oluşur. Puar, bu düşünce tarzını türbanlı Sih göçmenlerin ve mahkumların karşılaştığı özel baskı biçimlerini anlamak için uyguluyor. Görünüşlerinin sosyal inşasının, çeşitli niteliklerin (ırklandırılmış, cinsiyetlendirilmiş veya başka türlü) eklenmesiyle çok iyi anlaşılamayacağını, bunun yerine bir dizi karmaşık ve birbiriyle ilişkili tarihsel ilişki tarafından oluşturulduğunun daha iyi düşünülebileceğini savunuyor. Aynı yöntemi ‘homonasyonalizm’ olarak adlandırdığı şeyi tanımlamak için de uyguluyor: yeni bir vatanseverlik ve emperyalist politika biçimi oluşturmak için aynı-seksten arzunun yeniden değerlendirilmesi.
Homonasyonalizm, Deleuze ve Guattari’nin tarif ettiği çizgide bir toplumsal dönüşüm ve iyileşme örneğidir. Kapitalizm arzuları kışkırtır ve özgürleştirir, ancak daha sonra onları kapitalist devletin amaçları doğrultusunda evcilleştirir. Bu cinsellik, teknoloji, ulusal kimlik, ırksal ayrım ve sınıf ilişkileri bağımsız olarak anlaşılamaz, ancak ayrılmazlıkları ve ortak belirleyicilikleri içinde anlaşılabilir. Deleuze ve Guattari, doğa, arzu ve teknoloji arasındaki bu karmaşık ilişkilerin daha fazla farkında olan bir düşünce tarzının, devlet tarafından uygulanan sınırlamalara ve tahakküme karşı koyabilecek ve bunların üstesinden gelebilecek yeni birliktelikler üretmek için daha uygun olacağına inanıyordu.
Bu düşünce tarzının, asambleye doğru, sanat ve bilimlerdeki çeşitli yirminci yüzyıl yeniliklerinden kaynaklandığına inanıyorlardı. Bununla birlikte, düşüncenin sermaye birikimine ve devlet diktalarına tabi kılınmasından önce gelen daha komünal bir düşünme biçimini yeniden keşfettiklerine de inanıyorlardı. Bu nedenle, toplumları bir devlet tarafından tabi kılınmamış yerli halkların düşünce ve uygulamalarından etkilenmişlerdir. Bu yerli halkların felsefelerini tercüme eden ve yorumlayanlara değerli bir yardımcı olmuşlardır.
Guattari’nin 1980’lerin başında Brezilya’ya yaptığı ziyaretlerin oradaki entelektüel kültür üzerinde güçlü bir etkisi oldu. Fikirleri sadece radikal politikada değil, klinik psikoloji ve antropolojide de benimsendi. Bunun sonuçlarından biri, kendi düşünce tarzını Brezilya yerlilerinin geleneksel felsefesini tercüme etme ve anlama çabalarıyla birleştirmesiydi. Eduardo Viveiros de Castro şöyle yazıyor,
Deleuze felsefesi ve özellikle de Guattari ile birlikte yazdığımız Kapitalizm ve Şizofreni‘nin iki cildi, Kızılderili düşüncesinden aldığım sonar frekansını yeniden iletmek için en uygun makineyi bulduğum yerdi. Perspektivizm ve multinaturalizm, yine antropolojik söylem tarafından yeniden sentezlenmiş nesnelerdir (yerli teorilerin kendilerini bu kadar uygun bir şekilde önceden paketlenmiş bir şekilde sunmadıklarını söylemeye cüret ediyorum!), Amerikan etnolojisinin belirli bir Deleuzyen oluşu ile Deleuze ve Guattari’nin düşüncesinin belirli bir Hintli oluşu arasındaki karşılaşmanın sonucudur.
Viveiros de Castro’nun dediği gibi, ‘perspektivizm’ ve ‘multinaturalizm’ geleneksel yerli düşüncenin incelenmesinden ortaya çıkan kavramlardır. Bunlar aynı zamanda Deleuze ve Guattari’nin asamblaj teorisinin yönlerini de tanımlamaktadır. Asamblaj, birbiriyle ilişkili çok sayıda kaynak ve faktörün bir ürünüdür; bunların her biri ‘doğal’ olarak kabul edilebilir ve her biri pasif bir bilgi nesnesi olarak durmak yerine aktif bir karaktere sahiptir.
Perspektivizm, geleneksel özne ve nesne anlayışını revize eden bir düşüncedir: Batı düşüncesinin belirli biçimlerinde olduğu gibi, daha pasif bir nesne hakkında bilgi toplayan, düşünen, algılayan bir özne yerine, Brezilya’daki Amerikan yerlileri karşılıklı bilgi ve bir durumun birçok farklı unsuru arasında birbirine bağlı, dinamik ilişkiler ortaya koymuştur. Bu, tüm görüşlerin eşit derecede doğru olduğu basit bir görecelilikle aynı şey değildir – bazı düşünme ve hareket etme yolları diğerlerinden daha iyidir – ancak farklı kültürlerin her birinin deney, hayal gücü ve etkileşim yoluyla dünyalarını inşa etmek için kendi araçları vardır.
‘Multinatüralizm’ genişletilmiş bir doğa kavramından; insan uygarlığının doğal süreçlerden bir kopuşu temsil etmediği fikrinden kaynaklanmaktadır. Deleuze ve Guattari ısrarla der ki,
İnsan ve doğa arasında hiçbir ayrım yapmıyoruz: doğanın insani özü ve insanın doğal özü, tıpkı bir tür olarak insanın yaşamında olduğu gibi, üretim veya endüstri biçiminde doğanın içinde bir olur.
Bu, doğadan bir ‘düşüş’ olmadığı anlamına gelir; uygarlığın temeli doğal yasalardan kaçmamıştır ve önceki doğal uyum da geri getirilemez. Aksine, mevcut teknoloji ve dayandığı çıkarcılık, insan ve insan olmayan hayvanların yanı sıra botanik ve jeolojik oluşumların birbirleriyle dinamik ilişkilere sahip olduğu karmaşık bir ekosistem içinde gerçekleşmektedir. Bu, Marx’ın doğaya ilişkin kendi görüşlerini geliştirir, çünkü o da kapitalizmin toplum ve doğa arasında hayali bir bölünme yarattığını görmüştür. Deleuze ve Guattari (ve Viveiros de Castro’nun onların çalışmalarını yerli düşünce açısından incelemesi), Marx’ın insan ve doğa dünyaları arasındaki sürekliliğe ilişkin sorduğu soruya yanıt vermektedir. İklim değişikliğiyle boğuşan bir dünyada devrimci mücadelelerin, insan teknolojisi tarafından hükmedilmeye hazır pasif bir doğa varsaymayan şekillerde tahayyül edilmesi gerekiyor. Bunun yerine, yeni siyasi projeler doğanın otonom potansiyeline dair derin bir anlayıştan beslenecektir.
Yerli topluluklar şu anda özellikle Güney Amerika’da anti-kapitalist mücadelenin ön saflarında yer almaktadır. Jeffery Webber, Bolivya’da ve başka yerlerde ‘telafi edici devlet ve çıkarcı birikim modeliyle giderek daha fazla karşı karşıya gelen sol-yerli hareketler’ hakkında güçlü bir şekilde yazmıştır. Bununla birlikte, 2016 yılında Standing Rock Kızılderili Bölgesi’nde başlayan Dakota Access Pipeline protestoları ile Kuzey Amerika’da da yerli direnişi şaşırtıcı derecede önemli hale gelmiştir. Bu hareketlerle ilişki kurabilmek ve yerli düşüncesi ile topraklarına saygılı davranabilmek için kendi kategorilerimizden bazılarını yeniden düşünmemiz gerekiyor. Deleuze ve Guattari’nin fikirleri Brezilyalılar için bu açıdan faydalı oldu ve onların yenilikleri Anglofon dünyada da yerli kavram ve anlayışlara daha açık olmamıza yardımcı olabilir.
Guattari ilgi çekici yeni düşünme biçimlerine katkıda bulunmuş ve felsefi yaratım geleneğini genişletmiştir. Bununla birlikte, bu fikirleri kendi zamanının toplumsal mücadelelerine yardımcı olacak müdahaleler olarak geliştirdiği konusunda ısrarcıyım. Çalışmaları bir dereceye kadar akademik hayata ya da estetik teori alanına indirgenmiştir. Yine de fikirleri, yirminci yüzyılın sonlarındaki büyük kolektif pratiklerle -sadece 1968 ayaklanması değil, feminizm, LGBT hareketleri ve dekolonizasyon mücadeleleri- birlikte gelişim süreçleri açısından yeniden ele alınmalıdır. Onun düşüncesi bir eksantriğin kopuk ya da hermetik üretimi değil, pratikten ve kitlesel olaylarla sohbetten doğmuştur. Onun kapitalist toplumdaki yabancılaştırıcı kurumlar tarafından üretilen kimlik eleştirisini kabul etmeliyiz; ama aynı zamanda kültür ve arzu meselelerinin toplumsal ve siyasi olarak nasıl işleyebileceğini yeniden düşünmek için onun çalışmalarından yararlanmalıyız. Guattari, ırkçılık karşıtlığı ve toplumsal cinsiyet ifadesi etrafındaki mücadeleleri temsil ya da içerme savaşları olarak değil, arzunun pratik dayanışma ve yaratıcı faaliyete doğru yeniden şekillendirilmesi olarak düşünmemize yardımcı olabilir.

