Can The Monster Speak Kitabından 36 Alıntı


1- Kafka bu hümanizasyon sürecini bir emansipasyon ya da hayvanlıktan kurtuluş hikayesi olarak değil, daha ziyade kolonyal Avrupa hümanizminin ve onun antropolojik taksonomilerinin bir eleştirisi olarak sunar. Maymun yakalandıktan sonra başka seçeneği olmadığını söyler: Bir kafese kapatılmış olarak ölmek istemiyorsa, insan öznelliğinin ‘kafesini’ kabul etmek zorundadır.

2- Durumum hakkında bir bilirkişi olarak konuşma, kendim hakkında bir söylem ya da herhangi bir bilgi üretme hakkı tıp mesleği, hukuk, psikanaliz ya da psikiyatri tarafından tanınmayan bir trans beden, bir non-binary beden olarak, Kızıl Peter’ın yaptığını yaptım. Freud ve Lacan’ın dilini, kolonyal patriyarkanın dilini, sizin dilinizi öğrendim ve size hitap etmek için buradayım.

3- Psikanalitik söylemin temel stratejilerinden biri, homoseksüelin, transseksüelin ya da non-binary kişinin doğum öncesi ya da çocukluk dönemindeki gelişiminde meydana gelen hastalık belirtilerini ortaya çıkarmak, tersine dönüşü tetikleyen travmayı araştırmaktır. Aranızdan bazıları ‘trans’ olmakla gerçek kadın doğamdan vazgeçtiğimi söyleyecektir. Diğerleri ise içimde kendini ifade etmeye çalışan (genetik, endokrinoloji veya psikoloji açısından tanımlanmış olsun olmasın) önceden var olan eril bir doğa olduğunu söyleyecektir. Diğerleri ise ebeveynlerimin (her zaman ikili heteroseksüel, tercihen beyaz bir çift olarak imgelenen) gizli arzularının bende su yüzüne çıktığını ve beni bugün olduğum kişi haline getirdiğini söyleyecektir. Hadi ordan. Bunlar grotesk sadeleştirmelerden başka bir şey değil. Ben hiç de hayal ettiğiniz gibi biri değilim. Bir bireyin kim olduğunu bilmek, bir parçacık hızlandırıcıdaki bir elektronun kesin konumunu belirlemekten daha kolay falan da değildir.

4- Cinsiyet değiştirmek, başka bir canlı kodun hormonuyla makinavari bir düzenlemeye gitmektir – bu kod bir dil, bir müzik, bir jest, bir bitki, bir hayvan ya da başka bir canlı olabilir. Cinsiyet değiştirmek, kadın fenotipi dediğiniz şeyi silen ya da daha iyisi gölgede bırakan ve başka bir soyağacının uyanmasına olanak tanıyan hormonla çapraz bir iletişim kurmaktır. Bu uyanış bir devrimdir. Moleküler bir ayaklanmadır. Heteropatriyarkal egonun, kimliğin ve ismin iktidarına bir saldırıdır. Bu süreç bedenin dekolonizasyonudur.

5- Trans beden bir kolonidir. Her gün Tijuana ya da Los Angeles, Saint Petersburg ya da Goa, Atina ya da Sevilla’da bir sokakta, Ürdün Nehri’nin şu ya da bu kıyısında yeni bir işgal yerleşiminin inşa edilmesiyle aynı fütursuzlukta bir trans beden öldürülüyor. Tıp ve klinik psikoloji, trans bedenin organlarını empoze etmek ve standartlaştırmak için bir savaş yürütüyor.

6- Göçmen ulus devletini kaybetmiştir. Mülteci evini kaybetmiştir. Trans birey bedenini kaybetmiştir. Hepsi o sınırı geçer. Sınır onların bir parçasıdır ve onları keser. Onları gasp eder ve devirir.

7- Trans beden, cinsel farklılık epistemolojisi için Amerika kıtaları İspanyol imparatorluğu için neyse odur: imparatorluk hayal gücünü zorlayacak kadar zengin ve kültürlü bir yer. Maden çıkarma ve yaşamı yok etme yeri. Potosí gümüş madenleri patriyarkal-kolonyal bilinçdışı için neyse, trans organlarımız da heteropatriyarkal sistem için odur. Gümüş topraktan çıkarılır ve madenci bir kuyuya gömülür. Organlarımız Amazon kauçuğu ve Sierralar’ın altınıdır. Organlarımız, normatif cinsel makinenin işleyebilmesi için ihtiyaç duyduğu yağdır. Her yerde trans bedenden nefret ediliyor ve aynı zamanda fantezisi kuruluyor, arzulanıyor ve tüketiliyor.

8- Trans beden bir yaşam gücüdür, yağmur ormanlarından akan, barajlardan ve madencilikten etkilenmeyen tükenmez Amazon’dur.

9- Bir zamanlar Afrika Avrupa için neyse, trans beden de normatif anatomi için odur: oyulacak ve en yüksek teklifi verene devredilecek bir bölge. Göğüsler ve deri kozmetik cerrahiye, vajina devlet cerrahisine, penis psikiyatriye ya da Lacancı anamorfoza. Batılı bilimsel ve teknik söylemin erkeklik ve kadınlığın simgesel cinsel organları olarak gördüğü penis ve vajina, Ruanda ya da Nijerya’dan, İspanya ya da İtalya’dan daha az gerçek değildir. Bir nehrin bir kıyısındaki yemyeşil tepe ile diğer kıyısında uzayıp giden rüzgârlı çöl arasında fark vardır. Bedenin erotik manzarası vardır. Cinsel organlar yoktur, sadece kolonyal iktidar bölgeleri vardır.

10- Trans beden disiplin kurumlarının, psikanalizin, medyanın, ilaç endüstrisinin ve piyasanın bir kolonisidir.

11- Trans beden Afrika’dır; organları canlı olsa da kolonizatörün bilmediği dillerde konuşur, siz psikanalistlerin farkında olmadığı rüyalar görürler.

12- Bu patriyarkal-kolonyal savaşın ortasında, cinsiyet değişimi bir antigenealojidir. Östrojenlerin varlığıyla ifadeleri engellenmiş olan genleri testosteron aracılığıyla birbirine bağlayarak aktive etmeyi ve aksi takdirde sessiz kalacak olan fenotipe özgür ifade vererek kendi hayatımın paralel bir evrimini tetiklemeyi gerektirir. Trans olmak için, kişinin kendi içinde, vücudunun her hücresinde başka bir geleceğin muzaffer kesintisini kabul etmesi gerekir. Trans olmak, erkeklik ve kadınlığa dair kültürel kodların, varoluşun sonsuz çeşitliliğine kıyasla anekdot niteliğinde olduğunu anlamaktan geçiyor.

13- Trans deneyimi, dilin ve hormonların varlığıyla tetiklenen tekno-şamanistik bir süreç olarak kabul edildiğinde, tüm politik ve kültürel göstergeleri yeniden kodlayan, dün ile bugün, feminen ile maskülen arasında net (tıbbi terminolojiyi kullanırsak kardinal) bir ayrım yapılmasını engelleyen dönüştürücü bir enerji kasırgasıdır. Ben Cantabria’daki bir köyde yürüyen, kiraz ağaçlarına tırmanan ve bacaklarını kaşıyan küçük kızım. Ben ineklerle birlikte ahırda uyuyan çocuğum. Ben dağ yamaçlarına tırmanan ve insan gözünden saklanan ineğim. Ben Frankenstein’ın canavarıyım, bir çiçek taşıyan ve herkes kaçarken sevecek birini arayan. Ben bedeni bir kitaba dönüşen okuyucuyum. Ben kilise kapısının arkasında bir kızı öpen genç oğlanım. Ben Cizvit kılığına girip Spinoza’nın Etika ‘sını ezberleyen genç kızım. Manhattan’da Batı 13. Cadde’deki Lezbiyen, Gey, Biseksüel ve Transgender Toplum Merkezi’nde BDSM seminerlerine giden dazlak lezbiyenim. Ben kadın olarak tanımlanmayı reddeden ve her gün kendi kendine küçük dozlarda testosteron uygulayan kişiyim. Ben yazmanın kimyaya dönüştüğü bir Orlando’yum. Ama geçiş sürecimi kahramanca anlatmaktan kaçınmak istiyorum. Bunda kahramanca bir şey yok. Ben bir kurt adam değilim ve vampirlerin ölümsüzlüğüne sahip değilim. Kahramanca olan tek şey yaşama arzusuydu – değişim arzusunun benim aracılığımla kendini gösterdiği ve hala göstermeye devam ettiği güç. Özel olmaktan uzak, bedenim ve kişisel denemelerim ve sıkıntılarım hakkındaki gözlemler, toplumsal cinsiyet, cinsiyet ve cinselliği normalleştirmenin veya yapısöküme uğratmanın politik yollarını tanımlar ve bu nedenle psikoloji, psikanaliz ve sinir bilimlerinin hegemonik dillerine karşı muhalif bir bilgi oluşturmak için ilgi çekici olabilir.

14- Tıp ve cinsiyet binarizmi yasası, transseksüellik sürecini dar ve tehlikeli bir yol, kesin, geri döndürülemez bir mutasyon olarak tasvir eder; bu ancak çok uç koşullarda başarılabilir, öyle ki mümkün olduğunca az sayıda insan bu yolu izleyebilir. Ancak ben, bu yolun, egemen söylemin arzu edilir ve zorunlu olduğunu öne sürdüğü ve tıp ve yargı kurumları tarafından meşrulaştırılan deneyim ve deneylerin çoğundan daha kolay ve keyifli olduğunu söyleyebilirim. Kendi içinde cinsiyet geçişini başarmak, uzun çocukluk ve ergenlik yılları boyunca her gün aynı saatte okula gitmekten daha kolaydır, tek eşli sadık bir evlilikten daha kolaydır, hamilelik ve doğumdan daha kolaydır, bir aile kurmaktan daha kolaydır, ödüllendirici tam zamanlı bir iş bulmaktan daha kolaydır, tüketim toplumunda mutlu olmaktan daha kolaydır, yaşlanmaktan ve bir huzurevine kapatılmaktan daha kolaydır. O kadar ileri gideceğim ki, rutin olarak iddia edilenin aksine, cinsiyet geçişine eşlik eden mutasyon sürecinin hayatımda yaptığım en güzel ve keyifli şeylerden biri olduğunu söyleyebilirim. Transseksüellik ve cinsiyet geçişi ile ilgili korkunç ve dehşet verici olan her şey, geçiş sürecinin kendisinde değil, cinsiyetler arasındaki sınırların onları aşmaya cüret eden herkesi cezalandırma ve öldürmekle tehdit etme biçiminde bulunur. Korkunç ve tehlikeli olan cinsiyet geçişi değil, cinsel farklılık rejimidir.

15- Ancak, eğer ben, canavar, bugün burada size hitap ediyorsam, bayanlar ve baylar, École de la Cause Freudienne’in uygulayıcıları ve akademisyenleri, bunun nedeni benim sözde ‘transseksüelliğim’ hakkındaki görüşlerinizle ilgilenmem değildir. Kendi kişisel deneyimlerime dayanarak size şunu söyleyebilirim ki, cinsel farklılıklar ve sizin normal ya da patolojik olarak gördüğünüz heteroseksüel ve homoseksüel biçimler, oldukları gibi kabul edildiklerinde, hayat da bir o kadar güzel, belki de daha güzel, aşk da bir o kadar yoğun, belki de daha yoğundur: kolektif olarak inşa ettiğimiz ve kim bilir belki de bir zamanlar belirli bir grup insan hayvanının hayatta kalması için gerekli olan, ancak artık ölüm ve baskıdan başka bir sonuç doğurmayan hantal bir zırhtan başka bir şey olmayan büyük kurgusal eserler. İcat edilmiş ve siyasi olarak meşrulaştırılmış eserler, tarihsel icatlar, kendileriyle özdeşleşecek kadar bedenlerimizin şeklini almış kültürel konvansiyonlar. Normatif erkeklik ve kadınlık, on dokuzuncu yüzyılda tasarlandığı şekliyle heteroseksüellik ve homoseksüellik, parçalanma olarak adlandırılamasa bile, en azından örtmece ya da felsefi inanç yoluyla yapıbozum olarak adlandırmamız gereken bir sürece yakalanmıştır.

16- Öncelikle, tüm psikanalitik teorinin dayandığı, evrensel ve neredeyse metafizik olduğunu düşündüğünüz cins, cinsiyet ve cinsel farklılık rejimi, ampirik bir gerçeklik ya da bilinçdışının belirleyici bir sembolik düzeni değildir. Yaşama dair bir epistemolojiden, anatomik bir haritalamadan, bedenin politik ekonomisinden ve üreme enerjilerinin kolektif yönetiminden başka bir şey değildir. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında kristalize olan Avrupa’nın ticari ve kolonyal yayılma döneminde ırksal bir taksonomiye uygun olarak inşa edilen tarihsel bir bilgi ve temsil sistemidir. Gerçekliğin temsili olmaktan uzak olan bu epistemoloji, aslında belirli bir siyasi ve ekonomik düzeni, yani heterokolonyal patriyarkayı üreten ve meşrulaştıran performatif bir motordur.

17- Bir paradigma, görünür ve görünmez olanın düzenini belirler ve bu nedenle beraberinde bir ontoloji ve politik bir düzen getirir, yani sosyal ve politik olarak var olan ve olmayan arasındaki farkı belirler ve farklı yaratıklar arasında bir hiyerarşi kurar. Toplumsal üretim ve yeniden üretim ritüellerini düzenleyen bir kurumlar bütünü olan dil aracılığıyla gerçekliği deneyimlemenin belirli bir aracını kurar. Bruno Latour bize, Gestalt psikolojisinden ödünç alınan örneklere rağmen, paradigmanın görsel bir metafor olmadığını hatırlatır. Paradigma basit bir dünya görüşü değildir. Basit bir öznel temsil bir yana, bir yorum bile değildir. Latour, “Paradigma uygulamadır,” diye açıklar, ‘yeni olguların ortaya çıkmasını sağlayan yöntemdir. Verileri kalıcı olarak renklendiren bir filtreden çok, deneysel bir alana erişim sağlayan bir yol gibidir. Bir paradigma daha ziyade bir havaalanının pisti gibi hareket eder. Bir bakıma belirli olguların “konmasını” mümkün kılar’. Kuhn’un bu paradigmaların tüm sosyal, kolektif ve kurumsal yönlerine verdiği önemi anlamak daha kolaydır. Ona göre bu hususların hiçbiri bilimlerin doğruluğunu ve uzlaşılabilirliğini ya da gerçekliğe erişimini zayıflatmaz. Aksine, Kuhn’a göre, olguların ‘yere inmesini’ sağlayan maddi yönlere odaklanırsak, bilimlerdeki ilerlemenin neden bu kadar muhafazakâr, bu kadar yavaş ve bu kadar yapışkan olduğunu anlayabiliriz. Tıpkı bir deniz uçağının Orly havaalanına inememesi gibi, bir kuantum da Newton fiziğine ”konamaz”.

18- Dolayısıyla cins, cinsiyet ve cinsel farklılık rejiminin tarihsel bir epistemoloji, her zaman var olmamış ve tüm epistemolojiler gibi eleştiriye ve değişime tabi olan kültürel, tekno-bilimsel bir paradigma olduğunu söyleyebiliriz. Rönesans bilim ve toplumunun çağdaş tarihçileri, Orta Çağ’a kadar ve belki de on yedinci yüzyılın başlarına kadar egemen Batı epistemolojisinin, yalnızca erkek bedeninin anatomik olarak mükemmel kabul edildiği ‘tek cinsiyet modeli’ olduğu konusunda artık hemfikirdir. Hipokrat ve Bergamalı Galen’in metinlerinde ve Andreas Vesalius’un anatomik incelemelerinde, kadınların bedenleri erkeklerinkiyle aynı anatomiyi paylaşıyordu: sadece iç ısının olmaması, kadınlarda genital organların vücudun içinde kaldığını, erkeklerde ise daha sıcak ve daha mükemmel cinsiyet olan genital organların dışa vurulduğunu gösteriyordu. İnsanlar erkekler ve kadınların yanı sıra meleklerden ve şeytanlardan, canavarlardan ve kimeralardan da söz ediyordu. Ancak bu epistemolojide erkekler ve melekler, kadınlardan ve kimeralardan daha büyük ontolojik ve politik gerçekliğe sahipti. On dokuzuncu yüzyıldan önce ‘kadın’ ne anatomik ne de politik olarak egemen öznellik anlamında mevcut değildi. Tek cinsiyetli paradigma, kadın bedeninin erkeğin hiyerarşik olarak daha düşük bir varyasyonu olarak temsil edildiği bir ‘benzerlikler sistemine’ göre işliyordu. Kadınların bedenleri anatomik varlıklar, siyasi özneler, tam ve özerk bir ontolojik varoluşa sahip olarak tanınmıyordu. On sekizinci yüzyıldan önce vajina ters çevrilmiş bir penisti, klitoris ve fallop tüpleri yoktu ve yumurtalıklar içselleştirilmiş testislerdi. Jinekoloji kadın doğumla sınırlıydı. Kadın diye bir şey yoktu. Sadece potansiyel anneler vardı. Menstruasyon ve üreme kapasitesi kadınlığı tanımlıyordu, genital organların biçimi değil. Cinsel farklılığın anatomik-politik bir göstergesi olarak genitalite çok daha yeni bir buluştur. Patriyarkal rejimde yalnızca erkek bedeni ve erkek cinselliği egemen olarak kabul ediliyordu. Kadın bedeni ve kadın cinselliği madun, bağımlı, minör(taryan) idi – tabii ki sayısal anlamda değil, Deleuze ve Guattari’nin bu terime verdiği anlamda, iktidar ilişkilerinde boyun eğdirmenin bir değişkeni olarak.

19- Freudyen psikanalizin, hem bir psişik aygıt teorisi hem de klinik uygulama olarak, tam da ırksal ve cinsel farklılık epistemolojisinin merkezinde yer alan fikirlerin kristalleştiği anda icat edildiğini düşünmek ilginçtir: evrimleşmiş ırklar ve ilkel ırklar, üreme güçleri sayesinde anatomik olarak farklı ve tamamlayıcı olarak tanımlanan kadın ve erkek, burjuva kolonyal aile kurumunda sırasıyla potansiyel baba veya anne figürleri olarak; aynı zamanda sırasıyla normal ve patolojik olarak kabul edilen heteroseksüellik ve homoseksüellik. Aşağılık bedenlerin tarihi, canavarların tarihi ve bunların normatif cinsellikle ilişkisi merceğinden bakıldığında, psikanaliz patriyarkal-kolonyal bilinçdışının bilimi, cinsel farklılığın bilinçdışının teorisidir.

20- Bana cinsin, cinsiyetin ve cinsel farklılığın psikanalizdeki psişik aygıtın yapısını açıklamada çok önemli olmadığını söylemeyin. Tüm Freudyen yapı, patriyarkal erkeklik konumundan, ereksiyon halindeki penise sahip, penetre eden ve boşalan bir beden olarak görülen heteroseksüel erkek bedeninden yola çıkılarak tasarlanmıştır; bu nedenle psikanalizdeki ‘kadınlar’, üreme rahmi ve klitorisle donatılmış (bazen) o tuhaf yaratıklar, bir sorun olmaya devam etmektedir ve edecektir. Bu yüzden 2019’da hâlâ bir günü ‘psikanalizde kadın’ konusuna ayırma ihtiyacı hissediyorsunuz.

Bana psikanaliz kurumunun eşcinselliği normdan bir sapma olarak görmediğini söylemeyin: çok yakın zamana kadar kendilerini açıkça eşcinsel olarak tanımlayabilen psikanalistlerin olmamasını başka nasıl açıklayabilirsiniz? Sorayım: Bugün burada, École de la Cause Freudienne’de kaçınız kendini psikanalist ve homoseksüel olarak tanımlıyor?

Sessizlik mi? Kimsenin söyleyecek bir şeyi yok mu?

Konferans salonunda panik. Analistin koltuğunda epistemik terör.

Öznel özel konumların ifşa edilmesini değil, kolonyal heteropatriyarkal iktidar rejimi içinde politik bir ifadenin varlığını kabul etmeye zorluyorum. Psikanaliz tarafından ifade edilenin ya da onaylananın aksine, heteroseksüelliğin cinsel bir pratik ya da cinsel bir kimlik olduğuna değil, Monique Wittig gibi, yaşayan insan bedeninin ve psişik enerjisinin toplamını üreme potansiyeline indirgeyen politik bir rejim, söylemsel ve kurumsal bir iktidar konumu olduğuna inanıyorum. Epistemolojik ve politik olarak, psikanalist ikili heteroseksüel bir bedendir… aksi kanıtlanana kadar.

Homoseksüel psikanalistlerden dolaptan çıkmalarını istemiyorum. Acilen norm dolabından çıkması gerekenler heteronormatif psikanalistlerdir.

On dokuzuncu yüzyılın sonlarında Freudyen psikanaliz, cins, cinsiyet ve cinsel farklılığın patriyarkal ve kolonyal epistemolojisi içinde ‘kapalı’ kalan psişik aygıtı düzenlemeye yönelik bir teknoloji olarak işlev görmeye başlamıştır. Bugün Freud, Nietzsche ya da Marx ile aynı düzeyde, modern zamanların en önemli düşünürlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Ancak Nietzsche veya Marx’ınki gibi, Freud’un söylemsel detaylandırmalarının da yeni siyasi özgürleşme ve tekno-bilimsel dönüşüm süreçleri ışığında sorgulanması ve eleştirilmesi gerekmektedir. Freudyen psikanalizin heteroseksüel kadınlık ve erkekliğin normalleştirilmesini, babanın arzusu ve otoritesiyle birlikte klinik anlatının merkezine yerleştirdiğini söylediğimde bir sırrı ifşa ettiğimi sanmıyorum. Freudyen Oedipus kompleksinin feminist ve kuir bir yeniden okumasına acilen ihtiyaç vardır. Burada Freud’un metinlerinin hermenötiğine giremem, ancak kısaca şunu söyleyebilirim ki, Freud ve normatif psikanaliz, suçu Oedipus’a yükleyerek ve analizin tüm ağırlığını onun sözde ‘ensest arzusuna’ vererek, kurbanı tecavüzden sorumlu tutarak ve cinsiyetin normalleştirilmesinin sosyal ritüellerini ve patriyarkal-kolonyal kültürünün temelini oluşturan çocuklara ve kadınlara yönelik cinsel şiddet ve istismarı psikolojik yasaya dönüştürerek patriyarkal tahakkümün kalıcı doğasına katkıda bulunmuştur.

21- Düşmanlık beslemeden konuşuyorum. Ben de on yedi yıl boyunca çeşitli analistlerle psikanaliz yaptım, Freudyen, Kleincı, Lacancı, Guattarici… Burada ifade ettiğim her şeyi bir ‘yabancı’ olarak değil, psikanalizin bir bedeni, analist koltuğunun bir canavarı olarak yapıyorum.

22- Tıp ve psikiyatri söylemi, doğumda hemen kadın ya da erkek olarak tanımlanamayan bedenlerin görünümüyle başa çıkma konusunda giderek artan sorunlar yaşıyor gibi görünmektedir. 1940’tan itibaren yeni kromozomal ve endokrinolojik teknikler, doğumun tıbbileştirilmesiyle birlikte, giderek artan sayıda bebeğe eskiden ‘hermafrodit’ olarak adlandırılan tanıların konulmasına yol açtı. Artık ‘interseks’ olarak adlandırılan bu yeni doğanlarla yüzleşen tıp bilim camiası yeni bir taksonomi geliştirdi. Johns Hopkins Üniversitesi’nde pediatrik endokrinolojinin kurucusu Lawson Wilkins ile birlikte çalışan çocuk psikoloğu John Money, anatomik bir gerçeklik olarak modern ‘cins’ kavramını bir kenara bırakır ve cinsel farklılık yaratmak için teknolojiyi kullanma olasılığı hakkında konuşmak için ‘cinsiyet’ kavramını icat eder. Modern transseksüellik kavramı da ilk olarak 1947 ve 1960 yılları arasında bu bağlamda ortaya çıkmıştır.

23- 1966 yılında İsviçreli çocuk doktoru Andrea Prader, ‘Prader’in taşakları’ ya da ‘endokrin tespihi’ olarak da bilinen ‘orkidometre’yi kullanarak cinsiyeti belirlemek için klinik bir ölçek geliştirir ve tanıtır – Prader’e göre, ergenlik öncesi çocuklarda testislerin virilizasyonunu ölçmek için kullanılabilecek çeşitli boyutlarda yirmi beş numaralı boncuktan oluşan bir dizi. Paradoksal bir şekilde, binarizmin ‘normalliğine’ olan inancı ve taksonomiye olan takıntısı, Prader’in yirmi beş farklı testis morfolojisi tipini vurgulamasına yol açmıştır. Onun ‘orkidometresi’ canlı vücudundaki morfolojik varyantların çokluğunun bir kanıtı olarak görülebilir… Ancak, cins, cinsiyet ve cinsel farklılık epistemolojisinin üstesinden gelemeyen Prader, bu farklılıkların çoğunu ‘patolojiler’ olarak görür ve cinsiyet değişimine izin vermek için tasarlanmış bir dizi terapi önerir. Tıp ve psikiyatri ilk kez, ikiliğin ötesinde çok sayıda bedenin ve genital morfolojinin varlığını dehşet içinde keşfeder. Giderek artan sayıda bilimsel, sosyal ve siyasi tartışma ortaya çıkar. Ancak epistemolojiyi değiştirmek yerine, bedeni değiştirmeye, cinsellikleri normalleştirmeye, tanımlamaları düzeltmeye karar verirler.

24- 1950’lerin başında geliştirilen Lacancı psikanalizin tamamının – Lacan’ın Freud’u yeniden okuması, dilbilime sapması – cins, cinsiyet ve cinsel farklılık epistemolojisindeki krize erken bir yanıt olduğuna dair bir hipotezi sizlerle paylaşmak istiyorum. John Money gibi Lacan’ın da cinsel farklılığı doğallıktan çıkarmaya çalıştığını söylemek mümkündür, ancak tıpkı Money gibi Lacan da sonunda modern cinsiyet ve anatomik farklılık kavramlarından neredeyse daha katı bir metasistem üretir. Money’nin durumunda, bu metasistem toplumsal telkin ve endokrinolojinin bir kurgusu olarak kabul edilen bir cinsiyet grameri ortaya koyar. Lacan’da da metasistem anatomik değildir, ‘Sembolik’, ‘Hayali’ ve ‘Gerçek’ düzenler arasında bir dil olarak yapılandırılmış bilinçdışı biçimini alır… Ancak, John Money örneğinde olduğu gibi, anatomiye indirgenmemiş olsa da, cinsel ikiciliğin ve dilin patriyarkal soyağacının ötesine geçmeyen bir farklılıklar sistemidir. Benim hipotezim, Lacan’ın politik rejim olarak heteroseksüel patriyarka içindeki kendi konumu nedeniyle cins, cinsiyet ve cinsel binarizmden kurtulamadığıdır. Onun doğallıktan çıkarması kavramsal olarak işlevseldi, ancak Lacan’ın kendisi politik olarak hazır değildi. Ve böylece, hem Freudyen hem de Lacancı psikanaliz, uyumsuz bedenlerin ‘interseks’ olarak normalleştirilmesine ve ikili olmayan ve trans kimliklerin ‘transseksüellik’ olarak patolojikleştirilmesine güçlü bir şekilde katkıda bulundu.

25- Bir yandan, patriyarkal cinsel farklılık normlarına göre yaşamayı reddedenlerin çoğunluğu polis ve yargı sistemi tarafından potansiyel suçlu olarak zulüm görürken, diğer yandan psikiyatrik ve psikanalitik çerçeve tarafından patolojikleştirildiler, psikiyatrik hapishanelere kapatıldılar, gerçek ‘kadınlıklarını’ veya ‘erkekliklerini’ kanıtlamak için tecavüze uğradılar, lobotomilere, hormon tedavisine, elektro-konvülsif tedaviye veya sözde ‘analitik tedaviye’ tabi tutuldular. Patriyarkal-kolonyal modernitenin canavarları olan bizlerle uğraşırken, konuşma tedavileri ve davranışsal ya da farmakolojik terapiler açık bir çatışma içinde değildi, tamamlayıcı bir şekilde çalışıyorlardı. Cins, cinsiyet ve cinsel farklılık rejiminin muhalif azınlıklarına yönelik bir siyasi imha süreci iş başındaydı. Seleflerimin çoğu öldü ve bugün de ölmeye devam ediyor, öldürüldü, tecavüze uğradı, dövüldü, hapsedildi, tıbbileştirildi… ya da farklılıklarını gizlice yaşadılar ya da yaşıyorlar. Bu benim mirasım ve onların susturulmuş seslerinden aldığım güçle, sadece kendi adıma da olsa, bugün size hitap ediyorum.

26- ‘Transseksüel’ kelimesinin maruz kalacağı terminolojik istismar – bugün burada bulunanlardan bazılarının beni tanımlamak için kullanacağı kelime – 1950’lerde David Oliver Cauldwell, Harry Benjamin ve Robert Stoller ile, tam da Lacan’ın psikanalitik teorilerini geliştirdiği dönemde başladı, ancak epistemik zulüm ve soykırım çok daha önce, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında, Karl Friedrich Otto Westphal’in ‘aykırı cinsel duygu’ olarak adlandırdığı şeyden ‘muzdarip’ bazı özneleri nitelemesiyle başladı. Westphal’e göre, bugün ‘homo-seksüellik’ ve ‘transseksüellik’ olarak adlandırdığımız şeyler arasında hiçbir fark yoktu; önemli olan doğal arzu ile doğaya aykırı olan arasındaki farktı. Katı bir ikili rejim perspektifinden bakıldığında, sorun ‘tersine çevirme’, yani ‘diğer cinsiyetin’ pratiklerini ‘taklit etme’ konusundaki inatçı kararlılıktı. On dokuzuncu yüzyılda, homoseksüelliğin aslında bir kadın ruhunun bir erkek bedenine ‘göç etmesinden’ ya da tam tersinden kaynaklandığı düşünülüyordu. Tüm rejimler sınırlarla denetlenir, dolayısıyla ister bedenler ve ruhlar arasında ister ulus devletler arasında uygulansın, göç günümüzde de sorun yaratmaya devam etmektedir. Sonuç olarak, biyo-penis/biyo-vajina penetrasyonunu ve döllenmeyi gerektiren üreme heteroseksüel modelini benimseyen psikoloji, erkek homoseksüelleri örneğin pasif veya alıcı anal cinselliğe sahip efemine erkekler olarak tasvir ederken; lezbiyenler fallik veya aktif cinselliğe sahip maskülen kadınlar olarak düşünülmüştür.

27- Alman psikopatolog Richard von Krafft-Ebing, ‘transseksüel’ terimi icat edilmeden çok önce, şu anda benim gibi yaşamak isteyenlerin anormal kabul edildiği bir ‘cinsel inversiyon’ alanını kategorize etti: ‘psişik hermafroditler’ veya ‘metamorfoz sexualis paranoica’dan muzdarip hastalar. Cinsel tersine dönme olarak eşcinsellik teorisi, 1940’ların sonunda, eşcinselliği ilk kez aynı cinsiyetten iki kişi arasındaki cinsel ilişki olarak tanımlayan Alfred Kinsey tarafından değiştirilecekti.

28- Eşcinsellik ve heteroseksüellik temsillerinin değiştiği bu noktada Cauldwell, ‘olumsuz etkilenen [ve] psikolojik olarak ait olmadığı cinsiyetin bir üyesi olarak yaşamaya ve görünmeye karar veren bir bireyi’ tanımlamak için ‘psikopatik transseksüel’ terimini kullanmaktadır. İlk ‘cinsiyet değiştirme’ operasyonlarının 1930’larda gerçekleştirilmiş olmasına rağmen, ‘bedeni değil zihni tedavi etmeyi’ savunan Cauldwell, tüm bedensel dönüşümlere karşı çıkmaktadır. Aynı zamanda çocuk psikiyatristi John Money, transseksüellerin ‘diğer cinsiyet olarak yaşamak için mantıksız bir arzu’ gösterdikleri için ‘cinsiyet kimliği bozukluğundan’ muzdarip olduklarını düşünmektedir.

29- Transseksüel bir kişinin mutlaka heteroseksüel olması gerektiği fikri, bazılarınızın beni dinlerken şüphesiz kendinize sorduğunuz “Ameliyat sonrası trans mı, ameliyat öncesi trans mı?” şeklindeki grotesk ve ısrarcı soruyla birlikte, psikopatolojik çerçevenin bir sonucudur.

Sizi rahatlatmama izin verin: Ameliyat oldum; uzun siyasi, pratik ve teorik seanslar boyunca dikkatlice, bedenimi ve davranışlarımı patolojik olarak teşhis eden epistemik aygıtı ameliyatla çıkardım.

Peki ya siz değerli psikanalistler, ameliyat oldunuz mu?

1990’lardan bu yana trans ve interseks hareketlerinin giderek siyasallaşması, ki bu geçtiğimiz on yıl boyunca daha da yoğunlaşmıştır, ‘cinsiyet disforisi’ fikrinin ‘cinsiyet kimliği bozukluğu’ fikrine doğru kaymasına yol açmıştır. Depatolojizasyon mücadelesi devam etmektedir, ancak söz konusu olan sadece sözde ‘trans kimliğin’ depatolojizasyonu değildir: bütün bir epistemolojinin değiştirilmesi gerekmektedir.

Bu konuda psikanaliz, pediatri veya farmakolojik psikiyatriden daha iyi değildir. Nevrozun tıbbileştirilmesine ve hastanın yeni bilişsel-davranışçı terapiler (BDT) kullanılarak psikotrop ilaçların tüketicisine dönüştürülmesine karşı çıkmış olsanız da, eşcinselliğin ve transseksüelliğin normalleştirilmesine ve cinsiyet ve cinsel sapkınlığın psikanalitik yönetimine müdahale etme hakkınızı asla reddetmediniz.

Lacan’a göre transseksüeller psikotiktir, ‘organı gösterenle karıştırma’ hatasının kurbanlarıdır. Organdan kurtulmak mümkündür, ancak ona göre tüm canlıları erkek ve dişi olarak ayıran cinsiyetlendirmenin sembolik ‘göstergesinden’ kurtulmak imkansızdır. Trans bireyler olarak semiyotik bir hastalıktan muzdarip olduğumuzu iddia ediyor: sembolik kastrasyon ile gerçek kastrasyon arasındaki, vajina ile basit bir delik arasındaki, ‘fallus’ ile rastgele bir etli uzantı arasındaki farkı anlamıyoruz; sadece anlamıyoruz. Peki tıp mesleği bir ultrasona bakarak ya da bir doğum sırasında cinsiyet tayin ederken vajina ile basit bir delik, ‘fallus’ ile rastgele bir uzantı arasında bir ayrım yapıyor mu? Ya cins, cinsiyet ve cinsel farklılık epistemolojisinin kendisi bir gösterge patolojisi olsaydı?

Saygıdeğer Lacancı psikanalistler, Katolik İspanyol milliyetçi grupların söylediği şu sözlerle aynı sonuca varmak için Sembolik Düzenin baş döndürücü yüksekliklerine çıkmaya gerek yoktur: ‘Kendinizi kandırmanıza izin vermeyin: bir erkeğin penisi vardır. Bir kızın vulvası vardır. Penisi ve vulvayı cinsiyetlendirmenin göstergeleri olarak mı yoksa sadece organlar olarak mı tanımladığınız önemli değildir. Ya sadece penisler ve vulvalar olduğu açık ve net olmasaydı? Ya penisi olan kızlar ve vulvası olan erkekler olsaydı? Ya ikiden fazla cins, ikiden fazla cinsiyet, ikiden fazla temel cinsel yönelim olsaydı? Ya genital farklılık ya da cinsiyet ifadesi, bir insan bedeninin sosyal ve politik bir kolektifte kabul görmesinin kriterleri olmasaydı?

30- Lacan ve destekçileri için cinsel ikilik sembolik bir olgu ve Batlamyus için güneşin dünyanın etrafında dönmesi kadar reddedilemez bedensel bir estetiktir. Organdan kurtulmak mümkündür ancak psikanaliz için cinsel farklılığın patriyarkal-kolonyal epistemolojisinden kurtulmak imkansızdır. Bruno Latour’un paradigmanın gücüne ilişkin argümanını genişletecek olursak, ikili olmayan bir bedenin psikanalistin koltuğunda var olmasının, bir deniz uçağının Orly’ye inmesinden ya da bir kuantumun Newton fiziğine ‘inmesinden’ daha zor olduğunu söyleyebiliriz.

31- Bugün, cinsiyet ikiliğine göre atanamayan her 1.000-1.500 yeni doğandan birinin (ya da Amerika Birleşik Devletleri’nde günde altı bebeğin) ‘interseks’ olarak tanımlandığını biliyoruz. Geçtiğimiz yirmi yıl boyunca, ‘interseks’ oldukları için tıbbileştirilen ya da ameliyat edilen çocuklar, genital mutilasyonlara ve zorla yeniden atama sürecine son verilmesi talebiyle bir araya geldi. Aynı dönemde, giderek daha fazla insan kendini ‘non-binary’ olarak tanımlamaya başladı. Birkaç ay önce, ünlü filozof Judith Butler kendisini Kaliforniya Eyaleti’ne yasal olarak non-binary kişi olarak kaydettirdi. Çeşitli Amerikan eyaletlerinin yanı sıra Arjantin ve Avustralya da ikili olmayan cinsiyeti siyasi bir olasılık olarak yasal olarak tanımaktadır. Almanya üçüncü bir cinsiyeti (O) olası bir cinsiyet ataması olarak tanımıştır.

Önümüzdeki yıllarda, canlı varlıkların radikal çeşitliliğini dikkate alabilen, bedeni heteroseksüel üreme kapasitesine indirgemeyen, heteropatriyarkal ve kolonyal şiddeti meşrulaştırmayan bir epistemolojiyi kolektif olarak tasarlamak zorunda kalacağız.

Bana inanıp inanmamakta özgürsünüz, ama en azından şuna inanın: yaşam mutasyon ve çokluktur. Geleceğin canavarlarının aynı zamanda sizin çocuklarınız ve torunlarınız olduğunu anlamanız gerekiyor.

32- Félix Guattari’nin ifadesiyle, terk etme sürecinde olduğumuz şey entegre küresel kapitalist rejimdir. Cins, cinsiyet ve cinsel farklılık rejimine ve kolonyal kapitalizme yol açan ekonomik, siyasi ve teknolojik değişimler üç yüzyıl boyunca meydana gelmiştir, ancak teknolojik değişimlerin hızı ve ekosistemin tahribatı ve Antroposen yok oluşu karşısında siyasi kararlara duyulan acil ihtiyaç, daha hızlı, belki de yakın değişimlerle karşı karşıya olduğumuz anlamına gelmektedir. Bu arada internet, kuantum fiziği, biyoteknoloji, işin robotlaştırılması, yapay zeka, genetik mühendisliği, destekli üreme ve dünya dışı seyahat için yeni teknolojiler, siyasi alanda yeni hiyerarşiler ortaya çıkıp kaybolurken bile organizma ve makine, canlı ve cansız, insan ve insan olmayan arasında alternatif varoluş biçimlerinin icat edilmesini gerektiren benzeri görülmemiş değişimleri hızlandırıyor. Yirminci yüzyılın başlarında kuantum mekaniği ve görelilik kuramlarının yarattığı paradigma değişimine benzer bir paradigma değişimi, şu anda yaşam üretme tekniklerinde ve cinsel ve cinsiyet öznelliğinin kolektif üretiminde gerçekleşmektedir.

33- Artık Freud ya da Lacan’ın metinlerine, sanki tarihsel olarak konumlandırılmış bir değer sisteminin ötesinde bir evrenselliğe sahiplermiş gibi, sanki bu metinler cinsiyet, toplumsal cinsiyet ve cinsel farklılığın patriyarkal epistemolojisi içinden yazılmamışlar gibi sistematik olarak başvuramazsınız. Freud ve Lacan’ı yasa olarak savunmak, Galileo’dan Batlamyus’un modeline geri dönmesini istemek, Einstein’dan görelilikten vazgeçip Newtoncu ve Aristotelesçi fizik terimleriyle düşünmeye devam etmesini talep etmek kadar saçmadır.

34- Yakınlık ve binary heterosentrik sosyalleşmenin patriyarkal ve cinsel pratiklerini basitçe reddetmiyoruz. Epistemolojinizi reddediyoruz ve bunu güçlü bir şekilde yapmalıyız. Bizim pozisyonumuz epistemolojik bir itaatsizliktir.

35- Oedipus’u özgür bırakın, canavarlara katılın, patriyarkal şiddeti çocukların sözde ensest arzusunun arkasına saklamayın ve klinik pratiğinizin merkezine tecavüzün ve patriyarkal şiddetin üstesinden gelenlerin, patriyarka çekirdek ailenin ötesinde, heteroseksüelliğin ve cinsel farklılığın ötesinde yaşayanların ve bir çıkış yolu arayan ve yaratanların – he, she ve they – bedenlerini ve seslerini yerleştirin.

36- Belki de tek başına bu dönüşüm süreci, size ne kadar korkunç ve yıkıcı görünse de, artık psikanaliz adını hak ediyor.

Heimatlos Kültü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin