
Komün biçimi “aynı anda hem siyasi bir hareket hem de paylaşılan bir bölge, bir taktik ve oluşum-halindeki-topluluktur.” Önceden belirlenmiş devrimci bir programın yerine getirilmesi ya da idealist veya romantik bütünlük modellerine göre modellenmiş bir bütünlük değil, mevcut ve yerel koşullara yanıt veren dinamik bir süreçtir. Atlanta’daki (ve Joy James’in hatırlattığı gibi dünyanın dört bir yanındaki) Polis Şehri’ni Durdurma hareketi gibi mekânsal mücadeleler sırasında ve çiftçilerin, anarşistlerin ve diğer katılımcıların acımasız devlet baskısına rağmen yeni bir havaalanı inşa etmek için altmış yıllık bir planı durdurabildikleri Notre-Dame-des-Landes, Fransa’daki ZAD’da Komün Biçimi yeniden ortaya çıkmaktadır.
Aynı ülkede tarımsal sermayenin devasa-havzalarda su istiflemesini durdurmak için harekete geçen hareketler, bugün Soulèvements de la Terre gibi kolektifler tarafından yürütülen bu mücadelenin yeni bir alanını sunuyor. Aşağıdaki yazı Kristin Ross ve Andreas Petrossiants arasında Ekim 2024’te e-flux’ta yapılan bir söyleşidir. Anlaşılır olması için düzenlenmiştir.
***
Andreas Petrossiants: Komün Biçimi kitabınıza Marx ve Kropotkin’in; Paris Komünü’nün tekil bir statik olaydan ziyade bir eylem “biçimi” —“günlük yaşam sanatı ve yönetimi”— sergilediğine dair fikirleriyle başlıyorsunuz. Karl Korsch gibi kişilerin iddialarının aksine, bu biçim Komün’ün içeriğiyle kıyaslandığında tesadüfi ya da alakasız değildir. 1968’den bu yana bölgesel kentsel ve kırsal mücadeleleri tartışmanın bir yolu olarak neden bu çerçevelemeye yöneldiniz?
Kristin Ross: Paris Komünü hakkında uzun yıllardır yazıyorum, ancak “komün biçimi” üzerine düşünmeye 2015 yılında Notre-Dame-des-Landes’de devam eden bir işgale davet edildiğimde başladım; bu işgal, tarım arazisine uluslararası bir havaalanı inşa edilmesini engelleme girişimiydi. Savaş-sonrası Fransa’daki en uzun süreli toplumsal hareketti ve pek çok farklı aşamadan geçti. Oraya davet edildiğimde, yaptıkları şey ile on dokuzuncu yüzyılda Paris’te kent komünarlarının yaptıkları arasında ne gibi olası devamlılıkların ve devamsızlıkların olduğu hakkında konuşmamı istediler. Böylece, bir bakıma, ortak bir siyasi biçim ve karşılaştırmanın sınırları hakkında düşünmeye zorlandım. Orada, ZAD’da (“zone à defendre”), farklı bir dünyanın fiilen yaratılmasına, ayrı bir dünyanın kolektif olarak yaratılmasına yakın bir şey gördüm. Aklıma Mikhail Bakhtin’in kurgunun zamansallıklarından, “kronotoplar” dediği farklı uzay-zamanlardan nasıl söz ettiğini getirdi. ZAD’ın kendine özgü bir zamansallığı, kendine özgü bir uzamı vardı ama kurgusal değildi.
Marx Paris komünü hakkında konuşurken, “Biçim basitti, tüm büyük şeyler gibi” der. Bu ve onun ya da Kropotkin’in ve ensüreksiyonun diğer birkaç yol arkadaşının Komün hakkında yaptığı diğer kısa ama şaşırtıcı türden açıklamaları düşünmek için çok zaman harcadım. Kropotkin şöyle diyor: “Bu, devrim için bir ortam ve onu gerçekleştirmenin bir aracıdır.” Yani hem bağlam hem de tözdür. Marx’ın düşünceleri de çok farklı değildir. Marx, Komün hakkında konuşurken en anarşist halindedir. Komünlerin ne zaman geliştiğini düşünmeye başladım. Devlet geri çekildiğinde gelişirler. Devlet devre dışı kaldığında ya da kestirdiğinde. Notre-Dame-des-Landes örneğinde, devlet aslında yaklaşık yirmi yıl boyunca o bölgede bir havaalanı inşa etme niyetinde olduğunu unutmuştu. Yani, uzun bir uykuydu. Ve bu süre zarfında, işgal altındaki insanlar birlikte çalışma kapasitesini geliştirme konusunda çok ilerleme kaydedebildiler, ki şu anda insanların yeniden öğrenmesi gereken asıl şey de bu. Dolayısıyla, ZAD gibi işgaller siyasi bir harekettir, ancak aynı zamanda arzulanan bir yaşam biçiminin kolektif olarak detaylandırılmasıdır. Bu nedenle komün biçimi her zaman belirli bir bölgeyle bağlantılıdır. Bu bir soyutlama değildir. Bir kavram değildir. Belirli bir bölgede, mahallede, yörede inşa edilmiş ve demir atmış bir şeydir.
AP: Bölge açısından bu bana, Fransa’daki birçok çiftçi için 68 Mayıs’ının “ayrı bir olay” olarak değil, kuşatmaya karşı daha büyük mücadelelerin bir anı olarak deneyimlendiğini yazmanızı hatırlatıyor. Bernard Lambert’in Les Paysans dans la lutte des classes adlı kitabından alıntı yapıyorsunuz ve bu kitabın “çiftçileri ve işçileri kapitalist modernite karşısında aynı yapısal duruma yerleştiren ilk çalışma” olduğunu söylüyorsunuz. Ayrıca Eric Hobsbawm’ın dünyanın büyük bir kısmı için Orta Çağ’ın 1950’lerde aniden sona erdiğine dair sözlerini de hatırladım. Devletçi ve kapitalist kuşatmaya karşı toprakları savunmak için ZAD ve diğer hiyerarşik olmayan hareketler üzerine yazdıklarınız, genellikle göz ardı edilen bu toprak temelli mücadelelere ve kentli olmayan veya proleter olmayan öznelere atıfta bulunuyor.
KR: Lefebvre yetmişli yıllarda, toprak için verilen her türlü mücadelenin zorunlu olarak çok çeşitli insanlar arasında ittifaklar içerdiğine işaret etmiştir. Tamamen farklı siyasi kodlara sahip, aynı ideolojik gemide olmayan insanları bir araya getirir. Bu dramatik bir insan karışımıdır. Bu ZAD’da açıkça görülüyordu. Oradaki işgalciler, bu çeşitli kesimleri ve grupları havalimanını bloke edecek kadar uzun süre bir arada tutmaya çalışırken ne yaptıklarını anlatmak için bir terim buldular: “bileşim” ya da aşırı farklılıklar üzerinden dayanışma. Çok uzun süren genel toplantılar yaptılar çünkü bu, yaşlı, çok muhafazakar mandıra çiftçileri (havalimanı ilk duyurulduğunda topraklarını satmayı reddedenler), anarşistler, rahibeler, kara bloklar, lezbiyen ayrılıkçılar, hayvansal proteine inanmayan çiftçiler, çiftçiliğe bile inanmayan natüralistler gibi çok çeşitli katılımcıları içerebilecek grupları bir araya getirmek için gerekli olan çalışmaydı. Ve şu anda bileşim konusunda en çok ilgimi çeken şey bunun ne kadar etkili olduğu. Çünkü bu grupları bir araya getirdiğinizde, karışıma farklı bilgi ve deneyimleri de katıyorsunuz: doğa bilimcilerin bilimsel bilgisi; anarşistlerin squat inşa etmek ve sürdürmek gibi pratik bilgileri; punkların yaratıcı, spontane, doğaçlama enerjisi; inşaatı geciktirmek ve durdurmak için mahkemelerde çalışabilen yasal geçmişi olanların becerileri. Devlet bu farklı grupların hepsine aynı anda saldıramaz. Bunu birleşik bir cephe olarak düşünebilirsiniz. Ancak daha az militarist olmak isterseniz, bunu müzikal bir benzetmeyle anlatabilirsiniz; tıpkı bir senfonide olduğu gibi, belli noktalarda kornolar gürültülü ve kemanlar geri plandadır, sonra durum değişir ve orkestranın başka bir bölümü ön plana çıkar. Bileşim, sizinle aynı siyasi kodları paylaşmayan insanlarla çalışmanın aslında çok arzu edilir olduğunu gösteriyor çünkü mücadeleye farklı şeyler getiriyorlar. Bu, solun eski sekterliklerinden bazılarını ya da solun tarihsel olarak kendini içinde bulduğu kimlik veya ideolojiye dayalı dışlamaları içermeyen bir şekilde geleceğimiz üzerinde bir etkiye sahip olmak için birlikte çalışmaya yapılan bir tür büyük yatırımdır.
AP: Bu bileşim kavramı, operaismo’ların (işçiciliklerin) “sınıf bileşimi” kavramını incelerken ortaya attığım bazı sorular üzerinde düşünmeme yardımcı oldu. Teorik olarak bu terimi, teknik bileşim (emek süreci) ile siyasi bileşim (sınıf mücadelesi) arasındaki diyalektik ilişkiyi tanımlamak için kullanıyorlar. Ancak kapitalist gelişime bakış açılarını düşünmenin çok daha basit bir yolu, işçilerin yalnızca sınıf ilişkilerini ortadan kaldırmak için mücadele ettikleri anda var olduklarıdır. Bu noktada, direnişi —örneğin muhafazakarlığa karşı liberal direnişte olduğu gibi, savaşın çoktan bittiği imasını içeren— ve bunun yerine bir zamansallığa ve oluşmakta-olan-yerel-topluluk tarafından üretilen bir dizi önceliğe dayanan savunmayı birbirinden ayırıyorsunuz. İkincisi, sınıf bileşimi kavramında olduğu gibi, kapitalist işbölümünün anahtarı olan yeniden üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılması sürecine daha yakın görünmektedir.
KR: Direnişin aksine, savunma zaten sahip olduğunuz, sevdiğiniz, değer verdiğiniz bir şeyle başlar. Yani, sevgiyle ve savunmaya değer, değer verdiğiniz bir şey olduğu fikriyle başlar. Bu farklı bir tür zamansallık yaratıyor çünkü devletin gündemini ya da şartlarını takip etmiyorsunuz. Özellikle uzun bir süreye yayılan bu hareketlerde gerçekten çarpıcı olan şey, kendilerini yeniden keşfetmek ve bazen yıllar boyunca mücadeleyi yaşamanın yeni, yaratıcı yollarını bulmak zorunda olmalarıdır. Dolayısıyla, savunduğunuz şey zaman içinde mutlaka değişir. Örneğin bir tarım arazisini, kirlenmemiş bir bölgeyi ya da Siyahların yaşadığı bir mahalleyi savunarak başlayabilirsiniz, ancak zaman içinde savunduğunuz asıl şey, savunma süresince gelişen birikimsiz sosyal ilişkiler bütünüdür.
AP: Doğru! Bu, öne sürdüğünüz ve benim çok üretken bulduğum bir başka ifadeye işaret ediyor: “değerlerin değer değiştirmesi”, bence “değerin abolisyonu” sorununu düşünmek için çok yararlı bir çerçeve, ki bu sorun elbette başta değer biçimi teorisi ve komünizasyon olmak üzere savaş sonrası pek çok Marksist akımda öne çıkıyor. Dediğiniz gibi, mücadele boyunca amaç sadece mevcut birikmiş serveti değersizleştirmek ya da ortadan kaldırmak değil, aynı zamanda birikimsel olmayan toplumsal ilişkilerden doğan yeni toplumsal değerleri savunmaktır.
KR: Bu konuda bir değer teorisyeni gibi konuşmuyorum, orası kesin. Bu konudaki düşüncelerim, Paris Komünarları üzerine yaptığım daha önceki çalışmalardan ve komün sanatçılarının bir araya getirdiği manifestoda bulduğum küçük bir ifadeden geliyor; bu arada sanatçılar çoğunlukla dekoratif sanatçılardı, yetenekli zanaatkârlardı.
Karar verdikleri en önemli şey, gerçekten de tek bir sanatsal jest olduğu ve bunun hem sanatçıların hem de zanaatkârların paylaştığı bir jest olduğuydu. Böylece, sanatçılar ve zanaatkârlar aslında federasyonlaşıyorlardı. Şimdi kulağa pek hoş gelmeyebilir ama İkinci İmparatorluk döneminde bir dekoratif sanatçının ya da bir zanaatkârın eserlerine imza atması yasaktı. Heykeltıraşların ya da ressamların sahip olduğu statüye ya da maddi ödüllere talip olamazlardı. Dolayısıyla bu federasyon, İkinci İmparatorluk döneminde sanat alanındaki en katı sosyal bölünmenin üstesinden gelinmesiydi. Sanatçılar ve zanaatkârlar birlikte, tüm sanatsal zekânın nasıl tek olduğunu anlatan bir manifesto yazdılar. Ve manifestolarının son cümlesinde şöyle yazmışlardı: “Bizler … toplumsal lüks için çalışıyoruz.” İnanılmaz bir cümle, çünkü lüks sadece birkaç kişi için değil midir? Onlara göre, herkesin hoş bir ortamda yaşama ve çalışma hakkı varmış gibi görünüyor. Lüks, eşyaların özel birikimi değil, tüm ortak alanlarda güzelliğin gelişmesidir; sonuçta, elbette, “toplumsal lüks” sınıf ayrımına dayalı lüksün sonunu varsayar. Şimdi, örneğin William Morris’in yaptığı gibi bu fikri zorlarsanız, bir toplumun değer verdiği şeyin dönüşümüne göre sanatla, emekle, çevreyle, doğal dünyayla olan ilişkimizin her bir yönünü değiştirmek anlamına gelir. Bizim için önemli olan nedir? Neyi önemsiyoruz? Değer dönüşümünden kastettiğim de budur.
AP: Komün üzerine yazdığınız The Emergence of Social Space: Rimbaud and the Paris Commune (Toplumsal Mekânın Ortaya Çıkışı: Rimbaud ve Paris Komünü) adlı kitabınızda yer verdiğiniz, Komün’ün barikat sanatçısı Napoleon Gaillard’ın, inşasına yardım ettiği barikatların yanında, sanki kendi sanat eserinin yanındaymış gibi gururlu bir şekilde gösterildiği bir fotoğraf aklıma geldi.
KR: İşte bu kadar. O bir kunduracı ve ayyaştı. Ama her zaman “sanatçı ayakkabıcı” olarak anılmakta ısrar etti. Ayrıca ayak üzerine bir inceleme yazmış ve ilk kauçuk galoşlar da dahil olmak üzere çok sayıda ayakkabı icat etmiştir. Yani çok yetenekli bir adamdı. Aynı zamanda barikat yapımından da sorumluydu ve giderek daha süslü barikatlar yapmaya başladı. Anti-Komünarlar, barikatlarını sanat eseri ve lüks olarak düşündüğü için onunla dalga geçtiler, ki gerçekten de durum böyleydi. Bu bana ZAD’a yaptığım ziyaretlerden birini hatırlattı; o zaman denizin görünmediği bir tarlanın ortasında bir deniz feneri inşa etmekle meşgul olduklarını öğrenmiştim. “Neden bir deniz feneri inşa ediyorsunuz?” diye sordum. “Savunma amaçlı mı? Polisler geldiğinde onları görebilmekten mi endişe ediyorsunuz?” Biri de dedi ki, “Hayır, bu toplumsal bir lüks. Bu ZAD’ın yedinci harikası.”
AP: Ayrıca yüzen bir rap stüdyoları vardı ki bu çok havalı! Maria Mies ve Veonika Bennholdt-Thomsen’in “geçim perspektifi” üzerine yazdıkları üzerine de düşündünüz. Sizin de yazdığınız gibi: “Bir hareketin süresi açıkça kendisini doğrudan geçim araçlarına dahil etme becerisine bağlıdır.” Burada, geçimin sadece hayatta kalmakla değil, gelişmekle ilgili olduğu açıkça ortaya çıkıyor.
KR: Geçim perspektifi gerçekten de ayrıntılı bir teori değildir. Mies ve Bennholdt-Thomsen bunun daha ziyade bir perspektif, bir yönelim olduğu konusunda ısrarcıdır. Bu, geçimlik bakış açısıdır. Bugün Fransa’da arazilerin yüzde 50’si tarım arazisi ve bu arazilerin yüzde 50’si önümüzdeki on yıl içinde çiftçilerin emekli olmasıyla el değiştirecek. Bu da büyük bir arazinin ya büyük tarım işletmelerine katılacağı ya da üzerine asfalt döküleceği anlamına geliyor. Şu anda kırsal kesimdeki savaş, tarımsal endüstri ile hala geçimlik diyebileceğimiz bir şey arasındaki savaştır; bu da, yetiştiriciliği çevreleyen tüm sorulara dikkat eden, biriktirici olmayan, üretimci olmayan bir tarım türü olabilir: Ne yetiştirmek istiyoruz? Ne kadar yetiştirmek istiyoruz? Nasıl yetiştirmek istiyoruz? Bence bu kırsaldaki savaş hakkında düşünmenin iyi bir yolu çünkü bazılarımızın artık tarımsal sanayi kompleksi olarak adlandırdığı şey, tohum ve tohum patentlerinden çiftlik ekipmanlarına, süpermarketlere, gıda dağıtımına, araştırmaya, toprağa kimin erişip kimin erişemeyeceğini belirleyen tüm bürokrasiye kadar her şeyi içerebilir. Sermayenin gerçek savaşı geçime karşıdır çünkü geçim niteliksel olarak farklı bir ekonomi anlamına gelir. Bu, insanların neyin zenginlik neyin yoksunluk olduğuna dair farklı kavramlara göre farklı yaşamaları anlamına gelir. Küçük üreticilerin, zanaatkârların ve ücretli çalışanların içsel değerine ve çıkarlarına yöneliktir. Paris Komünü’nün iki yol gösterici kelimesi olan hizmet alışverişi, gayri resmi kooperatifler, işbirliği ve dernekleşme yoluyla inşa edilen bir sosyal yaşam ve yaşanmış dayanışmalar dokusunun kademeli olarak yaratılmasını içerir. Ekonomik rasyonalitenin hakim olmadığı faaliyet alanlarını genişletmeye çalışır. Dünya pazarı tarafından şekillendirilmeyen ve biçimlendirilmeyen bir yaşam anlamına gelir. Bunlar komün biçiminin ana hatlarıdır.
AP: 2022 yılında, gıda üretimi, tarım ve yetiştiriciliğin kolektif biçimlerini organize eden otonom kolektifler ve gruplardan gelen bildirileri yayınladık. Bu yazılardan biri, Atlanta’daki ormanı “Polis Şehri” olarak bilinen ve ne yazık ki inşa edilen (ancak buna karşı mücadele devam ediyor) devasa bir polis eğitim tesisinin inşasına karşı savunan insanlardan geldi.
Bir polis helikopterinden kaçarken, bu devasa ormanın artık yok olmuş ağaçları onları polisin gözlerinden korudu. Hatta bir şeyler atıştırmak için bir dut ağacının altında duruyorlar. Bu durumda, geçim ve savunma tamamen farklı bir (kullanım) değerler dizisine dayanıyor ve genişleyen, ırksallaştırılmış bir karantina aygıtına karşı kolektif savunmada maddi hale geliyor.
KR: Aynen öyle. Mies’in büyüdüğü yer olan Almanya’da 1970’lere kadar tarımın çoğunun geçimlik tarım olduğunu söylemesi de dikkatimi çekti. Yani tüm bunlar çok çok yeni bir geçiş. Bu açıdan bakıldığında, yetmişli yılların entelektüel üretimi çok daha ilginç hale geliyor. Murray Bookchin, Ivan Ilitch, Andre Gorz, Henri Lefebvre, Mies, Silvia Federici, Francoise d’Eaubonne, Félix Guattari gibi insanlar esasen ekolojik bir bakış açısına sahipti. Ve bunu yapıyorlardı çünkü kendi gündelik yaşamlarındaki dönüşüm çok dramatikti.
AP: Aklıma Nanni Balestrini’nin 1969’da Torino’da Fiat işçilerinin isyanını dramatize eden romanı Her Şeyi İstiyoruz da geldi; bu isyanın başını İtalya’nın güneyinden gelen göçmen işçiler çekiyordu. Romanın kahramanı Güney’e döndüğünde köyün bahçesinde yetiştirilen domateslerin artık ortak mal olmadığını, müştereklerin kuşatılmasının devam ettiğini görür. Yürek parçalayıcı ama aynı zamanda şok edici bir sahne çünkü kitabın büyük kısmı savaş sonrası dönemde ülkenin kitlesel sanayileşmesinin merkez üssünde geçiyor. Çiftçilikten bahsetmişken, size yaratıcılık ve komün biçimi arasındaki ilişkiyi sormak istiyorum. Sizin de yazdığınız gibi, komün biçimi tarihsel anımızda insanların kendi güçlerini ve toplumsal güçlerini örgütlemelerinin en akılcı yolu olmakla kalmayıp aynı zamanda en zevkli yolu da olabilir.
KR: Bu da bizi toplumsal lükse geri götürüyor. Sanırım beni en çok şaşırtan şey, devletin bu tür işgaller karşısında sergilediği panik. Fransız hükümeti bir daha asla Fransız topraklarında bir ZAD’ın ortaya çıkmasına izin vermeyeceğini açıklayıp duruyor. Ama bunlar olmaya devam ediyor. Şu anda Toulouse’un dışında, tarım arazilerinden ve eski ormanlardan geçecek ve hepsi yok edilecek bir otoyolun inşasını engellemek için bir hareket var. Bir kez daha, Komün Biçimi‘nde anlattığım önerilen havaalanları gibi, bu otoyol da gereksiz. Bu iki kasaba arasında zaten bir otoyol var ve yeni önerilen otoyol işe gidip gelme süresini sadece on bir dakika kısaltacak. Ulaştırma Bakanı Clément Beaune, geçtiğimiz günlerde ZAD’ın bir festival ya da neşeli bir toplantı olmadığını, aksine özel mülkiyet ve kamusal alanın temel kurallarının ihlali olduğunu söyledi. İfadesinin ikinci yarısı şüphesiz doğrudur. Ancak bence M. Beaune’un asıl endişelendiği şey, ifadesinin ilk kısmından sızan öfkede ortaya çıkıyor. Devletin korkusu, bu hareketlerle bağlantılı olan ve devlet tarafından onaylanmayan bir tür hazzın var olabileceği gerçeğiyle ilgilidir. Örneğin tüketim toplumunun ve ertesi gün teslimatın programlanmış zevklerinin dışında bir tür şenlik. Bugün eğitimli gençlere baktığınızda, kaç tanesi gerçekten uygulama tasarımcısı, hedge fon yöneticisi ya da bu tür keyifsiz faaliyetlerden herhangi biri olmak istiyor? Bir de eğitimsizler var ki, bunların birçoğu her yerde emeğin Uber’leşmesi içinde bir tür izolasyon içinde sürükleniyor. Geleceğimiz üzerinde bir tür etkiye sahip olmak için diğer insanlarla birlikte çalışabilmenin tamamen kaybolduğu düşünüldüğünde, ZAD’ın keyifli ve pragmatizminin devlet için tehdit edici görünmesine şaşmamalı.
Kaynak

