
Bu beyefendilerde noksan olan şey diyalektiktir!
Friedrich Engels
İdealist felsefenin büyük genellemeleri, kapitalizmin bir uşağı ya da aktör provokatörünün tikel, somut özellikleriyle her twitter akışında vücut bulmaya ve yeniden cisimleşmeye mükemmel bir şekilde elverişlidir.
René Crevel
1
Postmodernite, 1973’te yeniden ortaya çıkan kârlılık krizinden ve değer-biçiminin kendisinden bu yana sermayeyi yaşam desteğinde tutan borcun piramitleşmesine, hayali sermayenin balonlaşmasına, emek-gücünün değersizleşmesine ve “neoliberal” yeniden yapılanmaya karşılık gelen kültürel ve deneyimsel durumdur. Postmodernizm, ideolojinin akıllı telefon kamerasından görülen bu ekonomik manasızlık, sosyal ayrışma ve tarihsel gecikme durumudur: tersine çevrilmiş, filtrelenmiş, pohpohlanan otoportresidir.
2
Eğer modernite kültürü bir yanda geçici, uçucu ve tesadüfi, diğer yanda ise standartlaşmış, rasyonel ve evrensel olan tarafından şekillendirildiyse ve bu kutuplar arasındaki diyalektik hareket Oluş’un temposunu belirlediyse postmodernite; diyalektiğin olumsuzlaması olmaktan çok, diyalektiğin durdurulmasıdır. Postmodernizmin genel itkisi ‘tüm üst-anlatılara [metanaratiflere] güvensizlik’ olarak özetlenebiliyorsa, o zaman postmodernite, modernitenin diyalektiğini canlandıran negatif hareketin dondurulmasının ideolojik olarak olumlaması gibi görünmektedir.
3
Postmodernitenin durumunu karakterize etmek için tipik olarak kullanılan dilin bir provası, aslında onu sadece yoğunluğu aşırı heyecana yükseltilmiş tek taraflı bir modernite gibi gösterir: Belirsizlik, tesadüfilik, gelip geçicilik, görelilik, fragmantasyon, yapıbozum, merkezsizleşme, akselerasyon, görünüş, yüzey, ironi, oyun, şans, kaos, şizofreni. Katı olan her şeyin zaten her zaman hava olduğundan şüphelenilmektedir. Temelde emeğin gayrimaddi olduğu, ekonomilerin libidinal olduğu ve öznenin öldüğü yeni bir dünyada mı yaşıyoruz? Yoksa bu, çelişkilerinin etrafından dolaşmaya, krizlerini ertelemeye ve kendi seküler eğilimine karşı yeterince kârlı birikim oranı görünümünü korumaya çalışırken toplumun tüm ilişkilerinde devrim yaratmaya devam eden sermayeden mi ibarettir?
4
Bütünlük kategorisine şüpheyle yaklaşan postmodernist düşüncenin tınısı tam bir şüphedir. Heteronominin üstesinden gelindiği inancıyla genel kavramlardan bahsetmek yasaklanmıştır, ancak yalnızca kavramın boyutu düşünceye kaybedilmiş ve onunla birlikte teori olasılığı da dogmaların demagojik rekabetine kurban edilmiştir. Bununla birlikte, eleştirel teorisyen, onun sefil eklektizminin kalıntıları içinde yine de birkaç genel eğilimi ayırt edebilir. Postmodernist ideoloji, maddi yaşamın toplumsal yeniden üretim ilişkilerini tarihsel belirleyicilikleri içinde kavramaktan kaçınma eğiliminde olup, işleyiş ve etkilerini dağınık ve her yerde bulunan olarak gördüğü normativiteler ve farklılıklar, iktidarlar ve öznelliklerin puslu bir çokluğu terimleriyle konuşma eğilimindedir. Postmodernist ideoloji, toplumu bir metin ya da söylemler topluluğu olarak düşünmek için nesne olarak toplum eleştirisini, özne olarak toplumdan daha az olmamak üzere tasfiye etme eğilimi gösterir; burada egemen anlatılar, semiyotik olarak fırınlanmış önvarsayımlarını bilgilendiren normatifliği söylemsel olarak yeniden tanımlar.
5
‘Sol-eğilimli’ akademik çevrelerdeki bu söylemselci dönüş, Marx’ın eleştirel toplum teorisinin sözde günahı olan ‘ekonomik determinizm’ için aşırı bir düzeltmeydi; sanki bu konuda konuşmaktan vazgeçmek, eylemde bulunan insanların toplumsal pratiğinin, görünüşte onların üzerinde ve onlara karşı doğal yasalar gibi hareket eden, yaşamlarını ve ölümlerini belirleyen ve aşikar bir şekilde feci sonuçları olan ekonomik biçimlere gerçekten saptırıldığı korkunç durumu ortadan kaldırabilirmiş gibi. Aksine, her şeyin a priori olarak tesadüfi olduğu ilan edilir: istikrarsız ve süresiz olarak ertelenmiş semiyotik gevezelikler, dil oyunları, simülasyonlar, orijinalleri olmayan kopyalar, sıvı sembolikler, dalgalı döviz kurları. Sonuç, amniyotik akışkanlar ve akışlar kesesinde garip bir şekilde tatmin olan nihilist bir kripto-idealizmdir.
6
Söylem olarak tartışılan bir dünyayı değiştirmeye nasıl yaklaşılır? Bu ideolojiye göre, elbette söylem aracılığıyladır: egemen anlatıları sorunsallaştırır ya da yapıbozuma uğratır, söylemlere ters söylemler ve farklılık eklemlenmeleriyle karşı çıkar, belirsiz semiyotik oyun ve radikal ötekiliğin emansipasyoner performansı için liminal alan açan söylemsel müdahalelerde bulunur, vs. vs. Ama bu pratikte gerçekten neye benzeyebilir?
7
Franco-Heideggerci beyefendiler ve onların türdeşleri tarafından yayılan yüksek postmodern ideoloji, 60’ların sonu ve 70’lerin başında enternasyonal proleter mücadelenin son büyük dalgasının yenilgisini takiben devrimci pratiğin ve teorisinin gerçek güneş tutulmasının ideal ifadesiydi. Peki, bir zamanlar akademide moda olan bu durağan söylemler neden tartışmaya değer? Son elli yıllık felaketin nedeni elbette onlar değildi. Ancak, işçi hareketinin parçalanması, iki ucu borçla beslenen ve daralan bir değer kütlesi üzerinde şişirilen varlık-fiyatı [asset-price] balonlarıyla desteklenen tıkanmış bir küresel ekonomi, onun neoliberal ideolojik mazereti ve buna eşlik eden postmodern kültürel durumla çok iyi uyum sağlıyor; bu fikirlerin karışımı, son zamanlarda ‘öğrenci aktivistlerle’ dolup taşan üniversite kampüslerinde bir dereceye kadar hegemonya elde etti ve daha sonra yeni küresel medya teknolojileri aracılığıyla dış dünyaya sızdı ve çağdaş siyaset pratiğini şaşırtıcı derecede şekillendirmeyi başardı.
8
Postmodernist bakış açısı, kapsamlı sistemik analizin jestlerini, sürüngen bir kişisel kusurluluk duygusuyla birleştirir. Solcu öğrenci görünümünde, Nietzsche’nin pankratik ontolojisini ödünç alır ve değerlerini onun “köle ahlakı” olarak gördüğü şeye geri döndürerek başının üzerinde durur: gördüğü tek şey korktuğu iktidar ve tabiiyettir. Baskıcı iktidarın her yerde işlediğini, mikro düzeyde farklılıkları denetlediğini, yaptığımız ve söylediğimiz her şeyde ve bunları yapma ve söyleme biçimlerimizde yeniden üretildiğini ve pekiştirildiğini görür. Paranoyak bir milis gibi, umut edebileceği en iyi şey daha az yönetilmek, her zaman farklılığı kimlik görünümü altında agonistik bir şekilde ifade etmeye çalışabileceği söylemsel kenarlara doğru kıvrılmaktır; mübadelenin özdeşleştirici soyutlaması yoluyla tüm kimliksizliği kendine tabi kılmaya yönlendirilen bir toplumsal bütünlüğün tarihsel oluşumunu ya da onu oluşturanlar tarafından kendi arkalarından nasıl kararlı bir şekilde olumsuzlanabileceğini anlamaksızın bunu yapar. ‘Direnmek’ istediğinde bile, deneyebileceği en iyi şey söylemlere meydan okumaktır, verili maddi koşulları dönüştüren kendi-üstüne-düşünen insan pratiği kavramına sahip değildir, ancak bilinçsiz bir biçimde kendisiyle çelişki içinde hareket eder, yalnızca görünüşte tamamen birbirine dışsal ve gizemli bir şekilde kendileriyle özdeş olan şeyleşmiş güçlerin monoton bir çatışmasıdır. Her zaman dikkatli olmak gerekir: baskı içselleştirilmiştir, ıslah kurumu bizim dilimizdir, kadeh zehirlidir, günah orijinaldir, yıpratma harbi ebedidir.
9
Bu tür bir ideolojinin herhangi bir emansipasyoner pratikle temelde uyumsuz olduğu gerçeği, onlarca yıldır solcuların bu iki ideolojiyi birleştirmeye çalışmasını engellemedi: aslında, içeriği ya da stratejik etkinliği ne olursa olsun, kendi iyiliği için ‘eylem’e yönelik bir tür fetiş uzun zamandır hüküm sürüyor. Sonuç ise atomize, tutarsız, manik, kendisinin-etini-yiyen bir siyasi pratik olmuştur; en tehlikeli taktiklerinden biri olan ‘çağrı kültürü’ [call-out culture] sıklıkla ‘aktivistlerin’ enerjilerini en iyi ihtimalle sembolik jestlere ve statik kendini kınamaya, en kötü ihtimalle de potansiyel olarak emansipasyoner hareketlerin aktif bir şekilde kendini-çürütmesine harcamıştır.
10
Tamamen onun tarafından belirlenmese de, bu siyasi pratiğin özellikleri, internetin yeni küresel medya teknolojilerinin, internete bağlı mobil cihazların ve bu teknolojileri gündelik hayatın dokusuna kârlı bir şekilde dokuyan ‘sosyal medya’ platformlarının yaygınlığı olmadan neredeyse düşünülemez. Asıl soru şu: Bu biçim neden bu içeriği geliştiriyor?
11
İnternet, zaman-mekân kompresyonunun aşırı bir aktörü olarak ortaya çıkmaktadır. Demiryolunun, telgrafın, telefonun, uçağın, radyonun ve televizyonun omuzlarında duran, sermayenin zaman aracılığıyla mekanı yok etme projesinde şimdiye dek elde edilmiş büyük başarıdır. Üç milyardan fazla insanın akıl almaz bir bilgi, imge ve temsil kaosunda gezinmeye çalıştığı ‘küresel köy’ artık cebinizdedir (kozmopolit bir akıl çağını başlatmak yerine, köy yaşamının taşralı, kabileci zenofobisini ve izolasyonunu küreselleştirmiş gibi görünüyor). Daha önce hiç bu kadar çok insanla bu kadar sürekli iletişim kurmak mümkün olmamıştı ve iletişim, eylem ve etkileşimin gerçekte ne anlama geldiği daha önce hiç bu kadar net görünmemişti. Guy Debord’un kavramının “en sersemletici yüzeysel” yönleri olarak adlandırdığı şeyin parodik bir abartısı olarak kolayca görünebilen Gösteri hareketi için bir ortamdır. Henri Lefebvre’in “büyük pleonazm” dediği şeyin elde edilmesidir. “kapalı, cehennemden bir döngü, iletişim yokluğunun ve paroksizm noktasına itilmiş iletişimin buluştuğu ve kimliklerinin birleştiği mükemmel bir daire.”
12
İnternet bir Gösteri değil, Gösteri tarafından aracılık edilen insanlar arasındaki sosyal bir ilişkidir. Bir topluluk imgesi olarak sosyal ayrışmanın mükemmelleştirilmesi için bir araçtır.
13
İnterneti sermaye döngüsüne entegre etmenin anahtarı olduğunu kanıtlayan ‘sosyal medya’ platformları (bir tür geniş, sürekli, karşılıksız piyasa araştırması odak grubu olarak), serbest piyasanın kendisi hakkındaki hayalinin gülünç bir provasını sunuyor. Çevrimiçi toplum bireysel hesaplara, bu hesapların sahiplerinin kimlikleri de varlık olarak gösterilen tanımlayıcılara ayrılıyor. Kişisel markalarının pazar payı için yarışan ‘insan kapitalistler’, hesap sahipleri ‘içerik’ üretir – resimler, bayt-boyutundaki fikirler ya da nükteler, hayatın parçalı temsilleri ya da ‘memeler’, yani tekrarla mutasyona uğrayan bir temsil fazlalığının sosyal krizinin yoğunlaştırılmış temsili – içeriklerin değeri ise “beğenmeler” ve “paylaşımlar” olarak ortaya çıkar. Bazı platformlarda ‘arkadaşlar’ ve ‘takipçiler’ biriktirilir: bu statü ve görünürlüğün hayali sermayesidir. Bazı platformlar ise daha doğrudan meta piyasaları olarak hizmet vermektedir, metaları ise diğer insanlardır: flört ve cinsel ilişki uygulamaları kişinin varlıkları hızla değerlendirmesine ve ‘Gerçek Hayat’ işlemlerini başlatmasına olanak tanıyor. LinkedIn gibi diğer platformlar ise medyatikleşmiş sosyal yaşam ile gündelikleşmiş işgücü piyasası arasındaki ayrımı çıplak bir şekilde ‘kontaklar’ için endişeli ve rekabetçi bir arayışa dönüştürüyor.
14
Benliklerimizin ve etkileşimlerimizin temsili, en çok bakmak istediğimiz Gösteri’nin ne olduğunu kanıtladı: hayatlarımızı sosyal medya aracılığıyla yaşayarak geçiriyoruz, belgelenmedikçe, altyazı eklenmedikçe, beğenilmedikçe ve tüketici verilerinin puslu bulutunda paylaşılmadıkça olayları deneyimlediğimizi hissedemiyoruz. Psüdo-iş ve psüdo-boş-zamanın bu bulanıklaştırılması, 21. yüzyılda Gösteri’nin taçlandırıcı başarısıdır ve bizi baştan çıkarıcı bir şekilde ikna etmektedir: sevdiğiniz işi yapın, yaptığınız işi sevin.
15
Sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte, zaman-mekân kompresyonunun bu denli yoğun bir şekilde yaşanması, hayatlarımızı parçalı içerik akışlarını görerek, dünyanın öbür ucundaki ve masamızın karşısındaki insanlarla aynı anda snapchat yaparak geçirmemiz, bazılarının iddia ettiği gibi postmodernite durumunun hiçbir yere gitmediğini, sadece özellikle yeni görünmeyi bıraktığını gösteriyor. Basitçe, koşulların sürekli değişiyor gibi göründüğü bir toplumda var olduğumuz, ancak toplumsal varoluşumuzun koşullarını değiştiremediğimiz verili bir durumdur.
16
Böylesine şaşırtıcı bir durum çeşitli tepkileri davet ediyor. Biri buna meyledebilir, simülasyonun çalkantılı bulanıklığında anonim bir parça haline gelebilir, çevrimiçi heterotopya olan her yerde ve hiçbir yerde kaybolabilir. Sonuç gerçekten de postmodern duruma atfedilen ve entelektüel uşakları tarafından naifçe (ya da alaycı bir şekilde?) emansipasyoner olarak olumlanan, göçebeye övgüleri artık evsizlere sataşma gibi gelen bir tür ‘şizofreni’dir.
17
Neoliberal piyasa ilişkileri aracılığıyla yönlendirilen ve yeterince incelenmemiş etik dürtülerle garip bir şekilde karışan postmodern teorik ilkelerle enfekte olan soldaki pek çok kişinin verdiği yanıt, ezici temsil fazlalığı ve kaygı verici belirsizlik içinde sabitlik nişleri oluşturmaya çalışmak olmuştur. Bu tür bir niş oluşturma çabası, evrenselleştirici anlatıların kaygan zeminine doğru kaymadığı ve yalnızca işgalcinin kimliği açısından nişin göreli tikelliğini ileri sürmekle yetindiği sürece postmodernist ideoloji ile tutarlıdır: Occupy olayının sloganında olduğu gibi, “Ben yalnızca kendim için konuşabilirim.” Bu, Varlığın görünüşte gönüllü veya seçmeli niteliğini vurgulayarak kuralcı özcülükten kaçmaya çalışan bir Varlık politikasına geri çekilmek anlamına gelir, dolayısıyla çağrı kültürü kümesi arasında ‘kimlik’ terminolojisinin yaygınlığı belirmiştir: kişi gay değildir, kişi kendini gay olarak tanımlar. Kişi kadın değildir, kişi kendini kadın olarak tanımlar. Böyle bir pozisyon mantıksal olarak söylemselci idealizmden kaynaklanır. Eğer her şey söylemse, o zaman ben varım diyorum, o halde varım. Sorun şu ki, bazı söylemler baskın, diğerleri marjinaldir: postmodernist, tüm söylemlerin iktidar ilişkileri tarafından alttan desteklendiğini kabul eden ilk kişi olacaktır. Bu da eylem ufkunu, başka herhangi birinin farklılığın söylemsel olarak ifade edilmesini engelleyecek kuralcı bir anlatı sunmamaya özen gösterirken, zor durumdaki marjinal söylemsel konumların seçmeli Varlık hakkını duygusal bir retorikle savunmakla etkili bir şekilde sınırlar. Tüm bunlar, Varlığın, kişinin olduğu bir şey olarak kalmaya çalışmasında emansipasyoner bir potansiyel olmadığını, sadece Oluş’un mutlak hareketinde olduğunu kavramaktan acizdir.
18
Siyasi bir pratik olarak bu görüş, dünyayı göreceli söylemsel hakimiyet hiyerarşileri doğrultusunda şekillendirmektedir. Görünürdeki Varlık durumu egemen söylemlerin ‘sağduyusu’ tarafından onaylananlar – örneğin heteroseksüel beyaz bir kişi – ayrıcalıklı bir konumdayken görünürdeki Varlık durumu değer verilmeyen, tanınmayan veya gayrimeşru olarak çerçevelenenler –örneğin beyaz-olmayan gay bir kişi – ayrıcalıktan yoksundur. Elbette bu modelin dolaylı olarak atıfta bulunduğu toplumsal tahakküm biçimleri gerçekten de mevcuttur ve maddi köklerinden yok edilmelidir. Ancak en iyi niyetle bile olsa, çağrı kültürü, Varlığı savaş alanı olarak alarak kendini sabote eder; bu savaş alanı ne yazık ki yetersiz donanıma sahiptir, tek silahı postmodern söylemci-idealist bir teorik model ve atomize edici bir kişisel sorumluluk etiği ile karakterize edilen bir siyasi pratiktir. Sonuç, sermayenin otonomize iktidarı için bir tehdit olmaktan çok bir nimet olan ve büyük ölçüde çevrimiçi olarak yürütülen yaygın bir “aktivizm” gösterisidir. Sonuçta, çok çeşitli kimlik pozisyonlarının tanınması, bu kimliklerin uzmanlaşmış metalar için çok çeşitli niş pazarlar olarak varlığının kabul edilmesine ve postmodern radikallerin temsillerinin tüketimini “direniş” olarak algılamasına izin verdi. Film oyuncularının [etnik]-çeşitliliği, TV şovlarında ‘kuir’ karakterlere yapılan muamele, bir pop yıldızının görünürlük zaferleri etrafındaki hararetli tartışmalar: bunlar, proletaryanın, kimin imajının ayrı bir iktidarın kendi portresine en iyi şekilde boyanabileceği konusunda rekabet eden kimliğe bağlı fragmantasyonun olumlu figürasyonlarıdır. 21. yüzyılda herkes kendi ısmarlama Gösteri’sine sahip olma hakkına sahiptir.
19
Çağrı kültürü, ‘en çok ezilenlerin’ seslerine ayrıcalık tanınmasını talep eder: Varlık koşulları, egemen söylemler tarafından onaylanma ayrıcalığına sahip olmayan en fazla sayıda tanımlayıcı ile karakterize edilenler. Sesleri başka türlü susturulduğunda, siyasi proje onları sorgusuz sualsiz dinlemek ve onlara farklılıklarını dile getirmeleri için uzun süredir inkar edilmiş fırsatı vermektir. Bu ifade genellikle kendi içinde bir amaç, söylemsel bir ayrıcalık-yeniden dağıtım şeması olarak görülür. Bu da bir tür ters söylemsel farklılık pazarı yaratır; bu pazarda katılımcılar, para biriminin değerini bilenler tarafından sunulan retorik dokunulmazlık karşılığında takas edilmek üzere kimlik-belirteçleri ve marjinallik simgeleri biriktirmek için rekabet ederler. Ancak para biriminin değeri tam olarak çok daha büyük normatiflik piyasasındaki değersizleşmesine göre sabitlendiğinden, normatiflik piyasasındaki kazançların farklılık piyasasında kayıplar anlamına gelmesi, dolayısıyla herhangi bir gerçek sosyal iktidara ulaşmanın marjinallik fetişistleri arasında söylemsel iktidareı kaybetmek anlamına gelmesi gibi çeşitli paradokslar ortaya çıkmaktadır. Bu siyasi pratik için bir başka acil sorun da şudur: Farklılık piyasası tarafından belirlenen para birimi oranlarını tanımayan bireylerin çoğunluğu nasıl disipline edilir?
20
Cevap şudur: pek de efektif olmayan biçimde. Paylaştığı marjinal söylemleri, bunları paylaşmayanlara karşı sadece bireysel söylemsel ifadelerle savunmaya çalışmak zorunda kalan çağrı kültürünün, ayıplama, zorbalık, günah keçisi ilan etme, alay etme, intikam, öfke nöbetleri, klikleşme ve çevrimiçi kafeterya siyaseti gibi ergen stratejileri dışında başvurabileceği çok az şey var ve bunlar da postmodern dönem gericiliği tarafından kolayca söndürülebilir, görmezden gelinebilir veya benzer çizgide alay edilebilir, örneğin: A:sd.asDS:a:ASD: ENAYİ SJW GÖTÜN YANMIŞ XDD
21
Mesele sadece bu uygulamanın bağımsız eleştirel aklın, sosyo-psikolojik olgunluğun ve kendinden-özgürleştirmiş insanlığın asgari koşulları olan empatik özneler arası iletişim ve tanıma kapasitesinin zaten neredeyse evrensel olarak çiğnenmesine ve sakatlanmasına katkıda bulunması değil, aynı zamanda temelde yanlış yönlendirilmiş olması ve kendi sözde amaçlarına ulaşmada bile etkisiz kalmasıdır. Ne yazık ki, marjinal sosyal konumlarda bulunanlar ve onların gerçek acıları için, çağrı-kültürsel-karşıt-söylemler, ne kadar şiddetle ısrar edilirse edilsin, son derece kırılgandır ve postmodern özlerine sadık kalarak, kişinin söylemini paylaşmaya rıza gösterecek cömertlikte insanlarla çevrelenmesine dayanır, atomize edici, iradeci ve bu toplumsal bütünlüğün ve onun tanımlayıcı mantığının belirlenmiş olumsuzlamasını kolektif olarak pratik etmek şöyle dursun, düşünme kapasitesine karşı sonsuz kimlik olumlaması (baş aşağı ‘farklılık’ olarak şekillendirilmiş) fetişleri tarafından yapısal olarak masumlaştırılmışlardır.
22
Bu nedenle, sürekli ve sürekli nafile bir gereklilik olan çağrı-kültürü: bir bireyi disipline etmek için tasarlanmış tipik bir sosyal medya tabanlı konuşma eylemi (genellikle ayrıcalıklarının orijinal günahına alenen işaret ederek utançtan yararlanmaya çalışarak) farklılık piyasasının söylemsel para birimi oranlarını kabul etmeye zorlar. Bu konuşma polisliği eyleminde, suç işleyen birey – ister kart taşıyan yobaz, ister denetimsiz ayrıcalığa düşkün, isterse de çağrı kültürünün ters söylemsel normlarından bihaber olsun – semptomu olduğu sistemin tamamını temsil eder hale getirilir. Bu çağrı, baskıya karşı verilen iyi mücadelede sembolik bir vekalet savaşına dönüşür ve bu savaş ya suçlunun kulağının çekilmesi, bir sonraki hatasına kadar ayrıcalıklarını kontrol edeceği bir kefaret dönemine razı olması, ya da erdemliler topluluğundan kovulmasıyla, (‘Sol’un yırtık pırtık bayrağına sarılmış) bu önemsiz talaş sansürlerine karşı öfkelenerek, belki de artık pastasını alıp yiyebilen, kendisini tüm bu cık cıklamaların zavallı, kuşatılmış kurbanı olarak nitelendirebilen ama yine de aslında hegemonik kalabilen kültürel olarak gerici bir Sağ’a sığınarak, son bulur.
23
Bu pratik nihayetinde, yalnızca kişinin ters-söylemsel normlarını zaten paylaşanların doldurduğu ‘güvenli alanlarda’ kendi kendini tecrit etmeyi teşvik eder. Bu tür bir kaçış, bireyleri teker teker çağrılayarak söylemsel Varoluş haklarını marjinal olana devretmelerini sağlamaya yönelik etik stratejinin en iyi ihtimalle etkisiz, en kötü ihtimalle de kendini sabote edici olduğunun temel bir kabulünü ortaya koymaktadır.
24
Sosyal medyanın sürekli olarak birbirine bağlanması, sürekli olarak seslenilebileceği anlamına geldiğinden, farklılığın dindar şampiyonları, aslında sadece politik Gösterinin aktörleri oldukları halde, kendilerini sürekli olarak spektaküler politik eylemlilik merhemine bulayabilirler. Ayıplayıcı bir paylaşım, öfkeli bir gönderi, hedefli bir kınama, hepsi sermayenin devam eden çalkantısının üzerinde hafif bir kendini kandırma köpüğünden başka bir şey oluşturmaz.
25
Tarihsel Oluş’un gerçek hareketi, Varlık’ın savaş alanındaki söz ediminden söz edimine söylemsel kavgalar lehine terk edildiğinde, cephaneliklerinde saygı için yalvarmalar veya kırılgan ayıplama girişimleri dışında çok az şey olan ontolojik farklılığı dile getirenler her zaman kaybedecektir. Kimlik siyaseti iki yönlüdür: Karşılıklı bir kimlik yarışında, gelenek ve kabul edilmiş ‘sağduyu’ ideolojisiyle desteklenen, kökleri yere ve yerlici etnik milliyetçiliğe dayanan bir Varlığın iyi silahlanmış sığınağına çekilebilenler, aşırı sağ jeopolitiğin son dönemdeki yükselişinin gösterdiği gibi, galip gelecektir. Çağrı kültürü postmodern Varlık siyasetini uygularken, faşist sahada kaybedilen bir savaş vermektedir.
26
Siyasi pratikte postmodernizmden yararlananlar, önce neo-muhafazakârlar ve son zamanlarda da aşırı-sağcı sözde popülistler olmak üzere egemen sınıf çıkarları olmuştur. Tüm anlam, anlamlandırma ve üst-anlatıların enkaza dönüştüğünü gören, ancak iktidardan korkmayan ve ayrıcalıktan utanmayan bu kesimler, parçaları bir araya getirme ve yararlı buldukları anlatılarda yeniden bir araya getirme fırsatını yakaladılar. Yeni aşırı-sağ, karizmatik bir varlık-siyaseti tasarlayarak konuşmasını boş imleyenlerle doldurmayı ve açık, yazarca metinler oluşturmayı öğrendi: kitlesi duymak istediğini duyuyor, ırk, yer, gelenek, kırılgan erkeklik, ulusal ‘büyüklük’, ahlaki çöküş, iş kaybı, göç, ekonomik durgunluk gibi korkularını bu çok yönlü sis perdesine yansıtıyor. Bu yankı bulan etno-milliyetçi mitografi, liberallerin “en savunmasızların” farklı kimliklerine saygı duymak adına paternalist bir dille geveledikleri, sürekli küresel kapitalist krizin en çıplak insanlık-dışı ve maddi olarak aşağılayıcı semptomları için popüler bir plasebo işlevi görebilir. Bu arada egemen sınıf — sermayenin karakter maskeleri ve siyasi kostümleri — gerçek olmayan, sadece görünür olan bu uydurma ikiliğin perde arkasında tarihsel iktidarını pekiştirmektedir. Yeni aşırı-sağın —her şeyi ve hiçbir şeyi ifade etmeyen ses ve öfke dolu masallar anlatan aptalların—, uygulayabilseler bile savaş sonrası birikimin “büyük” altın çağını asla canlandıramayacak olan ırkçı yarı-Fichteci korumacılıktan hararetle bahsetmesi kimin umurunda? İfadeler içeriği aşıyor, üstyapı görünüşte bağlantısız bir şekilde yüzüyor, liberal teknokratların aralıksız olarak doğruluk kontrolü [fact-checking] yapmaları tam olarak hiçbir şeyi etkilemiyor, her şey dil oyunları olarak görünüyor, ancak egemen sınıf kazanmak için oynuyor.
Kaynak

