Olmayan Bir Gelecekten Bildiri – Research & Destroy

2009 Kaliforniya üniversitelerindeki işgal hareketiyle ilgili bir yazı.

POMPEİ’YE KARŞI YEDİLİLER

ÖLÜ BİR MEDENİYET OLARAK YAŞIYORUZ. Artık iyi bir yaşamı tahayyül edemiyoruz, yalnızca bizi eğlendirmek için önceden seçilmiş bir dizi gösteri var: elimize parıldayan bir illüzyonlar menüsü verildi. Hem eksiksiz bir yaşam hem de kendi hayal gücümüz sistematik bir biçimde, bizim tahayyül edebileceğimizden çok daha şatafatlı, insanlık dışı ve aynı derecede ulaşılamaz bir dizi imgeyle yer değiştirdi. Artık kimse böyle sonuçlara inanmıyor.

Üniversiteden sonraki hayatımızın gerçeği şudur: arkadaşlarımız ve yabancılarla kaynaklar için acımasız ve önemsiz bir rekabet: endişe, korku ve artan sömürü ile dolu (belki şanslıysak) birkaç yıl sürecek alt düzey bir yönetim pozisyonu için koşuşturmaca — ta ki firma dağılana ve biz “B planı” hakkında mırıldanana kadar. Ancak bu, günümüz üniversite hayatının birebir tanımıdır; o adi ve önemsiz hayatı çoktan yaşamaya başladık bile.

Sırf hayatta kalabilmek için, iflas etmiş vaatler ile sunulan gerçeklik arasındaki bu yarığa karşı çeşitli tutumlar benimsemek zorunda kalıyoruz. Bazıları eğitimin kendi iyiliği için naif ve romantik bir tavır takınıyor, daha fazlasını beklemediklerini söylüyorlar. Bazıları ise geleceğin ruhsuz mahzenindeki son tomar paraya doğru bu gülünç maskaralıkta yarışarak demirden bir alaycılık ve küçümseme ile ilerliyor. Bazıları ise, sadece inanan biri gibi davranırlarsa, sadece ortaya çıkarlarsa, daha fazla derece ve daha fazla borç alırlarsa, daha çok çalışırlarsa, yükselen sıkı emeklerinin bir gün mutlaka ödüllendirileceğine dair antik inanca bağlı kalırlar.

Zaman, varlığımızın asıl malzemesi, gitgide yok olmakta: günlük yaşamımızın saatleri elimizden uçup gitmekte. Gelecek bizden peşinen gasp edilmekte, borcumuzu ödemeye ve komşularımızdan dilenmeye teslim edilmekte. Belki can sıkıntımızın kirasını çıkaracağız, büyük olasılıkla da çıkaramayacağız. 77 bakire felan da olmayacak, hatta ABD’nin küresel bir güç olarak ölüm sancılarını izleyebileceğimiz bir plazma monitörümüz bile olmayacak. Kapitalizm nihayet cennetin zenginliklerinin her yerde vaat edildiği ve hiçbir yerde teslim edilmediği gerçek bir din haline geldi. Aradaki tek fark, bitmek tükenmek bilmeyen bu süre zarfında her türlü hoyratlığın ve zalimliğin aktif bir şekilde teşvik ediliyor olması. Pompei’nin son sakinleri olan ölü bir medeniyet olarak yaşıyoruz.

Romantik naiflik, demirden alaycılık, küçümseme, bağlılık. Üniversite ve onun yeniden ürettiği yaşam bunlara bel bağlamış durumda. İnsani kapasitelerimizin dayanma gücüne ve bu dünyanın feci başarısızlığını birkaç yıl daha destekleyebileceğine güvendiler. Ama neden çöküşünü hızlandırmayalım ki? Üniversite kendini içten içe çürütmüştür: personellerden, öğretmenler ve öğrencilerden oluşan “insan sermayesi” artık onu bir ölüler şehrini savundukları kadar savunmayacaktır.

Romantik naiflik, demirden alaycılık, küçümseme, bağlılık: bunların terk edilmesine gerek yok. Üniversite bizi bunları birer araç olarak öğrenmeye zorladı; ancak bunlar silah olarak onlara çevrilecektir. Bizi kendi yeniden-üretiminin dilsiz ve donuk araçları haline getiren üniversite, kendi hayatlarımızı üretebilmemiz için yok edilmelidir. Olasılıklar hakkında romantik naiflik; yöntemler hakkında demirden bir alaycılık; üniversitenin durumu ve iyi niyetleri hakkındaki aşağılayıcı yalanlarını küçümseme; mutlak dönüşüme bağlılık — üniversitenin değil; ancak kendi hayatlarımızın. Bu, hayal gücünün geri dönüşünün başlangıcıdır. Yeniden hareket etmeye başlamalı, kendimizi donmuş tarihten, bu gömülü yaşamın magmatik şayaklarından kurtarmalıyız.

Kendi zamanımızı, kendi olanaklarımızı yaşamalıyız. Bunlar üniversitenin varoluşunun tek gerçek gerekçeleridir, ancak üniversite bunları hiçbir zaman yerine getirmemiştir. Onun saflarında: bürokrasi, atalet, beceriksizlik var. Bizim saflarımızda ise var olan diğer her şey.

I

Sadık hizmetkârlığını yaptığı toplum gibi üniversite de iflas etmiştir. Bu iflas sadece finansal değildir. Daha temel bir iflasın, hem siyasi hem de ekonomik bir iflasın göstergesidir ve bu iflasın oluşumu uzun zaman almıştır. Artık kimse üniversitenin ne için olduğunu bilmiyor. Bunu sezgisel olarak hissediyoruz. Kültürlü ve eğitimli bir yurttaş yaratma projesi geride kaldı; bir zamanlar diploma sahiplerinin iş piyasasında sahip olduğu özel avantaj da uçup gitti. Bunlar artık fanteziler, bakımsız koridorlara yapışan heyula kalıntılarıdır.

Uyumsuz mimari, kaybolan ideallerin hayaletleri, ölü bir geleceğin manzarası: bunlar üniversiteden geriye kalanlar. Bu kalıntılar arasında, çoğumuz bir dizi alışkanlık ve görevden biraz daha fazlasıyız. Alt seslendirilmemiş hınçların desteklediği bir tür düşüncesiz ve değişmez itaatle sınavlarımızın ve ödevlerimizin hareketlerini yerine getiriyoruz. Hiçbir şey ilginç değil, hiçbir şey kendini hissettiremiyor. Felaket gösterileriyle dünya-tarihsel olan, göründüğü pencerelerden daha gerçek değildir.

Ergenlikleri 11 Eylül’ü izleyen milliyetçi histeriyle zehirlenmiş olanlar için kamusal konuşma bir dizi yalandan ve kamusal alan da olayların patlayabileceği (ama asla patlamadığı) bir yerden başka bir şey değildir. Bir şeylerin olması için duyduğumuz belirsiz arzuyla —bunu kendimizin gerçekleştirebileceğini hiç hayal etmeden— internetin yavan homojenliği tarafından kurtarıldık. Hiç görmediğimiz, tüm varoluşları bir dizi ünlem ve aptalca resimden ibaret olan, tek söylemleri metaların dedikodusu olan arkadaşlar arasında sığınak bulduk. O halde güvenlik ve rahatlık bizim parolamız oldu. Etten dünyada dokunulmadan ya da hareket ettirilmeden kayıyoruz. Boşluğumuza bir yerden bir yere çobanlık ediyoruz.

Ancak yoksunluğumuz için minnettar olabiliriz: demistifikasyon artık bir proje değil, bir koşuldur. Üniversite hayatı nihayet her zaman olduğu gibi ortaya çıkıyor: uyumlu üreticiler ve tüketiciler üretmek için bir makine. Boş zaman bile bir tür iş eğitimidir. Öğrenci evlerinin ahmak tayfası, ofiste geç saatlere kadar çalışan avukatların tüm adanmışlığıyla kendilerini içkiye verirler. Lisede ot içip dersi asan çocuklar şimdi Adderall kullanıp işe koyuluyor. Spor salonundaki koşu bantlarında diploma fabrikasına güç veriyoruz. Eliptik dairelerde yorulmadan koşuyoruz.

O halde üniversiteyi Arkadya’daki bir fildişi kule, cennet gibi ya da boş bir yer olarak düşünmek pek mantıklı değil. “Sıkı çalış, sıkı eğlen”, kapuçino köpüğüne kalpler çizmek ya da veri tabanlarına isimler ve sayılar yerleştirmek için eğitim gören bir neslin aşırı hevesli sloganı olmuştur. Amerikan kapitalizminin pırıl pırıl tekno-geleceği uzun zaman önce paketlendi ve birkaç yıllık ödünç hurda karşılığında Çin’e satıldı. Bir üniversite diploması artık General Motors’daki bir hisseden daha değerli değil.

Çalışmak ve borç almak için çalışıyoruz ve çalışmak için borç alıyoruz. Uğruna çalıştığımız işler de zaten sahip olduğumuz işler. Öğrencilerin yaklaşık dörtte üçü, çoğu tam zamanlı olmak üzere, okuldayken çalışıyor; çoğu için, öğrenciyken elde ettiğimiz istihdam düzeyi, mezun olduktan sonra bizi bekleyenle aynı. Bu noktada, edindiğimiz şey eğitim değil; borçtur. Zaten harcadığımız parayı kazanmak için çalışıyoruz ve gelecekteki emeğimiz en boktan piyasada çoktan satıldı. Yirmi birinci yüzyılın ilk beş yılında ortalama öğrenci kredisi borcu yüzde 20, beyaz olmayan öğrenciler için yüzde 80-100 oranında arttı. Devletin eğitime ayırdığı fonla ters orantılı bir rakam olan öğrenci kredisi hacmi 1977’den 2003’e kadar yaklaşık yüzde 800 oranında artmıştır. Ödünç aldığımız öğrenim ücretinin satın aldığı şey, hayatımızın geri kalanı boyunca aylık ödemeler yapma ayrıcalığıdır. Öğrendiğimiz şey kredinin koreografisidir: yüzde 20 faizli başka bir plastik parçası teklif edilmeden sınıfa yürüyemezsiniz. Dünün finans uzmanları, bugünün beşeri bilimler uzmanlarının kasvetli gelecekleriyle yazlık evlerini satın alıyorlar.

İlkokuldan beri hazırlandığımız beklenti işte budur. Buraya ayrıcalıklarını noterden tasdik ettirmeye gelen bizler, gençliğimizi özel öğretmenler, psikolojik testler, zorunlu kamu hizmeti operasyonları —çok yönlü bir başvuru profili için yarım-gerçeklerin alaycı bir derlemesi— sağanağına teslim ettik. Ebeveyn öğütlerinden kaçtığımız anda kendimizi yok etmeye başlamamıza şaşmamalı. Öte yandan, buraya ailelerimizin ekonomik ve sosyal dezavantajlarını aşmak için gelen bizler, “başaran” her birimizin yerini on kişinin daha alacağını, buradaki mantığın sıfır toplamlı olduğunu biliyoruz. Zaten sosyoekonomik durum, öğrenci başarısının en iyi belirleyicisi olmaya devam ediyor. Demografinin “göçmenler”, “azınlıklar” ve “beyaz olmayanlar” olarak adlandırdığı bizlere, liyakat aristokrasisine inanmamız söylendi. Ancak biz, başarılarımıza rağmen değil, tam da bu başarılarımız nedeniyle nefret edildiğimizi biliyoruz. Ve biliyoruz ki kendimizi kökenlerimizin şiddetinden kurtarabileceğimiz devreler, geçmişin sefaletini bugün başka yerlerde başkaları için yeniden üretmekten başka bir işe yaramıyor.

Üniversite bize öncelikle nasıl borçlanacağımızı, emek gücümüzü nasıl boşa harcayacağımızı, ufak tefek kaygılara nasıl yenik düşeceğimizi öğretiyorsa, bize nasıl tüketici olacağımızı da o öğretiyor demektir. Eğitim de diğer her şey gibi hiç umursamadan istediğimiz bir metadır. O bir şeydir ve satın alanlarını da bir şey haline getirir. Kişinin sistemdeki gelecekteki konumu, diğerleriyle ilişkisi önce parayla, sonra da itaat gösterisiyle satın alınır. Önce para öderiz, sonra “sıkı çalışırız”. Ve işte bölünme buradadır: kişi hem komuta eden hem de komuta edilen, hem tüketen hem de tüketilendir. İtaat edilen sistemin kendisidir, itaati dayatan soğuk binalardır. Öğretenlere otomatik bir mesajlaşma sisteminin tüm saygısıyla davranılır. Burada yalnızca müşteri memnuniyeti mantığı geçerlidir: ders kolay mıydı? Öğretmen seksi miydi? Herhangi bir aptal götoş A alabilir mi? Birkaç tuşa basarak bilgi edinmenin ne anlamı var? İnternet varken hafızaya ne gerek var? Düşünce eğitimi mi? Defol be ciddi olamazsın. Ahlaki bir hazırlık mı? Bunun için zaten anti-depresanlar var.

Bu arada, aramızda siyasi açıdan en aydın olduğu varsayılan yüksek lisans öğrencileri aynı zamanda en itaatkâr olanlarımız. Uğruna çalıştıkları “meslek”, şebekeden ya da işgücü piyasasından düşme fantezisinden başka bir şey değildir. Her yüksek lisans öğrencisi, piyasanın zorunluluklarından arındırılmış bir ada ekonomisinin hayalini kuran bir Robinson Crusoe’dur. Ancak bu fantezinin kendisi de piyasaya aralıksız bir teslimiyetle sürdürülmektedir. Gündüzleri kapitalizmin bütünleştirici bir eleştirisini öğretip geceleri iş konuşmasını cilalamakta artık en ufak bir çelişki hissedilmemektedir. Zevkimizin emeğimiz olması semptomlarımızı daha yönetilebilir kılmaktadır. Estetik ve politika, ideolojinin tarihin yerine geçmesi sayesinde çöküyor: içki ve güzel sanatlar ve varlık sorunu üzerine bir başka seminer, yazı karakterinin sabit fluluğu, her pikselin bir yerlerde birileri tarafından ödendiği, ben değil, burada değil, görünen her şeyin iyi olduğu ve tüm malların kredi ile elde edilebilir göründüğü bir yer.

Yüksek lisans okulu, yıldız profesörlerin yüksek tepelerinden, çoğunlukla kötü niyetle maaş alan öğretim görevlileri ve yardımcıların sıralı saflarına kadar, kapitalizmin mantığına uyarlanmış feodal bir sistemin solmuş kalıntısıdır. Benedictine manastırının tüm Gotik ritüelleri ve bu işin soyluluğuna, özünde fedakarlığına dair tüm garip teolojik iddialarıyla burada bir tür manastırcılık hakimdir. Astlar, ustalara çıraklık yapmaktan çok mutlular, onda dokuzumuzun her dönem 4 ders vereceğini ve hepimizin tek olabileceği kurgusunu sürdüren onda birinin maaş çeklerini dolduracağını gösteren matematiği yapamıyorlar. Elbette ben yıldız olacağım, büyük bir şehirde kadrolu bir iş bulacağım ve yeni soylulaştırılmış bir mahalleye taşınacağım.

Sonunda Marx’ın Feuerbach üzerine 11. tezini yorumluyoruz: “Filozoflar dünyayı sadece çeşitli şekillerde yorumladılar; önemli olan onu değiştirmektir.” En iyi ihtimalle, eleştirinin sınırlarına gelip orada yok olmanın, ancak görünüşte yok edilemez kökten yeniden başlamanın anka kuşu benzeri becerisini öğreniyoruz. Bu performansın ilk kısmına hayranlık duyuyoruz: yolumuzu aydınlatıyor. Ancak intihar düşüncesinin o noktasını, pratikteki menteşesini kıracak araçları istiyoruz.

“Eleştiri” yapan insanlar aynı zamanda alaycılığa en yatkın olanlardır. Ama eğer alaycılık basitçe coşkunun tersine çevrilmiş haliyse, o zaman her hayal kırıklığına uğramış solcu akademisyenin altında gizli bir radikal vardır. ABD’nin 2003-2006 yılları arasında bir milyon Iraklıyı öldürdüğü, Amerika’nın en yoksul vatandaşlarından kesilen her kuruşun bankacılık sektörüne aktarıldığı, denizlerin yükseleceği, milyarlarca insanın öleceği ve bu konuda yapabileceğimiz hiçbir şey olmadığı gerçeğini tartışırken omuz silkme, donuk yüz ifadesi ve utançtan kıvranış — bu rahatsız duruş, kendini mevcut sol düşüncenin olduğu ve olması gerektiği arasında sıkışmış hissetmekten kaynaklanır. İnsan bir yandan başka bir alternatif olmadığını, diğer yandan da başka bir dünyanın mümkün olduğunu hissediyor.

Bu kadar huysuz olmayacağız. Bu pozisyonların sentezi tam önümüzde duruyor: başka bir dünya mümkün değil; gereklidir. Olması gereken ve olan birdir. Küresel ekonominin çöküşü şimdi ve burada.

II

Üniversitenin kendine ait bir tarihi yoktur; onun tarihi sermayenin tarihidir. Temel işlevi, sermaye ile emek arasındaki ilişkinin yeniden üretilmesidir. Her ne kadar alınıp satılabilen, yatırımcılarına gelir ödeyen gerçek bir şirket olmasa da, kamu üniversitesi yine de bu işlevi, ortaklarının şirket biçimine giderek daha fazla yaklaşarak mümkün olduğunca verimli bir şekilde yerine getirir. Şu anda tanık olduğumuz şey, eğitim kurumunun dış görünüşünün yerini tamamen kurumsal düzene bıraktığı bu sürecin son oyunudur.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından gelen ve 1960’ların sonlarına kadar süren kapitalizmin altın çağında bile liberal üniversite çoktan sermayeye tabi kılınmıştı. Yüksek öğrenim için kamu fonlarının zirvede olduğu 1950’lerde üniversite, “komünizmi” yenmek ve ABD hegemonyasını sürdürmek için gerekli beceri setlerine sahip teknokratlar üretmek üzere yeniden tasarlanıyordu. Soğuk Savaş sırasındaki rolü liberal demokrasiyi meşrulaştırmak ve özgür ve eşit vatandaşlardan oluşan hayali bir toplumu yeniden üretmekti — tam da hiç kimse özgür ve hiç kimse eşit olmadığı için.

Ancak devlet üniversitesinin bu ideolojik işlevi İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra en azından iyi finanse edildiyse de, bu durum 1960’larda geri dönülmez bir şekilde değişti ve hiçbir sosyal demokrat topuk vurma, savaş sonrası patlamanın ölü dünyasını geri getirmeyecek. 1965 ve 1980 yılları arasında önce ABD’de, sonra da sanayileşen dünyanın geri kalanında kâr oranları düşmeye başladı. Kapitalizmin, mümkün kıldığı iyi yaşamı sürdüremeyeceği ortaya çıktı. Sermaye için bolluk aşırı üretim, çalışma özgürlüğü ise işsizlik olarak görünür. Kapitalizm, 1970’lerden başlayarak, sürekli işin geçici hale getirildiği ve işçi sınıfı ücretlerinin durgunlaştığı, tepedekilerin ise sürdürülemez olduğu kanıtlanan karanlık finansal büyücülükleri için geçici olarak ödüllendirildiği ölümcül bir gerileme dönemine girdi.

Kamu eğitimi için uzun süreli kriz, hem ekonomik büyüme oranlarının düşmesi hem de zor durumdaki şirketler için vergi indirimlerine öncelik verilmesi nedeniyle vergi gelirlerinin azalması anlamına geliyordu. Kamu bütçesinin yağmalanması Kaliforniya’yı ve ülkenin geri kalanını 1970’lerde vurdu. İş döngüsündeki her aşağı yönlü gerilemeyle birlikte vurmaya devam etti. Doğrudan piyasaya bağlı olmasa da, üniversite ve ona bağlı kuruluşlar da diğer endüstriler gibi aynı maliyet düşürme mantığına tabidir: azalan vergi gelirleri işin gündelikleştirilmesini kaçınılmaz hale getirmiştir. Emekli olan profesörler kadrolu işlere değil, aynı işi çok daha az ücretle yapan ve güvencesiz olarak istihdam edilen öğretim asistanlarına, yardımcı doçentlere ve okutmanlara yol açmaktadır. Öğrenim ücretlerindeki artışlar kesintileri telafi ederken, öğrencilerin eğitim almak için para ödedikleri işler buharlaşıyor.

Uzun sürecek olan mevcut krizin ortasında, soldaki pek çok kişi kamu eğitiminin altın çağına geri dönmek istiyor. Safça, mevcut krizin geçmişe dönüşü talep etmek için bir fırsat olduğunu hayal ediyorlar. Ancak yüksek kâr oranlarına ve güçlü ekonomik büyümeye bağlı olan sosyal programlar artık yok. Kapitalist bir toplumda otonom bir “kamu üniversitesi”nin olamayacağı gerçeğini göz ardı ederek, geri dönüşü olmayan şeylere nafile bir şekilde sarılamayız. Üniversite kapitalizmin gerçek krizine tabidir ve sermaye liberal eğitim programlarına ihtiyaç duymaz. Üniversitenin işlevi her zaman sermayenin değişen ihtiyaçlarına göre geleceğin işçilerini eğiterek işçi sınıfını yeniden üretmek olmuştur. Bugün üniversitenin krizi, işçi sınıfının yeniden üretiminin krizidir, sermayenin artık işçi olarak bize ihtiyaç duymadığı bir dönemin krizidir. Kamusal eğitim sistemine geri dönülmesi çağrısında bulunarak üniversiteyi piyasanın zorunluluklarından kurtaramayız. Bu sistemin üzerine kurulduğu piyasa mantığının sonunu yaşıyoruz. Elde etmeyi umabileceğimiz tek otonomi kapitalizmin ötesindedir.

Bunun mücadelemiz için anlamı, geriye gidemeyeceğimizdir. Eski öğrenci mücadeleleri yok olmuş bir dünyanın kalıntılarıdır. 1960’larda, savaş sonrası patlama henüz çözülmeye başlamışken, üniversite sınırları içindeki radikaller başka bir dünyanın mümkün olduğunu anladılar. Teknokratik yönetimden bıkan, konformist bir toplumun zincirlerini kırmak isteyen ve bolluk çağında gereksiz olduğu için yabancılaşmış çalışmayı reddeden öğrenciler, kendilerini işçi sınıfının radikal kesimleriyle bir araya getirmeye çalıştılar. Ancak kapitalizmin ekonomik mantığına çok zayıf bir şekilde bağlı olan radikalleşme biçimleri, bu uyumun yerleşmesini engelledi. Vietnam savaşına karşı direnişleri, eleştiriyi kolonyal bir savaş makinesi olarak kapitalizme odakladığı, ancak yerli emeği sömürmesine yeterince odaklanmadığı için, öğrenciler farklı sorunlarla karşı karşıya olan bir işçi sınıfından kolayca ayrıldılar. Savaş sonrası patlamanın alacakaranlık döneminde, üniversite şu anda olduğu kadar sermaye tarafından yutulmamıştı ve öğrenciler borç ve harap olmuş bir işgücü piyasası tarafından bu kadar yoğun bir şekilde proleterleştirilmemişti.

Bu yüzden bizim mücadelemiz temelde farklı. Öğrenci yaşamının yoksulluğu ölümcül hale geldi: vaat edilen bir çıkış yok. Eğer 1970’lerin ekonomik krizi 1960’ların siyasi krizinin belini kırmak için ortaya çıktıysa, bugün ekonomik krizin yaklaşan siyasi ayaklanmanın önüne geçmesi, geçmiş mücadelelerin işbirliği ve etkisizleştirilmesini nihayet aşabileceğimiz anlamına geliyor. Normale dönüş olmayacak.

III

Üniversite mücadelesinin sınırlarını zorlamaya çalışıyoruz.

Üniversitenin özelleştirilmesini ve otoriter yönetim sistemini kınıyor olsak da yapısal reformlar istemiyoruz. Biz özgür bir üniversite değil, özgür bir toplum talep ediyoruz. Kapitalist bir toplumun ortasında özgür bir üniversite, hapishanedeki bir okuma odası gibidir; günlük yaşamın sefaletinden sadece bir dikkat dağıtma işlevi görür. Bunun yerine, mülksüzleştirilmiş öğrencilerin ve işçilerin öfkesini bir savaş ilanına kanalize etmeye çalışıyoruz.

İşe üniversitenin çalışmasını engelleyerek başlamalıyız. Bedenlerin ve eşyaların normal akışını kesintiye uğratmalı ve işi ve sınıfı durma noktasına getirmeliyiz. Abluka altına alacağız, işgal edeceğiz ve bizim olanı alacağız. Bu tür kesintileri diyaloğun ve karşılıklı anlayışın önündeki engeller olarak görmek yerine, onları söyleyeceklerimiz, nasıl anlaşılmamız gerektiği olarak görmeliyiz. Krizler toplumun temelindeki karşıt çıkarları gözler önüne serdiğinde alınabilecek tek anlamlı pozisyon budur. Birlik çağrıları temelde boştur. Statükoyu koruyanlar ile onu yıkmaya çalışanlar arasında ortak bir zemin yoktur.

Üniversite mücadelesi, işyerlerinde, mahallelerde ve gecekondu mahallelerinde yeni bir ret ve isyan döngüsünün başladığı birçok sektörden biridir. Hepimizin geleceği birbirine bağlıdır ve bu nedenle hareketimiz, üniversite yerleşkelerinin duvarlarını aşıp sokaklara taşarak diğerleriyle birleşmek zorunda kalacaktır. Geçtiğimiz haftalarda Bay Area devlet okulu öğretmenleri, BART çalışanları ve işsizler gösteri ve grev tehdidinde bulundular. Bu hareketlerin her biri, kapitalizmin kriz anında işçi sınıfına yönelik yeniden canlanan saldırısının farklı bir yönüne yanıt veriyor. Ayrı ayrı bakıldığında, her biri küçük, yakın görüşlü ve başarı umudu olmayan hareketler olarak görünüyor. Ancak birlikte ele alındıklarında, yaygın bir ret ve direniş olasılığını ortaya koymaktadırlar. Bizim görevimiz, gizli bir su tablası gibi her bir mücadeleyi besleyen ortak koşulları açıkça ortaya koymaktır.

Yakın geçmişte bu tür bir yükselişe, sınıflarda başlayan ve toplumun tamamını kapsayacak şekilde dışarıya yayılan bir isyana tanık olduk. Sadece iki yıl önce Fransa’daki CPE karşıtı hareket, işverenlerin genç işçileri sebepsiz yere işten çıkarmalarına olanak tanıyan yeni bir yasaya karşı mücadele ederek çok sayıda insanı sokaklara döktü. Lise ve üniversite öğrencileri, öğretmenler, ebeveynler, sendika üyeleri ve banliyölerden gelen işsiz gençler kendilerini barikatların aynı tarafında bir arada buldular. (Ancak bu dayanışma çoğu zaman kırılgandı. Banliyölerdeki göçmen gençlerin ve şehir merkezlerindeki üniversite öğrencilerinin isyanları hiçbir zaman birleşmedi ve zaman zaman iki grup arasında gerginlikler yaşandı). Fransız öğrenciler üniversitenin bir sığınak ve aydınlanma yeri olduğu yanılsamasını gördüler ve sadece çalışmak için eğitildiklerini kabul ettiler. İşçiler olarak sokaklara döküldüler ve güvencesiz geleceklerini protesto ettiler. Onların bu tutumu okullar ve işyerleri arasındaki ayrımları yıktı ve proleter reddin kitlesel bir jesti olarak çok sayıda ücretli işçinin ve işsizin desteğini hemen aldı.

Hareket geliştikçe devrim ve reform arasında artan bir gerilim ortaya çıktı. Biçimi içeriğinden daha radikaldi. Öğrenci liderlerinin söylemleri sadece statükoya dönüşe odaklanırken, gençlerin eylemleri – ayaklanmalar, devrilen ve ateşe verilen arabalar, yolların ve demiryollarının ablukaya alınması ve lise ve üniversiteleri kapatan işgal dalgaları – yeni neslin hayal kırıklığının ve öfkesinin boyutunu ilan etti. Ancak tüm bunlara rağmen, CPE yasası sonunda iptal edildiğinde hareket hızla dağıldı. Hareketin en radikal kesimi isyanı kapitalizme karşı genel bir başkaldırıya dönüştürmeye çalışsa da önemli bir destek sağlayamadı ve gösteriler, işgaller ve ablukalar azaldı ve kısa sürede sona erdi. Nihayetinde hareket reformizmin sınırlarını aşmayı başaramadı.

Aralık 2008’deki Yunan ayaklanması bu sınırlamaların çoğunu kırdı ve yeni bir sınıf mücadelesi döngüsünün başlangıcına işaret etti. Atinalı bir gencin polis tarafından öldürülmesine tepki olarak öğrenciler tarafından başlatılan ayaklanma haftalar süren isyan, yağma ve üniversitelerin, sendika ofislerinin ve televizyon istasyonlarının işgalinden oluşuyordu. Tüm finans ve alışveriş bölgeleri yakıldı ve hareket sayısal olarak eksikliğini coğrafi genişliğiyle kapatarak şehirden şehre yayılarak tüm Yunanistan’ı kapsadı. Fransa’da olduğu gibi bu da ekonomik krizin geleceğin tamamen yadsınması anlamına geldiği gençlerin ayaklanmasıydı. Öğrenciler, güvencesiz işçiler ve göçmenler başkahramanlardı ve CPE karşıtı hareketin kırılgan dayanışmalarını çok aşan bir birlik düzeyine ulaşmayı başardılar.

Aynı derecede önemli olarak, neredeyse hiçbir talepte bulunmadılar. Elbette bazı göstericiler polis sisteminde reform yapmaya ya da belirli hükümet politikalarını eleştirmeye çalışmış olsa da, genel olarak hükümetten, üniversiteden, işyerlerinden ya da polisten hiçbir şey istemediler. Bunu daha iyi bir strateji olarak gördükleri için değil, bu kurumların sunabileceği hiçbir şeyi istemedikleri için. Burada içerik biçimle uyumluydu; Fransız gösterilerinde her yerde görülen iyimser sloganlar yanan arabaların ve kırılan camların görüntüleriyle çelişirken, Yunanistan’da ayaklanma bütün bir siyasi ve ekonomik sistemin yıkımını başlatmak için bariz bir araçtı.

Sonuçta ayaklanmayı yaratan dinamikler onun sınırını da belirledi. Başta Atina’daki Exarchia mahallesi olmak üzere kentsel alanlarda oldukça büyük bir radikal altyapının varlığı ayaklanmayı mümkün kıldı. Öğrencilerin ve göçmen gençlerin uğrak yeri olan squatlar, barlar, kafeler ve sosyal merkezler ayaklanmanın ortaya çıktığı ortamı yarattı. Ancak bu ortam, mücadeleyi kendi mücadeleleri olarak görmeyen çoğu orta yaşlı ücretli işçiye yabancıydı. Birçoğu ayaklanan gençlerle dayanışma içinde olduğunu ifade etse de, bunu bir göçmen hareketi, yani proletaryanın işgücü piyasasına girmek isteyen ancak tam zamanlı işlerde resmi olarak istihdam edilmeyen kısmı olarak algıladılar. Okullarda ve göçmen banliyölerinde güçlü olan ayaklanma işyerlerine yayılmadı.

Mevcut mücadeledeki görevimiz, biçim ve içerik arasındaki çelişkiyi netleştirmek ve reformist taleplerin aşılması ve gerçekten komünist bir içeriğin uygulanması için gerekli koşulları yaratmak olacaktır. Sendikalar, öğrenci ve öğretim üyesi grupları çeşitli “meselelerini” öne sürdükçe, tamamen başka bir şey istediğimiz açıkça ortaya çıkana kadar gerilimi arttırmalıyız. Demokratikleşme ve şeffaflık taleplerinin tutarsızlığını sürekli olarak teşhir etmeliyiz. İşlerin ne kadar dayanılmaz olduğunu görme ya da bizi mahvedecek olanları seçme hakkına sahip olmanın ne faydası var? Şiddet karşıtlığına dair ahlakçı mantraları ve tek meseleye odaklanan öğrenci aktivizmi kültürünü geride bırakmalıyız. Memnun olabileceğimiz tek başarı, kapitalist üretim tarzının ve onun 21. yüzyıl için vaat ettiği kesin sefalet ve ölümün ortadan kaldırılmasıdır. Tüm eylemlerimiz bizi komünleşmeye, yani toplumun özgür verme ve alma mantığına göre yeniden örgütlenmesine ve ücretin, değer biçiminin, zorunlu emeğin ve mübadelenin derhal ortadan kaldırılmasına doğru itmelidir. İşgal, mücadelemizde kritik bir taktik olacaktır, ancak onu reformist bir şekilde kullanma eğilimine direnmeliyiz. İşgalin farklı stratejik kullanımları geçtiğimiz Ocak ayında öğrenciler New York’taki New School’da bir binayı işgal ettiğinde netleşti. Çoğu yüksek lisans öğrencisi olan bir grup arkadaş Öğrenci Merkezi’ni ele geçirmeye ve burayı öğrenciler ve halk için özgürleştirilmiş bir alan olarak talep etmeye karar verdi. Kısa süre sonra başkaları da katıldı, ancak birçoğu bu eylemi reformları kazanmak, özellikle de okulun başkanını görevden almak için bir koz olarak kullanmayı tercih etti. İşgal ilerledikçe bu farklılıklar doruğa ulaştı. Öğrenci reformcuları yönetimden somut bir taviz alarak binayı terk etmeye odaklanırken, diğerleri taleplerden tamamen kaçındı. İşgalin amacını, kapitalist zaman ve mekanda anlık bir açıklık yaratmak, yeni bir toplumun hatlarını çizen bir yeniden düzenleme olarak gördüler. Biz bu anti-reformist pozisyonun yanındayız. Bu serbest bölgelerin kısmi ve geçici olacağını bilsek de, gerçek ile mümkün olan arasında ortaya çıkardıkları gerilimler mücadeleyi daha radikal bir yöne itebilir.

Bu taktiği genelleşene kadar uygulamak niyetindeyiz. 2001 yılında Arjantin’deki ilk piqueterolar halkın mücadelesinin alması gereken biçimi ortaya koydu: malların bir yerden bir yere dolaşımını durduran yol blokajları. Bu taktik aylar içinde gruplar arasında herhangi bir resmi koordinasyon olmaksızın ülke geneline yayıldı. Aynı şekilde tekrarlama, işgali hem üniversite içinde hem de dışında içgüdüsel ve acil bir isyan yöntemi olarak yerleştirebilir. Geçtiğimiz yıl ABD’de hem üniversitelerde hem de işyerlerinde yeni bir işgal dalgası gördük: New School ve NYU’nun yanı sıra Chicago’daki Republic Windows Fabrikası’nda fabrikalarının kapatılmasına karşı fabrikayı ele geçirerek mücadele eden işçiler. Şimdi sıra bizde.

Hedeflerimize ulaşmak için kendilerini bizim temsilcilerimiz olarak konumlandıran gruplara güvenemeyiz. Faydalı bulduğumuzda sendikalar ve öğrenci dernekleriyle çalışmaya hazırız, ancak onların otoritesini tanımıyoruz. Arabuluculuk yapmadan doğrudan kendi adımıza hareket etmeliyiz. Bize işe ya da sınıfa geri dönmemizi, müzakere etmemizi, uzlaşmamızı söyleyerek mücadeleyi sınırlandırmaya çalışan tüm gruplardan kopmalıyız. Fransa’da da durum böyleydi. İlk protesto çağrıları ulusal lise ve üniversite öğrenci dernekleri ve bazı sendikalar tarafından yapılmıştı. Sonunda, temsilci gruplar sükunet çağrısında bulunurken, diğerleri ilerledi. Yunanistan’da ise sendikalar grevleri iptal ederek ve itidal çağrısında bulunarak karşı devrimci karakterlerini ortaya koydular.

Temsilciler tarafından güdülmeye alternatif olarak, öğrencileri ve işçileri iş kolları arasında örgütlenmeye çağırıyoruz. Lisans öğrencilerini, öğretim asistanlarını, öğretim görevlilerini, öğretim üyelerini, hizmet çalışanlarını ve personeli durumlarını tartışmak üzere bir araya gelmeye çağırıyoruz. Birbirimizle konuşmaya ve ortak çıkarlarımızı bulmaya ne kadar çok başlarsak, yönetimin azalan kaynaklar için umutsuz bir rekabet içinde bizi birbirimize düşürmesi o kadar zorlaşır. NYU ve New School’daki son mücadeleler bu derin bağların yokluğundan muzdaripti ve eğer bunlardan çıkarılacak bir ders varsa o da ortak bir düşmanın tanınmasına dayanan yoğun dayanışma ağları inşa etmemiz gerektiğidir. Bu ağlar bizi sadece toparlanma ve etkisizleştirmeye karşı dirençli kılmakla kalmaz, aynı zamanda yeni tür kolektif bağlar kurmamızı da sağlar. Bu bağlar mücadelemizin gerçek temelidir.

Barikatlarda görüşmek üzere.

Research and Destroy

2009

Çeviri: Fi$eQ_iß0cu & [REDACTED]

Heimatlos Kültü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin