Çevirmenler: false movement & ÖLÜYORUM_DOMUZ_ÖLÜYORUM
Çevirmen Notu: Bu dosya sanıyoruz ki Common Sense dergisinde yayınlanan dosyanın daha erken bir versiyonudur, Libcom’dan alınmıştır. Common Sense’te yayınlanan makale bundan daha uzundur ve tezler değiştirilmiştir. Bakınız.
1. Marksizm’e göre sınıfın ne olmadığını söylemek, sınıfın ne olduğunu söylemekten çok daha kolaydır. Sınıf, bir kümenin ortak özellikleri (gelir düzeyleri veya yaşam tarzları, ‘gelir kaynakları’[1], üretim araçlarıyla ilişkileri vb.) ile tarif edilemez. Proletarya, örneğin, ‘sermayeye karşı’ bir grup olarak tanımlanamaz.[2] Sınıf, sosyal manzarada yapısal ve ilişkisel olarak belirlenen (bireylerin “işgal edebileceği” veya bireyler olarak “yerleştirilebileceği” vb.[3]) bir “konum” da değildir. Sınıfları birey grupları olarak ele alan ‘ampirik’ Marksizm ile “yapısalcı” Marksizm arasındaki fark bu açıdan önemsizdir. Daha uygun bir terim bulamadığım için, sınıfları ya gruplar ya da konumlar olarak ele alan görüşü “sosyolojik” sınıf kavramı olarak adlandıracağım.
2. Marksizm, sınıfı, sermayenin kendisi gibi (Marx 1965, s. 766) bir toplumsal ilişki olarak görür. Bir ilişki olan şey, bir grup, hatta ilişkisel olarak tanımlanmış bir grup bile olamaz; bir grubun oluşabileceği veya var olabileceği bir konum (yine, ilişkisel olarak tanımlanmış bir yer) de olamaz. Bu görüşleri bir kenara bırakırsak, sınıfın ilişkinin kendisi (örneğin, sermaye-emek ilişkisi) ve daha spesifik olarak bir mücadele ilişkisi olduğunu söyleyebiliriz. ‘Sınıf’ ve ‘sınıf ilişkisi’ terimleri eşanlamlıdır ve ‘bir’ sınıf, belirli bir tür sınıf ilişkisidir.
3. Başka bir deyişle: sınıflar, toplumsal olarak önceden var olan varlıklar olarak mücadeleye girmezler. Aksine, sınıf mücadelesi sınıfın temel önkoşuludur. Daha da iyi bir ifadeyle: sınıf mücadelesi sınıfın kendisidir. (Marx, Komünist Manifesto’nun ilk cümlesinde ‘sınıf’ kavramını bu şekilde tanıtır.) ‘Sınıf mücadelesi’nin ‘sınıf’ın içkin bir özelliği olduğu, Marx’ın ‘kendisi için’ diyerek bahsettiği varoluşun – yani zıt, mücadeleci varoluşun – sınıfın varlığı için içkin olduğunu vurgularken ifade ettiği nokta budur (Marx 1969, s. 173).
4. Sınıf kavramını bir ilişki (mücadele ilişkisi) olarak ele alacağım ve bunu ‘Marksist’ sınıf kavramı olarak adlandıracağım: burada, terminolojik seçimden çok, uygunluk önceliklidir. Bilindiği gibi, sosyolojik sınıf kavramı, burjuva toplumundaki tüm bireylerin ‘kapitalist’ ve ‘proleter’ olarak adlandırılan gruplara net bir şekilde sığdırılamaması sorunuyla karşı karşıyadır. Bu utanç verici durum, sınıfların gruplar veya konumlar olarak kavranmasından kaynaklanır ve bu utançtan kurtulmak için sosyolojik Marksizm, ‘orta sınıflar’, ‘orta tabaka’ vb. gibi kategorilere başvurur: bu kategoriler, artık veya her şeyi içine alan gruplardır ve kısacası, yoksul bir kavramsal şema tarafından üretilmiş teorik uydurmalardır. Marksist sınıf kavramı ise tam tersine böyle bir zorlukla karşılaşmaz: sınıf ilişkisini (örneğin sermaye-emek ilişkisini) farklı bireylerin hayatlarını farklı şekillerde yapılandıran bir unsur olarak görür. Bu bakımdan Marksist ve sosyolojik sınıf kavramları arasındaki karşıtlık, çok kabaca şöyle gösterilebilir:

En azından, bu örnek kaba bir örnektir, çünkü burjuva toplumunda sermaye-emek ilişkisinin bireylerin yaşamlarını yapılandırma biçimindeki farklılık, niceliksel olduğu kadar niteliksel de olduğundan: bir uzamsal diyagram, yalnızca niteliksel ayrımlardan değil, aynı zamanda herhangi bir durumda sınıf ilişkisini karakterize eden ‘yaşamın saf kargaşasından’ (Hegel 1977, s. 27) – mücadelenin kargaşasından – de soyutlayarak ‘na-diyalektiksel’ olabilir. (Bu tür uzamsal diyagramların modeli, Joachim of Fiore’nin Figurae’sidir; ancak bu model, çağrıştırdığı manevi zeka kendini gösterdiğinde artık gerekli olmaktan çıkar: bkz. Reeves 1976, s. 13.)
5. Sermaye-emek (yine, her zaman bir mücadele ilişkisi olan) tarafından hayatların yapılandırılması hangi niteliksel biçimleri alabilir? Marx’ın özellikle dikkat çektiği biçim, sömürü/kamulaştırmadır. Diğer biçimler arasında kapsama/dışlama (Foucault), tahsis/harcama ve homojenlik/heterojenlik (Bataille) ve katma/reddetme (Marcuse, Tronti) sayılabilir:[4] liste fenomenolojik açıdan zengindir ve açık uçludur.
6. Yukarıda açıklandığı gibi, Marksist ve sosyolojik görüşler arasındaki bir fark, Marksist görüşte, sosyal varlığı (tüm “ara” figürlerin aksine) hiçbir şekilde kendi içinde ve kendisine karşı bölünmemiş olan “saf” işçi (en sol tarafta yer alan), metodolojik olarak hiçbir şekilde ayrıcalıklı değildir. “Saf” kapitalist de öyle değildir. Her ikisi de, daha ziyade, sınırlayıcı durumlardır ve bu nedenle, çeşitli yapıdaki bir kalabalık içinde diğerleriyle karışmış figürler olarak görülürler. Sosyolojik görüş ise, ‘saf’ işçiyi ve “saf” kapitalisti, ara sınıfların ağı arasında gerilmiş metodolojik sütunlar olarak ele alır.
7. Bu fark önemlidir, çünkü Marx’a göre ‘saf’ işçi diye bir şey yoktur. Bunun nedeni, “geleneksel işçi sınıfı”nın sayısındaki göreceli azalma değildir (bu teorik olarak tartışmalı grubun tanımı ne olursa olsun). Aksine, bunun nedeni, ücret ilişkisinin kendisinin burjuva ve gizemli bir biçim olmasıdır (Marx 1965, Bölüm VI): bu ilişkinin altında yaşayan herkes – hatta ve özellikle tam zamanlı çalışan artı-değer üreticileri – kendi içinde ve kendi kendine karşı bölünmüş bir hayat sürer. Aklı (bu sömürüyü “düşük ücretler”, yani gizemli terimlerle yorumlamaya eğilimli olan) burjuva ideolojik bulutlar içinde nefes alırken, bedeni sömürüye batmış halde kalır.[5] Buna göre, sınıf mücadelesi, artı-değeri üreten birey üzerinden ilerler (örneğin, yukarıdaki 4. paragraftaki diyagramda soldan ikinci sırada duran figür gibi). Burada da, sermaye-emek ilişkisinin belirli yaşamları antagonistik bir şekilde yapılandırdığına ilgi duyan Marksist sınıf kavramı için bir çelişki yoktur. Ancak, saf haliyle bir proletarya sınıfının var olmaması, sosyolojik sınıf kavramını temelden sarsabilir.
8. İki şema arasındaki bir başka belirgin fark, Marksist şema mevcut toplumda tek bir sınıf ilişkisi (yani sermaye-emek ilişkisi) olduğunu söylerken, sosyolojik şema sosyal konumlar veya gruplar arasında mümkün olan tüm bağlantıları kabul etmesidir. Bu nedenle, “sosyologlar” ‘Marksistleri’ indirgemecilikle suçlarlar. Aslında indirgemecilik suçlaması sosyologların kendilerine yöneltilebilir. Sosyologlar her bireyi açık ve net bir şekilde, belirli gruplardan veya konumlardan birine yerleştirmek isterler: “kategoriler arası” bir bireyin sosyologların çizdiği tabloda yer almasına izin verilemez. Sosyologların orta sınıflar, orta tabakalar, yeni küçük burjuvaziler vb. kavramlarını yaygınlaştırmalarının amacı, her bireyi kesin bir şekilde sınıflandırabilecekleri bir kategori bulmaktır. Bu nedenle, sınıf açısından bireylerin kendi içlerinde ve kendi aralarında bölünme biçimleri – sınıf mücadelesinin jeolojik kırılma çizgisinin bireylerin arasında değil, içinden geçtiği sayısız ve karmaşık biçimleri – teorik olarak gölgede kalır. Sosyologların indirgemeciliği işte buradan kaynaklanır. Buna karşılık Marksist sınıf kavramı, bu (kendinde) çelişkili yaşam dokusunun deneyimsel zenginliğini tam bir teorik ve fenomenolojik ışığa çıkarır. Marksizmin, bireysel öznelliğin yaşanmış deneyimini, kişisel olmayan ve tamamen nesnel “sınıf güçleri”nin bir oyununa indirgediği[6] suçlaması, “sınıf”ın gerçek Marksist anlamıyla anlaşıldığında en ufak bir geçerliliğe sahip değildir.
9. Bununla ilgili bir başka nokta da, Marksist anlayışın, sosyologlarınkinden farklı olarak, sınıfı şu ya da bu sosyal rolün etkisiyle yorumlamamasıdır. Marx, erken dönem denemesi “Yahudi Sorunu Üzerine”den itibaren, rol tanımlarının (ya da “toplumsal iş bölümü”) geçerli olduğu her toplumu yabancılaşmış ve özgür olmayan bir toplum olarak eleştirir. Marx’ın sınıf anlayışı, rol tanımlamalarını metodolojik bir ilke olarak kabul etmekten uzak, bireyi kendi mücadelesinin sahnesi olarak tasvir eder ve bu mücadele, bireyin “evrensel” (rol üstlenen ve sosyal açıdan homojen) boyutlarının yanı sıra “özel” (benzersiz ve sosyal açıdan heterojen) boyutlarını da ortaya çıkarır. Ne teoride ne de pratikte “proleter” veya “burjuva” (ya da “erkek” veya “kadın” veya ‘yurttaş’) gibi rol tanımlamaları Marx’ın çözümünü temsil etmez; aksine, Marksist tanımlamada “sınıf”ın çözmeyi amaçladığı sorunlardan biri olarak ortaya çıkarlar.
10. Marksist ve sosyolojik sınıf anlayışları arasındaki farklardan biri de siyasidir. Sosyolojik yaklaşım, sınıflar ve sınıf fraksiyonları arasında ittifaklara dayalı bir siyasetin savunuculuğunu yapar; dahası, “saf” işçi sınıfına (örneğin çalışanlara, doğrudan artık-değer üretenlere -ayrıcalıklı, hatta hegemonik- bir siyasi konum atfeder.) Oysa Marksist perspektifte ne bu türden ittifaklara yer vardır ne de “saf” işçi sınıfı, politik ya da kuramsal olarak imtiyazlı bir konumda bulunur; zira böylesi sabit “konumlar” kavramın doğası gereği yoktur. Keza “yükselişte” olan sınıflara, “gerilemekte” olanlara kıyasla devrimci güç ya da eğilim atfetmek de anlamını yalnızca sınıfların yerleşik gruplar ya da pozisyonlar olarak tahayyül edildiği bir bakışta bulur – ki bu da Marksist değil, sosyolojik bir yaklaşımdır. Nihayetinde, öncü parti fikri ve onun yumuşatılmış biçimleri de geçerliliğini yitirir; çünkü “ileri” ya da “geri” sınıf unsurları ayrımı, sosyolojik sınıf tahayyülüyle birlikte ortadan kalkar. Son tahlilde, tarih boyunca ‘Marksist’ olarak lanse edilmiş siyasetin bizzat kendisi sosyolojik bir modeldir; gerçekten Marksist olan siyaset ise, biçimsel olarak anarşizan bir doğrultuda ilerler.
11. Eğer sınıflar birer grup ya da konum değil de birer mücadele ilişkisi ise, devrimci çatışma gruplar arası bir çatışma biçimini aldığında (ki bu her zaman eksik ve saf olmayan bir biçimde gerçekleşir), bu durumun kendisi sınıf mücadelesinin bir sonucu olarak anlaşılmalıdır. Bu, sosyolojik bir bakışla örneğin, önceden var olan sınıfların sonunda teorik ve politik “gerçekliklerine” ulaşması gibi açıklanamaz. Birey açısından sorulması gereken “kimin tarafındasın?” değil, “hangi taraftasın?” (yani sınıf ilişkisinin hangi yanında yer alıyorsun?) sorusudur; ve bu soru bile önceden tanımlanmış toplumsal roller ya da konumlar arasında yapılacak bir seçim olarak düşünülmemelidir. Sınıf mücadelesi sadece nicel değil, aynı zamanda niteliksel olarak da doğası gereği öngörülemezdir. Marksist sınıf anlayışı, sınıf mücadelesinin bizi karşı karşıya bıraktığı seçimi keskinleştirir ve bu seçimi, sosyolojinin iddia ettiği gibi, zaten içinde bulunduğumuz bir rol ya da konumla gerekçelendirmemize izin vermez. Buna izin vermez; çünkü bizi sınıflı toplumda ister bilinçli ister bilinçdışı biçimde zaten içine çekilmiş olduğumuz sınıf mücadelesinin etkisiyle bölünmüş varlıklar olarak tasvir eder.
12.Dileyen herkes, Marx’ın metinlerinden sosyolojik çıkarımlar elde edebilir. Kuşkusuz Marx, özellikle siyasal yazılarında, her zaman bir Marksist gibi konuşmaz: örneğin Komünist Manifesto’daki “iki büyük kamp” anlayışı, Marksist sınıf kavrayışının bütünüyle sosyolojik bir temelde inşa edilmesinin ürünüdür. Ancak yine de, eğer Marksist sınıf anlayışı gerçekten Marx’a ait olmasaydı, onun Kapital’i yazmış olması anlaşılmaz olurdu. Zira “orta sınıflar”ın kapitalizmin gelişimiyle birlikte sayıca artacağını, onu izleyen eleştirmen ve revizyonistlerden çok daha önce dile getiren kişi bizzat Marx’tır (Marx 1968, s. 562, 573); ancak buna rağmen, teorik “nesnesi” yalnızca tek bir sınıf ilişkisi (sermaye ile emek arasındaki ilişki) olan bir kitap yazmıştır. Bu çelişki ancak Marx’ın orta sınıflar hakkındaki sözlerinin sosyolojik olduğu kabul edilerek ve Kapital’in ana argümanı yukarıda belirtilen anlamda Marksist olarak okunarak çözülebilir.
13.Sosyolojik sınıf anlayışı, ne zaman Marksist bir meşruiyet kazanmak istese, kendisini kaçınılmaz biçimde ekonomik-determinist bir zeminde bulur. Bunun nedeni, Marx’ın yazılarında sınıf üyeliğini belirlemek için sunduğu tek “gösterge”nin üretim araçlarıyla olan ortak ilişki olmasıdır (burada sınıf yine bir “konum” ya da “grup” olarak düşünülür). Oysa bireyler sadece üretim araçlarıyla değil; devlete, ideolojiye – yerel kiliseleri, futbol takımları ya da meyhaneleri bir yana – de bağlı olarak sınıfla ilişkilendirilirler. Ancak bireyler, üretim araçlarıyla olan ilişkilerinin ötesinde, devlete ve “ideoloji”ye – yerel kiliselerini, futbol takımlarını ya da meyhanelerini bir kenara bırakacak olsak bile – de ilişkilidirler. Dolayısıyla sosyolojik sınıf anlayışı, kaçınılmaz olarak, ayrık toplumsal “düzeyler” ya da “belirim alanları” (Althusser’in deyimiyle “örnekler”) içeren bir şema üretir ve ardından bu düzeylerin nasıl birbirine bağlandığı sorusuyla yüzleşmek zorunda kalır. Bu soruya verilen yanıt ise ezberden bilinir: “son kertede… ekonomik hareket zorunlu olarak kendini kabul ettirir”.[7] Başka bir deyişle, sosyolojik Marksizm, nihayetinde, ne kadar uzun ve karmaşık belirleme zincirleri içerse de, ekonomik determinizmden başka bir şey değildir. Althusser’in, bu karmaşıklık sayesinde bu teorinin artık ekonomist olmadığını ileri sürmesi, bir motorun çevirdiği dişli sayısının fazlalığı nedeniyle onun artık bir makine olmadığını iddia etmeye benzer.
14. Marksist sınıf anlayışında her şey farklıdır. Marx’ın “kendinde sınıf” ve “kendisi için sınıf” ayrımı, toplumsal düzeyler arasında değil (5. dipnota bakınız), sosyolojik sınıf anlayışı ile Marksist sınıf anlayışı arasındaki bir ayrım olarak okunmalıdır: eğer bir sınıf yalnızca “kendisi için” olduğunda gerçekten sınıf oluyorsa, o hâlde politik mücadele – tüm öngörülemez sonuçları, gelişmeleri ve harcamalarıyla birlikte sosyolojik Marksizmin “ekonomik temel” olarak gördüğü şeyin içine zaten dâhil edilmiştir. Sosyolojik Marksizm, başlangıçta birbirinden ayrı olduğunu varsaydığı düzeyleri birleştirmeye çalışır ve bu doğrultuda ancak nedensel ve dışsal (ister “yapısal” nitelikte olsun ister (Althusser’in önerdiği gibi olsun) ilişkiler kurabilir. Buna karşılık, Marksist Marksizm tam tersi yönde ilerler ve ayrımları çelişkili bir bütünlük içinde, yani kendi iç ilişkileri antagonistik olan bir bütün içinde yapar: “Somut olan, çok sayıda belirlenimin yoğunlaşmasıdır; dolayısıyla çeşitlilik içinde bir birliktir.” (Marx 1973, s. 101). 4. paragraftaki diyagramın da açıkça gösterdiği gibi, burjuva toplumuna özgü sınıf ilişkisi örneğin sermaye-emek ilişkisi bu toplumun parçalarını ya da anlarını oluşturan her bireyin içinde bütünüyle mevcuttur, fakat niteliksel olarak farklı biçimlerde. Esas olan ise yıllar önce genç Lukács tarafından dile getirilmiştir: “Tarihsel açıklamalarda ekonomik etkenlerin önceliği değil, bütünlüğe dair bakış açısı, Marksizm ile burjuva düşüncesi arasındaki esaslı farktır.” (Lukács 1971, s. 27).
15. “Bütünlük perspektifi” ile birlikte, sınıf siyasetine dair büsbütün yeni bir kavrayış sahneye çıkar. “Siyaset”, sosyologların yaptığı üzere, toplumsal yapının ayrık bir düzeyi olarak kavrandığında, bir sınıfın “kendisi için” olup olmadığını belirleyen turnusol kâğıdı, az çok geleneksel – yani burjuva karakterli – bir siyasi partinin teşekkül etmesidir. Bu bakış açısıyla değerlendirildiğinde, en “öncü” parti dahi burjuva temasının bir varyasyonu olmaktan öteye geçemez. Ancak, siyaseti toplumsal yaşamdan kopuk bir düzey olarak tanımlayan Marx değil, bizzat burjuva toplumudur – bkz. “Yahudi Sorunu Üzerine”. Zira burjuva toplumu, siyasal devlet ile sivil toplum düzeylerini birbirinden ayırır ve “olgunlaşmış” (yani sisteme entegre olmuş) toplumsal grupların rekabet edebileceği alan olarak devleti tayin eder. Oysa Marksist sınıf anlayışı, başka bir deyişle “bütünlüğün bakış açısı”, sınıfın sosyolojik kavrayışına içkin olan siyaset tasavvurunun darlığını kökten reddeder. Marksist bakış açısından siyaset kategorisi, sınıf mücadelesinin (ve onunla birlikte sınıfın kendisinin) alabileceği tüm öngörülemez biçimler kadar geniştir. Bu çerçevede yalnızca hiçbir mesele politik alanın dışında kalmaz; “politik gündem” kavramının kendisi de reddedilir. Zira her türden gündem, önceden teorik olarak çizilmiş bir siyasi alanın dışında kalan olguları dışlamakta ve marjinalleştirmektedir.
16. Yukarıdaki notlar, sınıf anlayışının tamamlanması ya da her yönüyle savunulması amacıyla yazılmamıştır. Aksine, amaçları, Marksist bir sınıf anlayışının neyi içerdiğini biraz daha netleştirmektir. Bu anlayışın değerlendirilmesine gelirsek, ortaya atılabilecek tek verimli eleştirel soru, kapital-emek ilişkisi, hayatlarımızı yapılandıran tek mücadele ilişkisi midir? Burada Marx’ı ikame etme meselesi söz konusu değildir; diğer mücadele ilişkileri (cinsel ve ırksal ilişkiler gibi) kapital ilişkisi aracılığıyla şekillenir, tıpkı onun da bu ilişkiler aracılığıyla şekillenmesi gibi. Hangi ilişkinin “egemen” olduğu sorusu, ancak somut bir şekilde politik (yani fenomenolojik) terimlerle ele alınırsa anlamlı olabilir. Hem politik hem de metodolojik olarak, Marksist anlayışın sosyolojik anlayışa kıyasla en büyük üstünlüğü, Marx’ın kapitalizmin en öldürücü yönlerinden biri olarak eleştirdiği determinizmin her türünden Marxizmi temizlemesidir – yani “ölü” emeğin “canlı” emeğe egemenliği, ya da diğer bir deyişle geçmişin (tüm deterministik planlarda olduğu gibi) şimdiki zaman ve gelecek üzerindeki egemenliği. Marx’ın en iyi düşüncesi, bu tür bir determinizme karşı kesinlikle durmaktadır. Bunun nedeni, Marksist “sınıf analizinin” tek bir temaya, sınıfın varoluşunun özüdür; bu da, Marx’a göre, sürekli gelişen ve kesintisiz bir mücadele sürecidir.
Bu makale, John Holloway ile yaptığım uzun sohbetlere çok şey borçludur. Filio Diamanti, ‘sınıf’ kavramını tartışmaya başlamadan önce bu kavramı daha net bir şekilde anlamam gerektiğini fark etmemi sağladı.
Notlar
1. En azından bu kadarını, Kapital III. cildinin son ve parçalı bölümünden (Marx 1971, s. 885-6) açıkça anlayabiliriz.
2. Marx (1969) s. 173.
3. Bkz. Althusser (1971) s. 160-5.
4. Bkz. Foucault (1979) Dördüncü Bölüm, 2. Kısım; Bataille (1985); Marcuse (1968); Tronti (1979).
5. Ücret biçimine içkin “ideolojik” gizemlendirmenin işçinin sınıf saflığını kirletmediğini savunan görüş, üretim ve ideolojiyi ayrı sosyal “düzeyler” veya örnekler olarak ele almaya dayanır; aynı şekilde, aşağıdaki 14. paragrafta reddedilen Marx’ın ‘içinde’ ve “için” sınıf ayrımı da bu görüşe dayanır. “Düzeyler” kavramı için bkz. 13. paragraf. Bu arada, ideolojinin ayrı bir düzey (nasıl tanımlanırsa tanımlansın) olarak kavranmasının, sadece toplumsal varoluşun – örneğin cinsiyet ayrımları, mimari, iş disiplini ve bilimsel bilgi – “ideolojik” bir yük taşıdığı için bile, tamamen gizemli kaldığını belirtmek gerekir.
6. Bu iddiayla ilgili tartışma için bkz. Sartre (1963).
7. Engels’ten J Bloch’a, 21-22 Eylül 1890 (Marx/Engels, tarihsiz, s. 498). Althusser’in ‘belirleyici’ ve ‘baskın’ örnekler arasındaki ayrımı, aynı temanın bir permütasyonunu temsil eder.
Referanslar
Althusser L. (1971) Lenin and Philosophy and Other Essays (New Left Books)
Bataille G. (1985) Visions of Excess: Selected Writings 1927-1939 (Manchester University Press)
Foucault M. (1979) Discipline and Punish (Penguin Books)
Hegel G.W.F. (1977) Phenomenology of Spirit (Oxford University Press)
Lukacs G. (1971) History and Class Consciousness (Merlin Press)
Marcuse H. (1968) One-Dimensional Man (Sphere Books)
Marx K. (1965) Capital Vol. I (Progress Publishers)
Marx K. (1968) Theories of Surplus Value Part II (Lawrence and Wishart)
Marx K. (1969) The Poverty of Philosophy (International Publishers)
Marx K. (1971) Capital Vol. III (Progress Publishers)
Marx K. (1973) Grundrisse (Penguin Books)
Marx K./Engels F. (n.d.) Selected Correspondence (Lawrence and Wishart)
Reeves M. (1976) Joachim of Fiore and the Prophetic Future (SPCK)
Sartre J-P. (1963) The Problem of Method (Methuen)
Tronti M. (1979) ‘The Strategy of Refusal’ in Working Class Autonomy and the Crisis (CSE Books / Red Notes)

