
Aşağıda yayınlanan metin, trans bir kadın olan Suzan Cooke ile yapılmış kapsamlı bir sözlü tarih röportajından seçilmiş parçalardır. Cooke, 1960’lar ve 70’lerde Bay Area’daki radikal sol, feminist ve gay özgürlük hareketlerinde etkin bir figürdü. Orijinal söyleşi oldukça uzun ve Cooke’un New York Eyaleti’nde küçük bir kasabada geçen çocukluğundan, New York City’de Andy Warhol’un Factory çevresindeki günlerine ve 60’ların sonlarında Bay Area’ya göçüne dek yaşamını detaylı biçimde anlatıyor. Ancak biz bu metinde, Cooke’un tüm yaşamına değil; trans bir kadın olarak açılmanın, yaşam kurmanın ve cinsiyet kimliğinin hem radikal hareketler hem de devlet tarafından nasıl karşılandığının izlerini süren bölümlere odaklandık.
Aşağıdaki alıntılar, 1960’lar San Francisco’sunda cinsiyet ve cinselliği denetim altına almak üzere inşa edilen baskıcı hukukî ve cezai aygıtları; trans seks işçiliği ile sosyal hizmetlerdeki kesintiler arasındaki ilişkiyi; radikal feminizm ve gay özgürlük hareketlerinde trans bir kadın olarak yer almanın karmaşıklığını; ayrıca Weather Underground ve SDS (Students for a Democratic Society) içindeki transfobi ve homofobiyi ele almaktadır.
Özellikle polisin uyguladığı şiddet ve tutuklama deneyimleriyle ilgili kısımlar, yukarıda yer alan feminist manifestoların eksik bıraktığı bir boşluğu dolduruyor: Devletin toplumsal cinsiyet normlarına uymayan bedenleri suçlulaştırma çabası içinde, trans kadınların tutuklanma korkusunu ve hapishane içi şiddeti nasıl deneyimlediğini ortaya koyuyor. Cooke seks işçiliği üzerine çok fazla konuşmasa da, San Francisco’nun Tenderloin mahallesindeki birçok trans kadının ana gelir kaynağının sokakta seks işçiliği yapmak olduğunu belirtiyor. Bu bağlamda, kamusal alanda toplumsal cinsiyet kimliği nedeniyle uğranan polis tacizi ile trans kadınların fuhuşla özdeşleştirilmesi arasında doğrudan bir bağ kurmak mümkün. Öyle ki, Tenderloin’i devriye gezen polislerin gözünde trans olmak, seks işçisi olmakla neredeyse eş anlamlı hâle gelmişti.
Not: Bu sözlü tarih çalışmasının bazı bölümleri, Susan Stryker’ın Gay By the Bay: A History of Queer Culture in the San Francisco Bay Area ve Joanne Meyerowitz’in How Sex Changed: A History of Transsexuality in America adlı eserlerinde yayımlanmıştır.
Polisin Kuir ve Trans Kişileri Hedef Alması
[1967’de] San Francisco’ya geldim, doğrudan Haight’e gittim… Ve oraya vardığım ilk gece kaldırıma engel olmaktan tutuklandım. Bir grup insanla birlikte gitar çalıyordum, sonra o meşhur Tac ekibi geldi — ki o ekiple önümüzdeki yıl boyunca San Francisco’da çok daha yakından tanışacaktım — ve bana şöyle dediler: “Yeni geldin buraya. Bu gece içeri alıyoruz seni. Parmak izini alacağız.”[1] Bu, o dönem için sıradan bir prosedürdü aslında; kaçak gençleri kontrol etmek için yapıyorlardı. San Francisco’ya, özellikle Haight bölgesine gelen kaçak gençleri topluyor, günde ortalama 50 kişiyi gözaltına alıp evlerine gönderiyorlardı…
O dönemde şöyle çalışıyorlardı: Bir polis minibüsleri olurdu, yanında iki araba. Bir şoför ve iki polis arabadan inip herkesin kimliğini kontrol ederdi… Genelde Haight’te devriye gezerlerdi, Fillmore’un bazı bölgelerinde de; başka bir Tac ekibi Mission ve Hunters Point bölgelerini; bir başka ekip ise Tenderloin ve North Beach bölgelerini denetlerdi… Bana şöyle demişlerdi: “Haight’te senin gibilerden pek görmeyiz.” O an tam anlayamamıştım, ama sonradan ne demek istediklerini kavradım. Çünkü ben kendimi androjenden hallice bir oğlan olarak “geçer” [passlemek] sanıyordum.
Birdenbire pek çok insan androjen biçimde giyinmeye başlamıştı. Ve o zamanlar San Francisco polisleri hiç de örnek alınacak türden değillerdi. Ülkenin en kötü polislerinden bazılarıydılar. New York polislerinden bile beterlerdi. Hatta bence, korkunç ününe rağmen Los Angeles polislerinden bile daha berbatlardı. San Francisco polisleri hem acımasız hem de ahlaksızdı. Yani tutuklandıysan, örneğin cebinde yirmi dolar varsa, eşyaların arasından geri alacağın yalnızca üç dolar olurdu. O dereceydi. Tam anlamıyla yozlaşmışlardı.Hippilerin akın akın kente gelmesiyle birlikte adeta kafaları uçmuştu. Birdenbire fermuarı önden kapanan kotlar giyen kadınlar, siyah deri ceketli kadınlar, boncuk takan uzun saçlı erkekler, bele oturan gömlekler, Viktoryen tarzı bluzlar ve kadife paçalı ispanyol pantolonlar giymeye başlayan gençler etrafta dolaşıyordu. Hatta sonradan Cockettes grubunu kuracak bazı çocuklar o günlerde şimdiden sokaklarda cinsiyet rollerini altüst eden [yani, genderfuck] drag’lerle boy gösteriyordu. Ve bu polisler… Yani, zihinleri artık çoktan yok olup gitmişti. Baştan sona tükenmişlerdi.
**[Bir gece] bir mekândan dönüyordum. Üzerimde siyah deri ceket, botlar, kot pantolon ve boğazlı bir tişört vardı. Saçlarım da yarı uzun sayılırdı… Derken o meşhur Tac ekibi gene devriyedeydi. Bazen — hatta sonra neredeyse her zaman — Maud’s’un önüne ya da yakınına bir polis arabası park ederlerdi.[2] Gözdağı vermek için tabii. Ellerinde kameralar da olurdu. Çünkü o zaman hâlâ “ibneleri fişleyelim” kafası geçerliydi. Oysa bu dönem artık her şeyin kaynadığı, karıştığı ve taşmak üzere olduğu zamanlardı. Yani Stonewall bir anda, pat diye olmamıştı. Arkasında uzun bir birikim vardı. Neyse, durdurdular beni. Arabadan indiler: “Hey bebeğim,” falan dediler, bilirsin işte… “Bakalım şu kimliğe.” “Tamam.” “Bu da ne, celp kâğıdı mı? Hadi ama, Maud’s’tan çıktığını biliyoruz. Gerçekten seni erkek sanacak kadar aptal olduğumuzu mu düşünüyorsun?” Ben de dedim ki, “Yani, evet, ben bir erkeğim.” Dediler ki: “Peki o zaman, seni merkeze götürüyoruz.” Karakola götürdüler. Işıklar altında biraz daha dikkatli bakınca, muhtemelen erkek olduğuma karar verdiler. Ama yine de bir kadın görevli çağırıp arattılar — gerçi pek ciddi bir arama yapıldığını da sanmıyorum. Belki görevli sadece üstümü kabaca yoklamıştır… Ve yine aynı gerekçelerle içeri aldılar: “bakınma kastıyla aylaklık”, “kaldırıma geçişi engellemek”, “kimlik göstermemek” gibi hep tuttukları, sabaha kadar içerde tutmak için uydurdukları o sıradan suçlamalarla. Ama bu defa bir de “başkası gibi davranmak” suçunu eklediler. Hakim sordu: “Bu muydu üzerindekiler?” Ben de “Evet, hakim bey,” dedim. O da şöyle dedi: “Yetti be artık. Siz hippilerden bıktım usandım. Artık bu işin son bulması için mahkeme kararı çıkaracağım.”
Aslında 650.5 maddesini sicilime işlemiş değildi, ama artık polislerin bu maddeyi uygularken çok daha dikkatli olmaları gerekecekti… 650.5’in uygulanmasının büyük kısmı, kişinin biraz fazla butch ya da biraz fazla femme bulunmasına dayanıyordu. 1967 ya da 68’de üzerindeki kıyafet biraz “aşırıysa”, polisler bunu bahane ederek hippilere musallat olabiliyordu. Yani aslında karşı-kültür hareketi, farkında olmadan da olsa, 650.5’in aktif biçimde uygulanmasını sekteye uğratmaya katkı sundu.[3]
Ayrıca ön fermuarlı kot giyen kadınları da gözaltına alıyorlardı — çünkü öncesinde fermuarlar arkadaydı. 1967’ye kadar kadınlar önünden fermuarlı kot pantolon giymezdi. Kaba kumaştan yapılma denizci montları da giymezlerdi… Ama Haight civarında artık insanlar giysilerin düğmesinin hangi tarafta olduğuna değil, o kıyafetin havalı görünüp görünmediğine, yakışıp yakışmadığına, özgür olup olmadığına bakmaya başlamıştı.
Fuhuş ve Refah Devleti
Tenderloin’daki çoğu trans kız için en temel geçim kaynağı seks işçiliğiydi. Ya da uyuşturucu satmak, küçük hırsızlıklar, sosyal yardımlar… Devlet destek programları bir nebze işe yarıyordu ama bu programlar gerçekten işe yaramaya başladığı anda, 1968’de Nixon seçildi. Ve yaptığı ilk şeylerden biri yoksullukla mücadele programlarını parçalamak oldu. Sadece trans bireylere değil, toplumsal hiyerarşinin en altındaki pek çok insana da bir nebze nefes aldıran bu destekleri kesmeye başladı. Bu yardımlar, insanları kriminalize olmaktan — suç işlemeye zorlanmaktan — alıkoyuyordu. Nixon’ın politikaları, yalnızca transları değil, sistemin dışına itilmiş daha pek çok kesimi hedef aldı ve onlara bir şekilde sağlanmış o yardımları acımasızca geri çekti. O dönemde, eğer bir travesti seks işçisiysen, “telekız” olamazdın, sokaklarda müşteri arardın.
1960’larda Cinsiyet Değiştirmek
Hapisteyken queenlerle (feminen gay erkeklerle) temas kurmuştum. 1968 boyunca birkaç kez daha durdurulup taciz edildim ve yaşadığım tecavüzlerden sonra, kararlılıkla queenlerin tutulduğu koğuşa atılmakta ısrar ettim. İşte o zaman gerçekten queenlerle tanışmaya başladım — çoğu, tam da bu dönemde travestiye dönüşüm sürecindeydi. Sanırım Özel Sorunlar Merkezi (Center for Special Problems) hormon dağıtmaya başlamıştı ve bir tür farkındalık oluşmuştu; çünkü 1966 itibariyle bu mesele Amerika’da görünür olmaya başlamıştı ve artık o kadar da garip sayılmıyordu.
Dediğim gibi, koğuşta bu queenlerle tanışıyordum ve o sırada tam da “saç perisi” [hair fairy, yani uzun saçlı pre-trans kadın] olmaktan trans olmaya geçiyorlardı — hem de şehir hapishanesinin içinde. Bu dönüşüm, 1966’daki duyurulara doğrudan bir yanıttı.[4] Çünkü ondan önce insanlar saç perisi olarak kalmaktan, drag queen olarak yaşamaktan memnundu, her ne kadar bu çok iyi bir yaşam olmasa da… [1969’a gelindiğinde] sokakta gerçekten yoğun bir yaşam vardı ve bu yaşam doğrudan polisle karşı karşıyaydı. Polislerin taciz üzerindeki kontrolü kayboluyordu, çünkü insanlar dava açmaya başlamıştı, direniyorlardı.
Trans Kadınlar ve Radikal Feminizm
Dediğim gibi, işte ben burada takılıyorum, sonra biri geldi, Berkeley’li bir kadın, radikal bir feminist; gay ve lezbiyen hareketine katılmaya çalışan biri. bana şunu söylüyordu: “Eğer transseksüelsen, gerçekten transseksüelsen, o zaman hedefin ameliyat olmalı; çalışmak zorundaysan geleneksel bir kadın işinde çalışmalısın ama esas hedefin evlenmek, bir koca bulmak, belki çocuk evlat edinmek ve banliyöde yerleşip sakin bir hayat sürmek olmalı — ve asla ama asla kimseye kim olduğunu söylememelisin.”[5]
Ben o kalıplaşmış feminen rollere kendini adamış insanlarla pek iyi geçinemiyordum, çünkü Berkeley’deydim, komünal bir yaşamın içindeydim, radikal hareketin bir parçasıydım… Onlarsa temelde daktilo, on parmak yazım, dosyalama gibi işleri öğrenen kızlar “yetiştiriyorlardı” ve bu kızlar “yoksulluğa karşı savaş” programları sayesinde ilk işlerine giriyorlardı. Ben ise sosyal yardımla geçiniyordum ve bu grupla gerçekten bir bağ kuramıyordum… Ben Berkeley’deyim, feminizmin içindeyim, Feminizm 101, 110 ve İleri Düzey Feminizm dersleriyle kuşatılmış durumdayım — ve onlar beni bütünüyle kadınsılığa, bütünüyle “kadınlığa” sokmaya çalışıyorlar. Rollerle, kalıplaşmış, gettolaştırılmış türden işlerle. Saç stilistliği okulu başvurusu yapmamı istemediklerine şaşırıyorum açıkçası — ki bu, bu arada, EOC [sanırım Equal Employment Opportunity Commission?] aracılığıyla trans kadınlar için finanse edilen şeylerden biriydi.
Ben de bir nevi — orada aynı zamanda Gay Kadın Kurtuluşu grubu da vardı — birkaç etkinliğe katılmıştım. Ama bana gerçekten oraya ait olmadığım söylendi… Öte yandan, bu gruplardan bir kısmında yer alan bazı kadınlar bana oraya ait olmadığımı söylerken, aynı gruptan başka kadınlarla arkadaşlık ediyordum. Onlar da bana, “Al bakalım, bunlara ihtiyacın olacak,” dediler — ve bana Sexual Politics’i verdiler, The Second Sex’i verdiler, Feminine Mystique’i, Shulamith Firestone’u verdiler — bir sürü kitap verdiler, bir okuma listesi uzattılar ve kabaca şöyle dediler: “Oku, bir iki yıla bizi ara.”
…
DOB yeni lezbiyenler, yani lezbiyen feministler tarafından adeta kuşatılmıştı.[6] Eğer Feinberg’in kitabını okuduysan — bir noktada Jess bir bara gider ve orası tamamen aynı tip kadınlarla doludur, eski tarz butch’lar için artık yer kalmamıştır, ve bir femme yanına gelip “Jess, neler oluyor? Her şey bitti,”[7] der. Aşağı yukarı olan buydu. Eğer bir trans kadınsan, fazla feminen olduğun için saldırıya uğrardın — ama eğer fazla feminen değilsen, bu sefer de kadınlar topluluğu içinde erkek rolünü oynamakla suçlanırdın. Yani ne yapsan bir şekilde lanetlenirdin… Bu, yenmenin imkânsız olduğu bir düşünce tarzıydı. Tartışmanın hiçbir anlamı yoktu; kazanamazdın.
Ve biliyorsun yani, trans kuramı o noktada doğrudan feminist kuramla çatışmaya girdi. Çünkü trans kuramı, bizim feminen olarak ya da sadece kadın olarak tanımlanmamızın içimizdeki bir şeyden kaynaklandığını söylüyordu — öğrendiğimiz bir şeyden değil. Feminist kuram ise devreye girdiğinde, her şeyin öğrenilmiş davranışlar olduğunu savunmaya başladı; küçük erkek çocuklarına bebek, küçük kız çocuklarına — silah değil ama — kamyon verilmesi gerektiğini söylüyorlardı, çünkü kimsenin silahı olmamalıydı, ve böylece çocuklar birbirine daha çok benzeyerek büyürlerdi. Ama bu sadece bir yere kadar işe yarar. Hatta bu fazla iyi çalışırsa, bir sürü trans çocuk yetiştiriyor olursunuz! O zamanlar ben de bunu umut ediyordum, ama bunun fazla iyimser bir beklenti olduğu ortaya çıktı.
Gay Kurtuluşu
1969 sonbaharında, daha önce de biraz bahsettiğim, ilk Batı Yakası Gay Kurtuluş Konferansı Berkeley’de yapıldı. Gerçek anlamda bir kabile buluşması gibiydi. Benim kafamda her zaman trans topluluğuyla gay ve lezbiyen topluluğu arasında bir bağ olmuştur. Elbette aynı şey değiller, ama kuir baskısı bana her zaman kuir baskısı gibi gelmiştir. Çoğu zaman dışarıdan “hetero gibi” görünen ve öyle davranan gay insanlar hiçbir baskıya uğramazlar. Baskıyı çekenler butch kadınlar ya da butch-femme çiftlerdir, baskıyı çekenler queenler ve trans kadınlardır — onlar kimle yattıkları için değil, toplumsal cinsiyet ifadeleri yüzünden bok yerler. Gay ve lezbiyen ayrımcılığının, yani o ayrımcı ayrışmanın başlaması daha sonra oldu. Başlarda hep birlikte hareket ediyorduk, tüm kuirler aynı teknedeydi. Bu ikinci dalganın çok temel bir parçasıydı zaten.
…
Biz buna “açılmak” diyorduk. Bu, cinsel özgürlük dilinin parçasıydı; “psikodili” — ben ona öyle diyorum — kullanmazdık. Bizim dilimiz, kuirlerin ve queenlerin diliydi. Bu yeni dili kullanan ilk kişilerden biri Virginia Prince’ti mesela.[8] O, heteroseksüel travesti ile queen’i birbirinden ayırmak istiyordu; bu yüzden “femofili” gibi sözcükler, “travestilik” yerine de “cross-dressing” gibi ifadeler uydurdu… Ama 1969’daki dil, queen’lerin diliydi: “Hey Mary! Hey canım! Ne var ne yok? Yeni dedikodu ne?” [Hey, Mary! Hey, girlfriend! What’s the T? What’s the beads?] gibi şeyler… Bu yüzden translarla queen’ler arasında keskin bir ayrım görmekte zorlanıyordum. Bana göre, queen’ler sadece aşağısı biraz tıraşlanmamış kız kardeşlerdi. Tanrı bilir ya, çoğunun kendi memesi var, hormon alıyorlar — peki gerçekten nasıl ayırt edersin ki? Sadece genital bölgelerine kesici aletlerle müdahale etmemiş olmaları farklarıydı, hepsi bu.
Tasfiye
SDS (Students for a Democratic Society) Weather’a evrildiğinde radikal soldan tasfiye edildim. Hepimiz kendimizi birer Kızıl Muhafız sanıyorduk ama Çin’de Kızıl Muhafızların yarattığı cehennemin farkına daha yeni yeni varıyorduk. Bir toplantıya çağrıldım ve bana feminist harekette ve gay kurtuluş hareketinde yer almanın burjuva bir tavır olduğu söylendi. “Suzy” olarak yaptığım her şeyin burjuva değerlerinin bir yansıması olduğu, devrimden saparak enerjimi bu tarafa yönelttiğim söylendi. Üstelik tıbbi ihtiyaçlarım sebebiyle üzerime fazla dikkat çektiğim ve isyanlara katılmayı giderek daha az istemem nedeniyle artık hoş karşılanmadığım söylendi. İsyanlara katılmak istemememin sebebi açıkçası tecavüze uğramaktan korkmam ve bir travesti olarak hapiste nasıl muamele göreceğimden emin olmamamdan kaynaklanıyordu.
Kadronun önüne çıkarıldım… “Toplantıya gel, yoldaş” denildiğinde karar çoktan verilmişti. İşte böyleydi — Toplantıya git. Arabanın arka koltuğuna otur. Sağımda solumda insanlar vardı. Gerçekten korktum. Öldürüleceğimden korkuyordum… Olay böyle gelişti: Tam anlamıyla kınandım. Ve birkaç ay sonra neredeyse tamamen yok oldum.
1. Tac (veya Tactical) Squad, 1967’deki Hunters Point isyanının ardından SFPD bünyesinde SWAT tipi bir tim olarak kuruldu. Küçük bir mobil birim olan bu tim, siyasi gösterileri ve isyanları bastırmaya ve “suç oranı yüksek” bölgelerdeki sakinleri gözetlemeye ve tutuklamaya odaklanmıştı.
2. Maud’s, Haight-Ashbury’de bulunan popüler bir lezbiyen barıydı.
3. 650.5 sayılı yönetmelik, “aşırı” miktarda “karşı cins” kıyafet giymeyi suç sayıyordu ve SFPD tarafından cinsiyet normlarına uymayan kişileri, özellikle trans sokak fahişelerini, ama aynı zamanda gay ve lezbiyen bar ve kulüplerinin müşterilerini tutuklamak için rutin olarak kullanılıyordu.
4. Muhtemelen Dr. Harry Benjamin’in 1966’da yayınlanan The Transsexual Phenomenon (Transseksüel Fenomeni) adlı kitabına ve tıbbi ve psikiyatrik meslekler tarafından transseksüelliğin bir zihinsel sağlık sorunu olarak tanınmasını savunan Harry Benjamin Uluslararası Cinsiyet Disforisi Derneği’nin (HBIGDA) kuruluşuna atıfta bulunulmaktadır.
5. Clark, polis ve trans bireyler arasındaki ilişkileri iyileştirmek için SFPD toplum ilişkileri memuru Elliot Blackstone ile birlikte çalışan bir grup trans kadına atıfta bulunmaktadır. Clark, bu grubun feminizme karşı tutumunu ve geleneksel cinsiyet rollerini benimsemesini eleştiriyor.
6. DOB, genellikle Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ilk lezbiyen hakları örgütü olarak kabul edilen Daughters of Bilitis’in kısaltmasıdır. 1955 yılında San Francisco’da kurulan grup, başlangıçta lezbiyenler için bir sosyal kulüptü. 1960’larda daha aktivist bir yönelime kavuşarak feminist politikalar benimsedi. Üyelerin trans kadınların üyeliği konusundaki görüşleri bölündü ve bu çatışma, 1969’da trans üye Beth Eliot’un ihraç edilmesiyle doruğa ulaştı ve bazı üyelerin örgütten ayrılmasına neden oldu.
7. Bu, Leslie Feinberg’in etkili romanı Stone Butch Blues’dan bir sahneye atıfta bulunuyor. Roman, New York’un Buffalo kentinde yaşayan ve şehrin lezbiyen bar kültürüne dahil olan ve daha sonra erkek olarak yaşamaya başlayan bir işçi sınıfı lezbiyenin hikâyesini anlatıyor.
8. Prince, trans aktivist ve trans terimini kullanan ilk kişilerden biriydi. Transvestia dergisini kurdu ve 1976’da “heteroseksüel crossdresserlar” olarak adlandırdığı kişiler için Society for the Second Self (İkinci Benlik Derneği) adlı bir örgüt kurdu.

