Onlardan (ya da onların içinden geçerek) Kurtulmak: Yeni Bir Yaklaşıma Çağrı – Sky Palace

bu resmi neden koydugumu bilmiom

Bu çağrı, kimlik, özgürleşme ve devrim arasındaki karmaşık ilişkiyi hem teorik olarak düşünmek hem de pratik olarak örgütlemek için yeni yaklaşımlar üzerine kolektif bir tartışma çağrısıdır. Mevcut kesişimsellik çerçevesinin yetersiz kaldığını görerek, sınıf ya da kimlik temelli tahakkümler arasında öncelik tartışmasına sıkışmış, ya politik ekonomiyi baskıların homojen bir toplamı içinde eriten ya da analizleri kimlik politikası “yanlısı” ya da “karşıtı” gibi verimsiz ikiliklere hapseden yaklaşımların ötesine geçmek istiyoruz. Bu yeni düşünme tarzına ilham verebilecek bazı ortak çıkış noktaları sunuyor ve bize daha üretken yollar açabilecek sorular soruyoruz: Atfedilmiş kimlikler; onları sabitleyen ırksal, cinsel ve cinsiyetsel hiyerarşilere saldırmak amacıyla nasıl otonom biçimlerde örgütlenebilir?

Oakland, 2012 Mayıs.

I. Tehlikede Olanı Belirlemek

Biz, mevcut teorik ve politik manzara içinde henüz var olmayan bir konumun peşindeyiz. İçine hapsolduğumuz bu alan, birbiriyle rekabet hâlindeki eğilimlerden oluşuyor; ancak bu haritada bize sunulan konumlar, ihtiyaçlarımıza kökten yabancı ve fazlasıyla yetersiz. Seçeneklerimiz, yalnızca kimliklerin dahil edilmesiyle devrim olacağına inanan reformist bir çeşitlilik politikası (“tüm kimliklerin dahiliyeti devrimi yaratır!”); sahte ve zorla dayatılan bir birlik siyaseti (sınıf savaşı için birleşin!); tarihsellikten kopuk, idealist bir isyan fetişizmi (“her şeyi yok et!”); ya da sınıf indirgemeci bir komünizasyon söylemi (“asıl mesele değer biçimi!”) — ve bunun gibi çıkmaz pozisyonlar.

Biz, kuirlerin, renkli kadınların, trans*ların, kadınların, Siyahilerin, Kahverengi bedenlerin, Asyalı-Amerikalıların, Chican@’ların, Müslümanların, ibnelerin ve lezboların maruz kaldığı – hem açık hem örtük – baskıyı, “devrimden sonra halledilecek bir mesele” olarak görmeyi de proletaryanın daha “merkezi” ve “temel” görülen kavgasına sıçrama tahtası muamelesi yapmayı da reddediyoruz. Bu baskılar ve şiddet biçimleri sınıf ilişkilerinin türevi, ikincil ya da rastlantısal parazitleri değildir. Kapitalizmin içinde patriyarkayı ya da ırkçılığı ortadan kaldırmak ne kadar olanak dışıysa, kapitalizm içinde sınıf sömürüsünü ortadan kaldırmak da o kadar olanaksızdır.

Çünkü bu baskılar inkâr ediliyor, kenara itiliyor, ve rastlantısalmış gibi hayal ediliyor; çünkü içinde yaşadığımız koşullar, şimdide ve burada, tahammül edilemez bir hal alıyor; çünkü bir yapıya, ancak o yapının içinden saldırılır: tüm bunlardan ötürü, bu kategoriler etrafında örgütlenmeye duyulan ihtiyaç hem gerçek hem de acildir. Kapitalizmin özgül baskı biçimlerine göre otonom alanlar ve kolektifler inşa etmeye gerçek bir ihtiyaç vardır. Otonomi, bizi bu öz-örgütlenmeye mecbur bırakan tahakküm ilişkilerini ortadan kaldırmak üzere, ortak yakınlıklar geliştirmemize imkân veren bir araçtır. Ve yine de, tam da bunu yaparken, bizi kadın, kuir, beyaz-olmayan kadın, trans* vb. kılan toplumsal ilişkilerden de kurtulmak istiyoruz. Bu kategorilerden özgürleşmek istiyoruz — fakat deneyim bize şunu öğretiyor: Kurtuluşun tek yolu, tam da onların gövdesinden geçerek yürümektir.

Devrim için otonom örgütlenmenin gerekliliğini anlamaya yönelik modellerden biri, son dönemde SIC dergisi etrafında bir araya gelen çeşitli kolektiflerin ortaya koyduğu komünizasyon teorisidir. Bu çerçevede, Fransız grup Théorie Communiste şöyle yazar:  “Öz-örgütlenme devrimin ilk adımıdır. Ardından, devrimin aşması gereken bir engele dönüşür.” Bu yaklaşım, işçi sınıfı kimliğini olumlayan ve devrimi işçi sınıfının iktidara yükselişi olarak tasavvur eden komünist eğilimlerin bir eleştirisidir. Théorie Communiste buna karşılık, devrimi emek-sermaye ilişkisinin yıkımı yoluyla işçi sınıfının kendi kendini ilgası olarak kavrar. Bu noktada öz-ilga kavramı kilit önemdedir. Çünkü sömürü ilişkilerini ortadan kaldırma kudretini, tam da bu sömürülen kolektif bedenin içinde konumlandırır. Aynı zamanda devrimci sürecin içkin gerilimine işaret eder: Mücadeleyi mümkün kılan kolektif yakınlıkların maddi temelleri, devrimci hareketin çatışmaları içinde şiddetle parçalanır ve bu yakınlıklar, sonunda, ortak deneyimi betimleme gücünü kaybederek dağılır. Otonomi, ilga yolunda bir adımdır; varılacak son değil.

Biz, komünizasyon teorisinin işçi sınıfı kimliğine ve bu kimliğin sermayeyle zorunlu bağına yönelik eleştirisiyle, ırksallaştırılmış ve cinsiyetlendirilmiş kimliklere yöneltilen özcülük karşıtı eleştirilerin — örneğin cinsiyet ilgasını savunan feminist yaklaşımlar, kuir isyancılık ve Afro-pesimizm gibi — kesiştiği noktaları arıyoruz. Amacımız, bu kimlik-temelli ama özcü olmayan güncel hareketleri ve teorileri, işçi sınıfı öz-olumlamasına eleştirel yaklaşan komünizasyon teorileriyle diyaloğa sokmaktır. Bu yönelimlerin her biri kendi başına, kapitalist ilişkilerin tümüne saldırmak için gereken araçları sağlamakta yetersiz kalıyor. Komünizasyon çevrelerinde cinsiyet üzerine yalnızca birkaç metin ortaya çıkmış durumda; ırk, cinsellik, trans* ve non-binary bedenler ile cinsiyet kimlikleri üzerine ise neredeyse hiçbir şey yazılmış değil. Komünizasyon kanonuna ait metinler (SIC, Communization and its Discontents, Endnotes, Riff Raff vd.), büyük ölçüde Avrupa-merkezli ve tarihsel özgüllükten yoksun. Feminist teori ise ya sınıf analizini tamamen göz ardı etmiş ya da ona teslim olmuş durumda; tarihsel olarak beyaz- ve cis-üstünlükle malûl. cinsiyetin tümden ortadan kaldırılması fikrine mesafeli duran, yer yer bunu hor gören cinsiyet özcülüğü de feminist teoride istikrarlı biçimde varlığını sürdürüyor. Irkçılık karşıtı teori ise kaba sınıf indirgemeciliğe karşı konum alırken, çoğu zaman politik iktisadın ciddi bir analizinden kaçınmış ve cinsiyet ile cinselliği düzleştirmiş — erkek üstünlüğünü ve/veya hetero/cis normatifliği açıkça desteklememiş olsa bile. Kuir teori ise idealizmi ve postmodernizmi benimsemesiyle, maddi toplumsal ilişkilere dayalı yapıları tanımlamakta çoğunlukla yetersiz kalıyor. Ataerkillik kavramına yönelik açık ya da örtük reddiyeleri ise, kimi zaman mizojiniye yaklaşan bir çizgiye savrularak, potansiyel eleştirilerini etkisizleştiriyor.

Tüm bunlar gösteriyor ki, hiçbir düzeydeki otonomi ya da kimlik merkezli analiz, tek başına devrimci bir teori ya da praksisi garanti edemez. İşte bu yüzden, sermayenin yapısal bütünlüğüne dair ortak bir eleştirel söz dağarcığı ve kavrayış geliştirmek zorundayız. Irksal hiyerarşiler, cinsiyete dayalı şiddet ve sömürü, rastlantısal ya da tali unsurlar değildir; bunlar sınıf kadar soyutlama düzeyi yüksek, içkin ilişkilerdir. Amacımız, cinsiyet ve ırk ilişkilerinin; bu ilişkiler temelinde örgütlenen emek bölümlerinin; ve bu tahakküm biçimlerini sürekli yeniden üreten maddi mekânların ve kurumların sistemik bir analizine ulaşmaktır. İşte böyle bir analiz, neye saldıracağımız, hangi çizgileri çekeceğimiz, ne için ve neye karşı savaşacağımız, nasıl güçleneceğimiz gibi sorularla yüzleştiğimiz anda, mücadelelerimizi derinleştirme ve keskinleştirme potansiyeline sahiptir.

II. Ortak Zemin

Komünizasyon. Amacımız, küresel isyanlar silsilesi yoluyla ücretli emeği, değişim ilişkisini, değeri, sermayeyi, bizzat işçi sınıfını ve devleti ortadan kaldırmaktır. Emek ile sermaye arasındaki ilişkiyi, birbirini kuran ve birbirinden ayrı var olamayan, sürekli devinen ve dönüşen kategoriler olarak kavrıyoruz. Komünizasyon, bu bütünün – sermaye ilişkilerinin toplamının – ilgası sürecidir.

Totalite. Irk ve cinsiyet, sermayenin gelişimine “egzotik tarihsel kazalar” olarak dışarıdan eklemlenmiş rastlantılar değildir. Aksine, sermayenin mantığına, birikim süreçlerine ve genişleme dinamiklerine içkindirler. Bu yüzden kesişimsellik yetmez.

Otonomi. Baskıcı ve sömürücü toplumsal ilişkilerden maddi olarak fayda sağlayanlar, bu ilişkileri kendi rızalarıyla asla ortadan kaldırmazlar. Tıpkı kapitalistlerin üretim araçları üzerindeki mülkiyetlerinden gönüllü olarak vazgeçmelerini bekleyemeyeceğimiz gibi, ataerkilliğin ya da beyaz üstünlüğünün de bu sistemlerden nemalananlar tarafından yıkılmasını bekleyemeyiz. Bu düzenler, ancak onlardan doğrudan baskı gören ve sömürülenler tarafından yıkılabilir, ilga edilebilir. Bu nedenle, “trans”, “kuir”, “kadın”, “renkli beden” gibi maddi olarak üretilmiş kategoriler temelinde otonom örgütlenmenin gerekliliğine inanıyoruz. Sınıf adına, tüm farklılıklarımızı bir kenara bırakıp “birleşmeye” yönelik sıradan çağrılar; işçi sınıfı birliğini sürekli olumlayıp durmak, ne komünizasyona giden yolu açar ne de kimlik temelli baskı biçimlerini ortadan kaldırır.

İlga. Bizim özgürlük tahayyülümüz, cinsiyetler, cinsellikler ve ırklar arasında eşitlikten değil; bu kimlik kategorilerinin insan etkinliğini ve toplumsal yaşamı örgütleyen yapısal ilişkiler olarak ilgasından geçer. Bu kimliklerin, içimizde korunmaya ya da yüceltilmeye değer özsel bir şeyin değil, kapitalizmin maddi süreçlerinin adı olduğuna inanıyoruz. Bu kimlikler bizi birbirimizle tahakküm ve boyun eğme ilişkilerine yerleştirir. Komünizasyon, bizim için aynı zamanda bu kimlik–ilişki–süreç–üretim örgüsünü kendi ellerimizle ortadan kaldırma sürecidir. Bu da, klasik proleteryadan çağdaş dekolonyal öznelliğe kadar uzanan devrimci tarihsel öznelerin radikal bir biçimde yeniden sahaya sürülmesini hedefleyen bir politikanın, özneyi maddi olarak kuran iktidar, sömürü ve tahakküm matrislerini kökten sarsamayacağı anlamına gelir. Bu nedenle, otonomi ile ilga arasındaki ilişkiyi yeniden sorgulamaya çağırıyoruz: Kimlik kategorileri temelinde gerçekleşen öz-örgütlenmenin, bu kategorilerin ilgasının zorunlu bir parçası olarak kavranması gereken bir siyasal hat olarak.

III. Sorular

Sermayenin totalitesine dair mevcut teorileri nasıl değerlendirebiliriz — yani ırk, cinsiyet ve sınıfın yapısını açıklamaya çalışan birbirinden farklı teorik çerçeveleri? Bu totaliteye dair kavrayışımız, mücadeleye ve özgürlüğe dair anlayışımızı nasıl dönüştürür, nasıl yönlendirir?

Örgütlenmenin temelini oluşturan kimlik kategorisi, bir tür milliyetçilik, özcülük ya da ikincil bir konuma sahip olmanın kendisinin radikal ya da devrimci olarak kabul edildiği bir tür olumlama ve özgünlük siyasetinin temeli haline gelmeyen bir tür öz-örgütlenmeyi nasıl tasavvur edebiliriz? Kimlik kategorilerinin üzerine inşa edildiği toplumsal ilişkiyi senteziyle yok etme gücüne sahip bir otonomi ve isyan diyalektiğini tasavvur edebilir miyiz?

Mücadele sürecinde, kimlik kategorilerine dayalı öz-örgütlenmenin ortaya çıkma eğilimi gösterdiği çelişki noktaları nelerdir? Bu noktalar ve öz-örgütlenme biçimleri, komünizasyon sürecini nasıl ilerletebilir? Ne zaman ve nasıl uyumlaştırılırlar? Devrimci bir süreçte ortaya çıkma eğilimi gösteren bazı dinamikleri anlamak ve bunlar hakkında tahminlerde bulunmak için tarihsel örneklerden yararlanabilir miyiz?

Marksist teorinin birçok kolunda ayrıntılı olarak ele alınan emek/sermaye ilişkisi, erkek/kadın, beyaz/beyaz-olmayan, heteroseksüel/kuir ve cis/trans gibi cinsiyet ve ırk ilişkilerini anlamak için ne dereceye kadar bir model olarak kullanılabilir? İşçi sınıfının kendi kendini örgütlemesi ve ardından öz-ilga yoluyla emek/sermaye ilişkisinin ortadan kaldırılmasına dair teoriler, cinsiyet ve ırkın ortadan kaldırılmasını teorileştirmek için bir şekilde kullanılabilir mi? Böyle bir karşılaştırmanın sınırları nelerdir? Gerçekte bu ilişkilerin birbirinden ayrı değil, etkileşim halinde ve birbirini karşılıklı olarak oluşturduğu gerçeğini nasıl anlamlandırırız? Irk ve cinsiyetin, emek/sermaye ilişkisinin ilgasıyla birlikte ve bunun içinde, ondan ayrı değil, nasıl ilga edileceğini nasıl hayal edebiliriz?

Kaynak

Heimatlos Kültü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin