René Schérer’in, Guattari’nin ölümünden sonra kaleme aldığı yazı

Ölümün sağladığı ve bir yapıtın -tamamlanmamış olsa bile- artık geri dönüşsüz biçimde kapanmış olması sayesinde mümkün olan bu geri bakışla, bugün bana Félix’in düşüncesinin tek bir değişmez tarafından domine edildiği görünüyor: özneleşme süreci, daha doğrusu süreçleri. İşte bu, onun davası, ona özgü olan, yüzyılımıza inatla sunduğu katkıdır; ki bu katkı, onun hem ortodoks ve normatif psikanalizle kopuşunun, hem Marxist ideoloji ve parti aygıtlarının kitlesel devrimine karşı ileri sürdüğü “moleküler devrim”in, hem de doğal olanın yanı sıra toplumsal ve zihinsel boyutları da kapsayan üçlü bir ekolojiyi benimsemesinin -yani, çağımızın değişken özneliklerinin düşüncesi olarak tasarlanmış bir ekosofinin- dolambaçlı yollarından geçmiştir.
Özneleşmenin ne sabit bir noktası ne de merkezi vardır. Modernite genel olarak dünyanın merkezden uzaklaşması ve bakış açılarının çoğalması olarak düşünülebilirse de, başlangıçta yanlış biçimde, tek bir öznenin illüzyonu etrafında özneleşmiştir. Oysa onun mantığı, tersine, oluşun ve çokluğun mantığıdır. Félix’in geliştirdiği de, çoklukların oluşu olan özneleşme süreçleri etrafında kurulu, tutarlı bir modernite mantığıdır.
Özneleşme ile çokluk el ele gider. Öznellikler, özneleşme biçimleri çoğuldur. Hata, süreci tekil bir öznellik örneğine, öznenin tekilliğine katlamak olmuştur. Aynı şekilde, bireysel intrapsişik komplekslere, transandant ve önceden kurulmuş anlamlara -yani hayatın dağınık öznelliklerinin, marjinalliklerinin zengin çoğalmasını ele geçirip daraltan, yok eden anlamlara- kapanmak da bu hatadandır. Bu transandant anlamlara karşı, anlamsız-olanı (assignifiant) savunmak gerekir. Katlanmış olanın yerine açılımı kışkırtmak gerekir.
Empedokles’in kozmolojisinde dünyaya ilk doğuşlarında yeryüzüne dağılmış uzuvları anımsatırcasına, Guattari’nin makinesi -onun her yerde keşfedip harekete geçirdiği o meşhur makineler- dağınık öznelliklerin inorganik parçalarını bir araya getirir. Bunlar, R. Laing’den aldığı bir sözcükle yazdığı gibi, çözülüp başka yerlerde yeniden bulunabilecek, yeni asamblajlar oluşturabilecek “düğümler”dir; böylece yeni “arzu mikropolitikaları” ortaya çıkar.
Klasik felsefenin –bu bağlamda “kartezyenizm” sözcüğünün çağrıştırdığı şeyin– ve onun çağdaş uzantılarının büyük hatası, Fourier’ci dille söyleyecek olursam “gafı”, öznelliği ve onun sürecini özne ve onun tözü içine hapsetmek olmuştur; ki bu özne, aynı zamanda meşhur ego, düşünen ben’dir. Guattari, Üç Ekoloji’de şöyle yazar: “Özne kendiliğinden ortaya çıkmaz; Descartes’ın ilan ettiği gibi var olmak için düşünmek yetmez, çünkü bilinç dışında da var olmanın her türlüsü kurulur.”
Elbette, özne-töz’ün dışında bir öznellik düşüncesi, ne çağdaş düşünceye –ekol tipi Kartezyenizmden uzak duran– ne de Nietzsche’ye veya Kierkegaard’a yabancıdır; bunlarda öznenin entelektüel değil varoluşsal boyutu vurgulanır. Guattari’ye özgü yeni olan ise, ben’i bir merkez veya kutup olarak sabitleyen her türlü göndermeyle kopuş, bu sabit örgenin yerine sürecin ta kendisi olarak özneleşmeyi koymaktır. Yine yeni olan, Freudcu doktrini ve uzantılarını dikkate aldığımızda, özneyi –eksiklik veya “yarık” olarak anlaşılsa bile– merkeze alan bir problematikten vazgeçmektir. Sabite çağrı yok; aksine, dalgalar gibi ilerleyen, gelen, giden, doruğa ulaşan ve yok olan süreçler vardır.
Oluşları tasarlamak, sabiti değil; çoklukları tasarlamak, tekil olanı değil; bilinçleri köken değil geçişlilikler olarak kavramak; ne olursa olsun, hatta varoluşçu olarak da ele alınsa, dünyadan çıkaran transandantlığıyla tekil özneyi değil, transandantlığı olmayan özneleşmeleri –içkinlik alanında beliren saf kıvrımları– düşünmek gerekir. Bu alanın özneleşmiş adı ise “ifade”dir.
Félix Guattari’nin felsefesi, Deleuze’ün Spinoza ve Leibniz’e atfettiği anlamda bir ifade felsefesidir: yani neden-sonuç ilişkisi yerine “eşitler arası” bir ilişkiyi, ifade eden ile ifade edilen arasında tersinirliliği koyan bir felsefe. İfade ilişkisi, özneyi de nedenselliği de tözü de reddeder. Ruh ile beden arasında, ve ters yönde de işleyen kesintisiz bir süreklilik içinde daha az ya da daha çok canlı hareketler, daha az ya da daha çok yoğunluklar, çözülmeler veya yoğunlaşmalar uzayı kabul eder.
Bu düşünce uzayı metaforik değildir; aksine, maddi ya da nesnel denilen çoklukların öznel oluşunu kavramaya çalışırken adını koymaya çalıştığımız şeyin ta kendisidir. Bu pürüzsüz uzay, kendi jeodezikleriyle çeşitli eğrilikleri kabul eder; bu çizgilerin kesişmeleri ya da yakınsamaları dinamik yoğunlaşma noktaları oluşturabilir; bunlar da o kadar çok bakış noktasıdır. Ama asla özsel ve sabit kimlikler değildir.
Bu kavrayış biçiminde, garip biçimde Valéry’den izler vardır: bilincin “saf nokta” olarak geçişliliği, düşünce uzayındaki jeodezikler, aklın ve arzunun soyut makineleri… Leonardo da Vinci’yi yorumlayan Valéry, Cimetière marin’ın Valéry’si, özellikle de Cahiers’nin Valéry’si. Her öznellik öncelikle ben’in dışında dağınıktır; bilinç, varlıkta gelip geçen bir olaydır. Ama burada da Félix’in özgüllüğü, düşünen özneye karşı ileri sürdüğü bilinç dışındaki varoluş biçimlerinin henüz kayda geçirilmemiş, geçirilemez ifadeler olmasıdır; henüz özneleşme kipleri mertebesine yükseltilmemiş olmalarıdır. Ki bunlar, özneyi her şeye gücü yeten Kartezyen sahiplenişe ait olmayan, özneye “itibar” kazandırmayan şeylerdir. Bunlar, yalnızca nesnel bir sınıflandırmaya -kategorilere, tabakalaşmalara- tabi oldukları için, öteki tarafından yapılmış “toplumsal vaka” envanterinden ibaret kaldıkları için, özneleşme kipleri değildir; bu öteki, onları yorumlamaya yetkisi ve hakkı olan yegâne “özne”dir. Félix, bu hakim figüre, henüz envantere geçirilmemiş, henüz özneleşmemiş “ifadeler”i, daha doğrusu “ifade-deneyleri”ni karşı koyar: “çocukların, şizofrenlerin, eşcinsellerin, mahpusların, her türden akıl hastasının” ifadelerini (moleküler devrim). Onun için hiçbir zaman amaç, Hegelci diyalektikte -ve bir tür psikanalizde- olduğu gibi bir “özneye dönüş”ü teşvik etmek olmadı; amaç, ortak yasa, normalleştirme ve onun disiplinleri tarafından tekdüze, istilacı bir anlama indirgenen bunca ifade edici tekilliği özneleşmeye, hakka, öznel tanınmaya taşımaktı.
İfade felsefesi, bu nedenle, işaretlerin indirgemeci sistemi içinde “anlamsız” ya da “anlam-taşımayan”ı hesaba katan, toplumsal dokuyu kateden zengin öznel virtüelitelere sahip çoklukların özgürleşmesini destekleyen bir semiyotik reformdan geçer. Bunlar intrapsişik değil, prekişisel, anonimdir; bu ölçüde kolektif olmakla birlikte daima tekildir. Fourier de, bana kalırsa, bireyin tam özneleşmesini sağlayan birey-ile-toplum arasındaki ilişkiyi, gidip gelmeleri, gerilimi benzer biçimde kavramıştı: uygarlığın “ters” ve “yıkıcı” ocağı olan ego ile, her yönden gelen tutku ışınlarının düğümü olan “doğrudan ocak”, “birlikçilik” arasındaki ilişki.
Özneleşme süreçlerinin gerçekleşebileceği, artık pürüzsüzleşmiş bir uzayda, daha önce bilinmeyen ağların izleri… Moleküler Devrim’deki güzel ve açık bir ifadeyle, bunlar “egemen düzenin semiyotiğini aşındırmaya, kemirmeye ve anlam-taşımayan işaret-parçacıklarının yeni kaçış çizgilerini, görülmemiş takımyıldızlarını üretmeye katkıda bulunan sapkın ifadelerdir.”
Böylece Félix, psikanalizin (Lacancı) kastrasyon merkezli öznesine karşı, arzunun akışlarına göre dağılmış bir öznellik koyar. Kapitalist yüzleşmenin boş bakışına, kozmosa özgü çok göz ve çok oluş içeren “bakma ve birbirimize bakma biçimleri”ni ve çeşitli özneleşme kiplerini savunur (Visagéité, L’inconscient machinique).
Kimi kişiler, psikanalize fenomenolojik unsurlar ekleyerek yenilik yaptıklarını sandılar. Félix için söz konusu olan ne budur ne de toplumsal olanla öznel-psikanalitik olanın tamamlayıcılığıdır. Ne de modası 1960’larda görüldüğü üzere, Marxizmin büyük toplumsal makinesi içinde erime ya da kaybolma. Aksine, “arzu azınlıkları”nın hayata geçirdiği sözcelem-asamblajlarına (agencements d’énonciation) yerleşmiş bir özneleşme sürecine özgü bir semiyotik icattır bu.
Çünkü onların temelinden, tekilliklerinden hareketle, özneleşmelerin açıklığı -süreçlerinde, oluşlarında ve çokluklarında- Guattari’nin teorisinin ekseni haline gelmiştir. 68 yıllarında ortaya çıkan “minör” olanın ayrıcalığı, Kafka üzerine Gilles Deleuze ile birlikte yazdığı çalışmanın gösterdiği üzere, normlara göre majör öznenin ortaya çıkışıyla hiçbir ilgisi olmayan bir öznelliğin oluşlarıyla eşölçülülük taşır. Öznenin silinmesi gerekiyordu ki, öznellik ortaya çıkabilsin. “La” (la subjectivité), çoğul olan tekil. Devrim, öznelliğe çağrı, çizgilerini, düşünce ve toplumsal alanın içindeki jeodeziklerini icat eden ifade azınlıkları aracılığıyla gerçekleşir. Yeni yaşam biçimlerinin, yeni kültürlerin kaşifleri.
Bu çizgilerin ve asamblajların felsefesi, Üç Ekoloji’deki zihinsel ve toplumsal ekoloji fikrine, Kaosmos’un son estetik vizyonuna çıkar. Özneleşme sürecinin her aşamasında söz konusu olan hala ve yeniden ifadeler olduğuna göre, böyle bir çözümlemeyi (şizoanalizi) sanatsal ekspresyonizm felsefesiyle ilişkilendirmemek elde değildir.
Yalnızca çağdaş resmin geçici bir okulu olarak değil, modern sanatın tümünün bir özelliği olarak da. Ekspresyonizm , modern estetiğin -romantizmden, baroktan, bize daha yakın olarak Cézanne, Van Gogh, Matisse’ten beri- özneleşme biçimi olarak, öznel dünyayı çizgilerin ve biçimlerin bozulmasıyla, renklerin yoğun kullanımıyla kurar.
Ekspresyonizm felsefesi mi? Olmanın değil oluşun felsefesi; tözsüz, öznesiz bir perspektivizm felsefesi. Özne olmaksızın bir öznelliğin ortaya çıkışı; dağınık özneleşmelerle kat edilen bir dünya için.
Uzay ve onun jeodezikleri konusunda “garip biçimde” Paul Valéry’yi anımsattığımı söylemiştim. Yine, gerçekten de, ne gariptir ki, bu ekspresyonizmin kuramcıları ya da kuramsal referansları arasında, Spinoza ya da Leibniz’den çok, “benliğin birlikli yapısının duyu çoklukları içinde çözüldüğünü” söyleyerek “benliğin ele geçirilemez” olduğunu öne süren Viyanalı fizikçi ve filozof Ernst Mach’ı anmak gerekir.
Erich Heckel, Ernst Ludwig Kirchner, Franz Marc, Emil Nolde ve onların kuramcısı Gottfried Benn’in resimsel ekspresyonizmi için, çoklu özne, yaratıcılığı içinde, bireyin, o alay konusu küçük ve soğuk benliğin tam karşıtıdır; yaratıcı öznellik ise yer değiştirebilir, değiş tokuş edilebilir, anonimdir. Romantik Clemens Brentano’nun da savunduğu anonim sanat, anonim sanat tarihi fikri.
Mach’ın empiriokritisizmine gelince -bu “izm” Lenin’in de yardımıyla, onu kolayca sınıflandırıp bertaraf etmeye yarayan formül değil midir?- onun, Guattarici makinikle yalnızca tesadüfen bir yankı içinde olmadığı görülür. Her ikisinin de, Hume’un duyusal çoklukların ampirizmine, aynı yaşam felsefesine, klasik metafiziğin tözcülüğüne karşı aynı modern pragmatizme göndermesi vardır.
Burada incelemeye girmeyeceğim yollarla, bu felsefeler -elbette Ernst Bloch’un ütopyacılığını unutmadan, ki bunların tümü Niteliksiz Adam’ın Musil’inin bakışında ve üslubunda da mevcuttur- iç ile dış arasındaki sürekliliği, tersinirliği, Spinoza ve Leibniz’in yaptığı anlamda güvence altına alır. Her ne kadar onlara karşı konumlandırılmaktan hoşlanılsa da, ekspresyonizm aracılığıyla onlarla iletişim halindedirler.
Tutarlılık düzlemleri aynıdır: sınırsız, hiyerarşisiz bir makinik üretimin geliştiği bir düzlem. Tözsüz bir öznelliğin (Mach’ın deyimiyle) öznesiz bir öznelliğin Guattari-Deleuze’cü “organsız beden”i. Bununla birlikte, ekspresyonizm felsefesi, nihai ifadesini, “Felsefe Nedir?”in 7. bölümünde (“Algı, etki ve kavram”) bulmuş görünür; Bloch’taki gibi ekspresyonist özneleşmeyi, zamandışı bir Ben-Biz ilkelliği ütopyasında eriten (Ütopya Ruhu), ya da temelde epistemolojik bir konu etrafında dönen Mach’taki gibi özneyi yalnızca bilginin öznesinin çözülmesine indirgeyen bir anlayışta değil.
Benliğin ya da onun olumsuzlanmasının yerine, Guattari’de olduğu gibi Deleuze’de de, olumlayıcı bir biçimde gelen şey, bir “algı-birim”in (percept) –algının bir oluşu– ve bir “duygulanım-birim”in (affect) –etkinin bir oluşu– kendi özgül tutarlılığıdır. Sanatçı, bireysel olduğu kadar kolektif de olan bir özneleşme ediminde bu unsurları ifadeyle yoğurur. O zaman yalnızca kimi seçilmiş biçimler ifade etmeye başlamaz; “bütün madde ifade haline gelir.” Etkiler ve algılar, basit duyusal dağınıklıktan koparılmış, özerk bir dinamizme sahip yersizyurtsuzlaşmış parçalar olarak, yeni bir öznelliğin tetikleyicileridir; böylece, özneye bağlı olmayan, öncesinde ve ötesinde, sürecinde yakalanan bir özneleşmeyi açığa çıkaran bir sanat felsefesinin yeni ve temel katkısını oluştururlar: kaostan, biçimsizden, pre-bireyselden hareketle ve onlarla birlikte, yapıt aracılığıyla transbireysel, kolektif bir özneleşmeyi beslemek.
Özellikle Kaosmos, yapıt aracılığıyla, “neredeyse ruhani bir söz alma” gücüne sahip bir öznellik üretimi fikrine tam anlamını verecektir; bu söz alma “hem sanatçının hem de ‘tüketicisinin’ öznelliğini yeniden düzenleme” sonucunu doğurur. Yine bu kitapta -ki, Pour une fondation des pratiques sociales (Le Monde diplomatique, Ekim 1992) makalesiyle birlikte, düşüncesinin son halini yansıtır- Félix, “estetik paradigma”ya, “çeşitli değer evrenleri karşısındaki anahtar geçişlilik konumu”na dair görkemli açılımlar sunarken; sanatçılara “varoluşsal temel soruların nihai geri çekilme çizgilerini kurma” işlevini -görevi mi demeli?- verirken, kendisini doğal olarak, ekspresyonizm manifestolarının en yüksek idealleriyle ve Van Gogh’un mektuplarındaki yankılarla uyum içinde bulur. Tıpkı bu devrimci sanatçılar için olduğu gibi, Félix için de geri çekilme, kaçış veya izolasyon değil, süregiden dünyanın insanlıktan uzaklaşmasına karşı dirençtir.
Genelleşmiş estetizasyon, yoğunlaştırıcı bir transversal oluşturur; özneleşmeyi onun teknik ve etik boyutlarından yalıtmaz. Kozmik kendi-için ile öznel kendi-için’in buluşması, onu estetik olarak renklendiren “yeniden büyülenme”, geride, mitin tarafında değil; her zaman ileride, yeni bilimler ve tekniklerin güçleri artırdığı, ifade malzemelerini yenilediği yerde bulunur.
Bu buluşma, mevcut ve gelecekteki düşünceler için bir görev tanımlar: ne paniğe ne karamsarlığa kapılmadan, geçici olarak denetim altına alınmamış bir deneyimin zenginliğine ve çağdaş teknolojinin akıl almaz icatlarına uygun ölçekte bir öznelliği yaratmak. Bu, Félix’in, birçoklarından (ve tereddütsüz kabul ediyorum ki, benden de) ayıran sabitelerinden biridir: yeni teknolojilere, bilişime, sunduğu imkanlara duyduğu coşkulu bağlılık; ki kapitalist ekonomi tarafından domine edilen mevcut dünya, bunların kullanımını kavramaktan acizdir.
Mevcut teknolojiler ne reddedilmelidir ne de süregiden insanlıktan uzaklaşmanın nedeni olarak görülmelidir; şüpheyle kullanılmaları gerekmez. Aksine, bu teknoloji kendi ütopyasını geliştirir, onun ayrılmaz parçası olduğu yeni bir özneleşmenin yolunu gösterir. “Hiç görülmemiş, hiç hissedilmemiş” olanın tarafında duran, “virtüelin ekolojisi”nin potansiyelini, gücünü elinde tutan odur. Félix, tıpkı Gilles Deleuze gibi, “ütopya iyi bir kavram değildir” diye düşündüğünden bu sözcüğü hep çekinceyle kullansa da, bana bu fikir, Fourier’nin ütopyasına çok yakın görünür. Fourier de sosyal ve ekonomik bilimlerin -“belirsiz bilimler”- eleştirisini, onları doğanın “sabit” bilimleri, onların ilerlemeleri ve teknik vaatlerinin potansiyelleriyle karşılaştırarak yapar. Kararlı biçimde modern, nostaljisiz.
Bu bilimsel, rasyonel ve pratik inanç, Félix’in, zamanında, radikal yenilik iddiası altında esasen istilacı kapitalist emperyalizmin buyruğuna körü körüne teslimiyet anlamına gelen postmodernizm modasını reddedişini açıklar. Eğer gerçekten modernitede bir kriz varsa -ilan edildiği gibi onun sonu değilse- bu, çağdaş dünyanın, “insanlığın çıkarlarıyla uyumlu” bir biçimde “olağanüstü bir teknolojik dönüşüm”ü üstlenememesinden kaynaklanır. Yani bir özneleşme krizi, yeniden yeni temeller üzerinde harekete geçirilmesi gereken bir sürecin tıkanması. Sözde “postmodernite”nin tek gerçek içeriği, tek anlamı, bu krizi kavrayıp üstlenebilecek bir öznelliğin yokluğunu imlemesidir. “Virtüelin ekolojisi”, “genelleştirilmiş ekoloji”, “henüz doğmamış ekosofi”, “politik yenilenmenin konusu olduğu kadar etik, estetik ve analitik bir angajman” olarak potansiyel bir özneleşme sürecinin göstergeleridir.
Kaosmos’un sona erdiği orkestral müzik görkemlidir. “Duyumun özüyle yüceliğin maddesini” “karmaşıklık ve kaos arasında kesintisiz gidip gelme” içinde birleştirerek evrenler kurar. Ancak, Rönesans’tan bu yana modernitenin girdiği mutlak yersizyurtsuzlaşmayı savunan bu “nihai sentezi” (yine Fourier’den ödünç aldığım ifade), insanlığı nihai olarak bir tür yıkıma yönelten çılgınca, insanlık dışı bir ilerleme kaçışına dalmış şimdiki zamanımızın bütün gücüyle çağırdığı özneleşme sürecinin bir başka yönüyle birlikte düşünmek gerekir.
Guattarici özneleşme, teknolojiye ve onun küresel yersizyurtsuzlaşmalarına övgüyle birlikte, aynı derecede temel bir varoluşsal yeniden-yerliyurtlulaşma hareketini de içerir. Kapitalizmin hoyratça yok ettiği mahremiyete, tekilliğe yeniden kavuşma arzusu; ama nostaljisiz, çünkü sürekli icat eden bir arayış. Soğuk hümanizm öznesinin dışında olanın, insana özgü olanın peşinde. Etrafımızda uçuşan, Lucretius’un atomları gibi pırıldayan, öznelik tozları halinde yakalanıp ayırt edilmesi gereken insan. Valéry’nin bir yapıtın icrasına dair dediği gibi, Guattarici süreçte de, “icrada ayrıntı yoktur” çünkü her şey ayrıntıdır.
Bu kadar duyarlı ve canlı ayrıntılar, Cartographies’den alıp tamamını aktarmam gereken bir metnin şiirini oluşturur. Kalbin melodisi, büyük senfoninin ortasında ısrarla dönen nakarat şunları söyler:
Bir tıbbi-psikolojik yatılı kurumda yatan bir çocuğun yatağının altındaki ayakkabı ve hazine kutusu, belki birkaç arkadaşla paylaştığı parola-nakarat, yemekhane içindeki özel konumunu belirleyen yıldız kümesindeki yeri, bahçedeki totem-ağaç ve yalnızca onun gördüğü gökyüzü parçası gibi büsbütün farklı şeyleri ‘birlikte çalıştıracak’ olan, aynı varoluşsal yerliyurtlulaşma ve eşzamanlı tutarlılık hareketidir. Mimara düşen, tüm bu parçalı özneleşme bileşenlerinden bir armoni yaratmak değilse bile, en azından onların temel virtüelitileri baştan köreltmemektir. (L’énonciation architecturale, Cartographies).
Gündeliğin en küçük ayrıntısına karşı en ince duyarlılık ile pratik zorunluluğun ittifakı. Özneleşme süreci, “kapitalist akışlar tarafından harap edilmiş toplumlarımızın bağlamında varoluşsal bölgelerin yeniden bileşiminde çalışmak”ta amacını bulur. Félix, bu çocuk için çalışmayı düşünmekten asla vazgeçmedi.
Temmuz 1993.
Çeviri: Artun
Kaynak

