Rubikon’u Geçmek – S. Prasad

S. Prasad; Sudan, Sri Lanka, Kazakistan ve diğer ülkelerdeki ayaklanmalara dair analizlerine dayanarak, Türkiye’de 2025 yılı içerisinde gerçekleşen protestoların, diğer ülkelerdeki otokratik rejimlere karşı hareketleri nasıl şekillendirebileceği konusuna dair genel bir şablon verdiğini savunuyor. Bu öngörünün farkında olmak, Trump rejimine karşı gerçekleşmiş veya yakınlarda gerçekleşmesi muhtemel protestolar da dahil olmak üzere benzer ayaklanmaların, aşılması gereken sınırlarını öngörmemize yardımcı olabilir.


“Bir zamanlar, bir satranç oyuncusunun herhangi bir hamlesine karşılık verebilecek ve böylece bir satranç müsabakasında zaferi garantileyecek şekilde tasarlanmış bir otomatın icat edilmiş olduğu iyi bilinen bir hikayedir. Bu otomat, ağzında nargile, Türk kıyafeti giydirilmiş, geniş bir masanın üzerindeki satranç tahtasının önüne oturtulmuş olan bir kuklaydı.[1] Bir ayna sistemi aracılığıyla mevcut masanın her tarafının şeffaf olarak algılandığı bir yanılsama yaratılmıştı. Gerçekte ise, usta bir satranç oyuncusu olan kambur bir cüce, kuklanın ellerini iplerle kontrol edecek şekilde masanın içinde oturtulmuştu. Felsefede bu otomata karşılık gelecek bir aygıt tasavvur edilebilir: ‘Tarihsel materyalizm’ denen kuklanın her zaman kazanacak olması beklenir. Bu, herkesin bildiği gibi önemsiz ve ucube olduğu için gözlerden uzak tutulması gereken teolojinin yardımlarından da faydalanıldığı müddetçe, herhangi bir rakibe karşı kolayca uygulanılabilir.”

Walter Benjamin, Tarih Kavramı Üzerine Tezler

Sahip olduğumuz nostaljik hislere karşın, tarihsel materyalizm fikrinin bize sağladığı konfor hissi günümüz için artık mevcut değil. İşçi hareketi, gerçekleşmesi beklenen “mutlak zaferine” ulaşma fırsatını bir asırdan uzun bir süre önce geri tepti. Günümüz için, her zaman kazanması gerektiğine inanacağımız bir felsefi aygıtın var olduğunu düşünmek artık mümkün değil. Gerçeği bizden gizleyen aynalar ve yanılsamalar sistemi ortadan kalktığında, geriye yalnızca bir satranç tahtası kalır; oysa her satranç maçında muzaffer olacak kadar usta bir satranç oyuncusu yoktur. Bir satranç maçı, tahtadaki taşların konumlarının değerlendirilmesine, oyunun kurallarının bilinmesine, oyunun tarihine aşina olunmasına ve rakibin oyun tarzının tahmin edilmesine dayanan bir stratejiler bütünüdür. Satranç; bir öngörü, tahmin ve hazırlık oyunudur ve satranç oyuncusu, birkaç hamle sonrasını da öngörmeyi amaçlar. Tarih bu açıdan fena halde satranca benzer; ancak satrancın aksine, tarih hem stratejiye hem de talihe dayanır.

İçinde bulunduğumuz, sıcaklık ve gelgitlerin birlikte yükseldiği çalkantılı bir zaman ve teolojinin kesinliğinden ziyade; fırtınalı denizlerde ufka doğru yelken açmamızı, yaklaşan fırtınalara göğüs germemizi, su üstünde kalmamızı ve başımızı sudan olabildiğince yukarıda tutmamızı sağlayacak navigatörlere ihtiyacımız var. Bu zor görevlerin hepsine hazırlıklı olmak mümkün ve bunun gerçekleşmesi için bugünlerde ortaya çıkan tarihsel hareketlerin ritmini ve dinamiklerini, yayılma ve dolaşım biçimlerini, karşılaştıkları çıkmazları ve sınırları, çöküşlerine yol açan çelişkileri ve ortaya çıktığı koşulları yaratan, dönüştüren küresel ekonomik ve jeopolitik türbülansı kavramak gerekecek. Temelde tarihsel materyalizmin teolojik keskinliğinde olmayan bazı öngörülerde bulunmak mümkün ancak bu öngörüler ne kadar zayıf olursa olsun, ilerleyeceğimiz yoldan emin bir şekilde yeniden yelken açmamıza olanak sağlayabilir.

“Kriz Devleti”nin Krizi

Hiçbir şeyin gerçekleşmediği on yılların olduğu ve on yılların yaşandığı haftalar olduğu hep söylenir, ikinci Trump döneminin ilk yüz gününün bu açıdan niteliğini belirleme kararı geleceğin tarihçilerine kalacak. Emperyalist savaşlar esnasında gerçekleştirilen inovasyonlar, er ya da geç metropolitan merkezlere geri dönme eğilimindedir: Ne de olsa konserve yiyecekler ve internet gibi gelişmeler savaş koşullarındaki ihtiyaçlar doğrulusunda geliştirilip gündelik hayatın kullanımına sunuldu. Trump yönetiminin ise büyük atılımı, Donald Rumsfeld’in “Şok ve Dehşet” olarak adlandırılan savaş doktrinini iç siyaset koşullarına uyarlamak oldu. Bu uygulamaların getirdiği bir dizi başkanlık kararnamesi, Trump’ın Çin Seddi’ni yerle bir etmeyi umduğu ağır silahlardır.

2025 yılının ilk ayları, yeni bir yönetimden ziyade, genellikle yeni bir çağ değişimini çağrıştıran bir retorikle tanımlandı. New Yorker dergisinde yayınlanan bir makalede, günümüz idaresinin “imparatorluk başkanlığı” olarak bilinen dönemin gölgesinde kaldığı savunuldu ve yerini alan Trump’ın ikinci döneminin “acil durum başkanlığı”yla zirve noktasını temsil ettiği ifade edildi.[2] Eski sitüasyonistlerden[3] T.J. Clark, bu anı basitçe “gösterinin (spectacle) devletin bizzat kendisi olması” diye tanımladı.[4] Öte yandan Guy Debord’un da anımsattığı gibi devletin işleyişi gösterinin kendisinden ayırt edilemez hale geldiğinde, bu devlet stratejik kararlar alabilen bir mekanizma olmaktan çıkar.[5]

Belki de günümüzün siyasetinin bundan daha net bir temsili daha yoktur: Trump, yemin töreni gecesi, seyircilerle dolu bir stadyumdaki sahneye yerleştirilmiş bir masaya oturmuş ve coşkulu bir izleyici kitlesi önünde başkanlık kararnameleri imzalamıştı. Bu başkanlık kararnamelerinin bombardıman halinde imzalanması, yalnızca küresel ekonomi düzeyinde değil aynı zamanda Amerika’nın dünya üzerindeki ahlaki ve siyasi konumuna ve son gelen Cumhuriyetçi hükümetle birlikte insanlığın en uzun demokrasi deneyimlerinden birinin mirası olan denge ve denetleme mekanizmaları üzerinde derin ve uzun süreli etkileri olacak bir potansiyel barındırmaktadır. Trump’ın blitzkrieg taktikleri neredeyse hepimizi seyirci konumuna indirgedi, peki bu büyünün bozumu nasıl mümkün olacak?

Durumun aciliyetini tartışan yazıların sayısı hiç de az olmasa da yeni Trump yönetiminin ilk yüz gününde çok az direniş belirtisi görüldü. Fakat aniden, bu gösteri siyasetinde çatlaklar ortaya çıkmaya başladı. San Diego, Chicago, Minneapolis ve hatta Martha’s Vineyards’daki ayaklanmalarda kalabalık halk kitleleri kapılarına gelen ICE ajanlarına[6] karşı koymak için bir araya geldiler. Los Angeles’ta bu durum üç gün sürecek bir isyan dalgasına yol açtı[7] ve sonrasında bu protestolar ülke genelindeki düzinelerce şehre yayılmaya başladı.[8] Gece boyunca, ülke genelindeki adliye binaları ve gözaltı merkezlerinin çevrelerinde gösteriler yapıldı. Protestocular baskınları engellemek, gözaltına alınan göçmenleri taşıyan minibüsleri abluka altına almak gibi türlü şekillerde bu toplu sınır dışı etme aygıtının işleyişini aksatmaya çalıştılar. Daha öncesinde şehrin mevcut belediye başkanının da bir dönem içinde tutulduğu New Jersey, Newark’ta bulunan bir gözaltı merkezinde isyan başlatıldı ve New York’ta da bir belediye başkan adayı benzer sebeplerle tutuklandı.[9] Ulusal muhafızlar birçok eyalette binlerce kişiyi tutukladılar. Los Angeles’taki isyanda ise ayaklanmalar derinleşerek mahalle aralarına kadar yayıldı; yeni taktik ve örgütlenme biçimlerinin bir laboratuvarı oldu. Ancak ülkenin diğer yerlerinde, isyanlar henüz sayı veya ivme açısından ateşleyici bir kitleye ulaşamadı. Mevcut protestolar genellikle şehir merkezlerindeki küçük alanlarla sınırlı kalıyor ve nadiren birkaç binden fazla protestocu bir araya gelebiliyor. Şimdilik ülkenin büyük bir kısmı seyirci rolüne razı olmuş durumda.

Geleceğin Tasavvurları

Peki ikinci Trump yönetimine karşı direniş nasıl bir form alabilir? İstanbul’dan gelen havadisler, bu formun olası izleğini taşıyor. 1 Mayıs 2025’te binlerce protestocu, Taksim Meydanı’na yürümek için çevik kuvvet polisiyle çatıştı. 1977’deki Kanlı 1 Mayıs olarak anılan katliamın ve 2013’teki Gezi Parkı protestolarının da aynı meydanda gerçekleştiği düşünüldüğünde, mekânın ifade ettiği sembolizm göz ardı edilemeyecek durumda. Türkiye, 2013 yılında Taksim Meydanı’ndaki Gezi Parkı işgalinin ülke çapında bir direniş hareketine yol açmasından bu yana yaşadığı en büyük protesto sarmalının tam ortasında. Mevcut huzursuzluğun gündeme getirdiği sorulardan biri ise, Gezi Parkı direnişinin yenilgisi sonrası Türkiye (ve hatta dünya) genelinde kapanan direniş girdabının yeniden canlandırılabilmesinin mümkün olup olmadığıdır. Gezi Parkı’ndan bu yana geçen on yıldan uzun bir süre içinde Türkiye, giderek dozajı artan bir uzun süreli otoriterliğe doğru sürüklenmek zorunda kaldı. Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri de dahil olmak üzere pek çok ülkenin içinde bulunduğu bir sürecin daha ileri bir noktasında. Temel fark ise Erdoğan yavaş bir cephe ve mevzi savaşıyla bu süreci geliştirmişken, Trump bir biltzkrieg (yıldırım savaşı) temposu dayatıyor.

Türkiye bu haliyle geleceğin bir tasavvurudur. Türkiye’deki olaylar, diğer ülkelerdeki otokrasi karşıtı hareketlerin nasıl bir şekil alabileceğine dair fikir verebilir. Durum, dünya çapında yaşanan bir eğilimin en açık örneklerinden biridir. Bu ise bizim huzursuzluğumuza zemin hazırlayan ekonomik koşullar, tetikleyici görev olan siyasi anlar ve karşılığında protesto hareketlerinin kullanabileceği taktik ve örgütlenme biçimleri, sınıfsal kompozisyonları ve bu hareketlerin yaşanan daha geniş ekonomik ve jeopolitik dönüşümlerden nasıl bir şekil alabileceği konusunda bir şeyler söyleyebilir. Bunu akılda tutarak, mevcut yazı Türkiye’de yaşanan olayların bir değerlendirmesini sunuyor. Yazı, bu olayları küresel ekonomik çalkantı ve 2008 mali krizinden bu yana ortaya çıkan mücadeleler dizisi bağlamında ele almaya çalışacaktır. Bu protestoları, Türkiye’yi çevreleyen bölgelerde yayılan sivil itaatsizlik dalgası kapsamında ele alacak, ortak sınırları ve dinamikleri göz önünde bulunduracaktır. Bütün bunları yaparken, yeni bir küresel mücadele dalgasının hangi koşullar altında mümkün olabileceğini sorgulamaya çalışacaktır.

Mart Ayında Bir Sabah

Her şey, 18 Mart 2025 yılında İstanbul Üniversitesi’nin Ekrem İmamoğlu’nun üniversite diplomasını geçersiz ilan etmesiyle başladı. İmamoğlu, 2019’dan beri İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin adayını iki dönemde (2019-2024) de mağlup etmiş olmasıyla biliniyordu. Son dönemlerde yapılan cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ilgili anketlerde İmamoğlu’nun Erdoğan’dan çok daha iyi performans göstereceğinin belirmeye başlamasıyla birlikte Cumhuriyet Halk Partisi’nin İmamoğlu’nu bir sonraki cumhurbaşkanı adayı olarak göstereceğinin ciddi olarak konuşulmaya başladığı günlerde diploma olayı yaşandı. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, cumhurbaşkanı adaylarının geçerli bir üniversite diplomasına sahip olması gerektiğini şart koşuyor. İmamoğlu ertesi sabah tutuklandı, yerel seçimlerde PKK ile iş birliği[10] yaparak teröre destek vermekle ve yolsuzlukla suçlandı. CHP lideri Özgür Özel bu durumu “ülkenin bir sonraki cumhurbaşkanına karşı yapılan bir darbe” olarak nitelendirdi. Financial Times bu durumu ülkenin siyasi ve ekonomik istikrarına karşı yapılan bir hareket olarak değerlendirdi.[11] Bu operasyon borsada işlem gören Türk varlıklarında derin bir satış dalgasına yol açtı ve Merkez Bankası’nı, %40lara varan enflasyonist dalgayı soğurmak için rezervlerinden milyarlarca dolarlık bir satış yapmak zorunda bıraktı.

İmamoğlu, tutuklandığı günün sabahında, partisi CHP’nin düzenlediği cumhurbaşkanlığı adayı önseçiminde yaklaşık 15,5 milyon oy aldı. Bu sayı, partinin sahip olduğu üye sayısının oldukça üzerinde çünkü parti üyesi olmayan milyonlarca insan da dayanışma amacıyla oy verme davranışı göstererek sandıkları doldurdu. Benzer günlerde, İstanbul’daki toplu gösterilere yasak getirildiği açıklandı ve çevik kuvvet polisleri şehrin kritik noktalarında mevzilendirildi. Sokaklar geçişlere kapatıldı ve polis barikatları tahkim edildi, bütün bunlara rağmen binlerce protestocu o gece İstanbul BŞB binasında toplandı. Protestoların işaret fişeği, İmamoğlu’nun mezun olduğu İstanbul Üniversitesi’nde başlamıştı. Öğrenciler polis barikatına yüklenip yıktılar ve şehrin sokaklarına döküldüler. Bu görüntüler şehrin dört bir tarafındaki insanların onların yanına katılması için ateşleyici bir güç oldu.

İmamoğlu’nun tutuklanmasının ertesi gününde protestolar ülke geneline yayıldı ve ertesi günlerde daha da yoğunlaştı. O akşam CHP lideri Özgür Özel, belediye binası önünde toplanan yüzbinlerce kişilik bir kalabalığa hitap etti. Özel, “dünyada otoriter bir liderin sivil ve barışçıl gösterilerle geri püskürtüleceğine dair çok az örnek var ancak bu da onlardan biri olacak” diye ilan etti. Ancak Özel konuşmasına devam ederken, çevik kuvvet polisi Özel’i dinleyen kalabalığa göz yaşartıcı gaz ve plastik mermi sıkmaya başladı. Göstericiler karşılık verdi ve polis barikatını aşmak için defalarca kez girişimlerde bulundu. Ertesi gün ise protestolar doruk noktasına ulaştı ve kısa sürede bir direniş düzeni oluşturuldu. Eylemler gündüzleri üniversite kampüslerinde başlıyor, öğrenciler gösteri alanlarına ulaşabilmek için polisle çatışmak zorunda kalıyordu. Kalabalıklar ise her gece İstanbul BŞB binasında toplanıyordu ve bu toplanmalar sık sık polisle çatışmalara yol açıyor, gerilimi yükseltiyordu. Bunun sonucunda ana muhalefet partisi içinde iki ayrı kutup oluştu. Bir gazetecinin aktardığına göre:

Özel, İstanbul’da toplanan kalabalığa yaptığı konuşmalarda Erdoğan’ın “İstanbul’u alan, Türkiye’yi alır” nakaratını tekrarladı. Erdoğan da 1994’te İstanbul BŞB başkanı seçildi ve 1998’de dini nefreti kışkırtma suçlamasıyla hapse girdi. Dört yıl sonrasında partisi AKP’yi ezici bir genel seçim zaferine taşıdı. Erdoğan bu sebeple İmamoğlu’nda kendi hayaletini görüyor olabilir.”

Erdoğan ise düzenlediği basın toplantısında protestoların bir şiddet hareketi olduğunu ve “sokakları terörize eden ve bu ülkeyi ateşe vermek isteyenlerin” gidebileceği hiçbir yerin olmadığını ve girdikleri yolun çıkmaz sokak olduğunu açıkladı.

Sonraki hafta protestoların ritmi yavaşlamaya başladı ve CHP gece eylemlerinin sonlandırılması çağrısında bulundu. Bazı eylemler İstanbul’un belirli semtlerinde bir süre daha devam etti ancak küçük çapta kaldılar ve sert bir şekilde bastırıldılar. CHP ise stratejisini bu tarz sokak eylemlerinin yerine her cumartesi farklı bir şehirde ve her çarşamba İstanbul’da gerçekleştirilecek düzenli mitingler ve kitlesel eylem planına kaydırdı. Başlayan hareket, ivmesini sürdürmenin bir yolunu ararken, bir yandan da yeni taktikler denenmeye başlandı. İlk başta hükümetle doğrudan sermaye ilişkisi kuran patronların şirketleri hedef alındı, daha sonra bu kampanya tam bir ekonomik boykota, yani “hiçbir şey almama günü”ne evrildi. Hem öğrenciler hem de ana muhalefet partisi, kitlesel gösterilerin ekonomik baskı aygıtlarına dönüştürülmesi için yaygın tüketici boykotları çağrısında bulundu. Ancak boykot hareketinin ivmesi hızlıca söndü. İkinci bir doruk noktası ise 1 Mayıs’taki Taksim Meydanı çevresindeki çatışmalarla birlikte yaşadı, o zamandan beri protestolar devam etse de hareket şimdilik net bir ufuktan ve ivme kazanma araçlarından yoksun gibi görünüyor.

  1. Genç Türkler

20. Yüzyılı Geride Bırakmak

Gümrük vergileri ve ticaret savaşları, mülteci krizleri ve kitlesel göçler, sağda ve solda yükselen popülizm, üniversitelerde korku ve baskı, tavan yapan enflasyon savaş atmosferini Avrupa’ya geri döndürdü ve otoriter tek adamlar gölgelerini toplumun üzerine giderek daha büyüyen oranda düşürüyor. 25. Yılında, genç yüzyılımız selefine güçlü bir biçimde benzemeye başladı. Francis Fukuyama’nın “tarihin sonu” kehanetinin geçersiz çıktığını söyleyebiliriz ancak Marx’ın öngördüğü “tarih öncesi dönemin sonu” da ufukta görünmüyor. Şeyler döngüsel hareket eder, tüm büyük tarihi olaylar iki kez gerçekleşir ancak asla birebir aynısı olmaz. Tarihsel benzeşim ancak bir yere kadar gözlemlenebilir; yeni otoriteryanizm 20. yüzyıl faşizminin basit bir yeniden doğuşu değil, gelmekte olan bambaşka bir şey.

Bugünün hoşgörüsüzlük toplumlarını oluşturan illiberal politikaların hamileri Putin, Orban, Milei gibi popülist tek adamlar, büyük ölçüde demokratik seçimler sonucunda iktidar gücünü sağlamışlardır. İktidara geldiklerinden itibaren hukukun üstünlüğünün sınırlarını zorlarlar ancak ilk hamleleri genellikle o kadar popülist olur ki birçok seçmenin desteğini korumaya yöneliktir. Zamanla, yürütme yetkisinin sınırları, yani denge ve denetleme sistemleri aşınır ancak tamamen ortadan kaldırılmaz. Elbette burada da iki uca yayılan bir spektrumdan söz edilebilir: Bir uçta Rusya, Belarus veya Azerbaycan gibi ülkeler var. Bu ülkeler cumhuriyetçi kurumların görünümlerini korumayı tercih ediyor, seçimler yapılmaya devam ediliyor ancak muhalefet de bizzat başkan tarafından belirleniyor ve kendisine karşı kimin aday olabileceğine karar verebiliyor.[12] Diğer uçta ise iktidara talip olanların başarısız darbeler düzenlediği ancak demokratik kurumların yerinde kaldığı ve seçimlerin hala bir dereceye kadar rekabetçi olduğu Brezilya, Güney Kore gibi örnekler var. Bu spektrumun ortalarında bir yerinde ise “rekabetçi bir otokrasi” ve “rekabetçi otoriterlik” olarak tanımlanabilecek Türkiye yer alıyor. Jenny White, New Yorker dergisine verdiği son röportajında bu durumun net bir portresini çizmekte[13]; Erdoğan son on yılda devlet bürokrasisini yandaşlarıyla doldurarak, hakkındaki olumsuz haberleri sınırlandırmak için kendi haber medyasını oluşturarak ve siyasi rakiplerini yasal görünümlü yollarla cezalandırabilmek için kendi ideolojisine sadık hakimler ve cumhuriyet savcılarını atayarak Türk demokrasisini aşındırdı ve kontrolünü sağlamlaştırdı. Ancak bu erozyon hala nihayetini bulmuş değil, White’ın analizlerinden devam edelim:

“Yine de çoğu uzman Türkiye’yi tam anlamıyla bir otokrasi olarak görmüyor, çünkü birçok sivil özgürlük varlığını devam ettiriyor ve muhalefet partileri seçimlere katılabiliyor. Hatta geçen yılki yerel seçimlerde olduğu gibi kazanabiliyor da… Şu an önümüzdeki soru, Türkiye’nin demokrasi ve otokrasinin karışımı olan hibrid bir rejim olarak mı devam edeceği yoksa önemli ölçüde otokrasiye doğru mu kayacağıdır.”

Bu analiz otoriterliğin ruhunun getirdiği riskleri ve aciliyet duygusunu açıklıyor. Özetle, Türkiye yıllardır otoriterliğe doğru sürükleniyor olsa da geri dönüşü olmayan bir noktaya taşınacak bir adım daha henüz atılamamıştı. Öte yandan Türkiye, bu sürüklenmeyi yaşamakta olan birçok ülkeden yalnızca biri. Protestoların sonuçları ister başarılı ister başarısız olsun, dünya çapına yayılacak sonuçları doğuracaktır.

Sürükleniş

Son 10 yılda Türk halkı, ekonomik büyüme ve kalkınmayla uyumlu devam ettiği müddetçe, otoriterliğe doğru kayan bu rejime göz yummaya razıydı, ancak enflasyon 2025 Şubat ayında %40lara ulaşarak kontrolden çıkmaya başlayınca, halk cumhurbaşkanına ve iktidar partisine giderek yükselen bir oranda hayal kırıklığı hissetmeye başladı. Halkta artan hayal kırıklığı ve umutsuzluk, ana muhalefet partisinin en son seçimde elde ettiği başarıyı daha da sürdürülebilir kıldı. Bu durum karşısında Erdoğan’ın gösterdiği reaksiyon, otoriterliğini daha da ileri taşıyarak geri dönüşü olmayacak bir noktaya getirmişti. Türkiye’de yaşananlar, Amerikan halkının Trump yönetimindeki yürütme yetkisinin konsolidasyonuna, kafasındaki projenin mucizevi bir ekonomik toparlanma gösterdiği müddetçe belli bir süre tahammül edebileceğini gösteriyor. Öte yandan bu durum; yaşam maliyeti ancak dayanılmaz hale geldiğinde, yasal seçeneklerin tümüyle tükendiğine ve yönetimin gerçekten sınırı aştığı düşünülen bir şey yapana ve sıradan insanda geri dönüşü olmayan bir durum hissi yaratana kadar kitlesel ve devrimci niteliği olan protestoların yaşanmayabileceğini de gösteriyor olabilir.[14]

Türkiye’de veya başka yerlerde olaylar farklı boyutlara taşınırsa işler tümüyle değişebilir. Dünya olduğundan daha kaotik hale geldikçe ve birbirinden oldukça farklı koşullara sahip ülkeler benzer yollara sürüklendikçe, yeni olasılıklar ve yankı yolakları ortaya çıkabilir. Türkiye’deki halkın yarattığı göz kamaştırıcı devrimsel atılım, ekonomik çalkantı ve otoriter yönelim döneminde etkili direniş araçlarına ve sanatlarına dair bir fikir oluşturabilir. Bu imajlar geniş çapta yankı bulur ve yayılmaya başlarsa, Amerika’daki dinamikleri yerinden oynatabilir.

2008 mali krizinden sonra, Amerikalıların kendilerine dayatılan kemer sıkma politikalarına karşı birlikte hareket etmenin bir yolunu bulmaları birkaç yıl ve birkaç deneme gerektirdi. Bundan daha önemlisi, Amerikalılar ilhamını başka yerlerdeki devrimci atılımlardan, özellikle Tunus ve Mısır’daki devrimlerden ve Avrupa içlerine doğru yayılmaya başlayan kitlesel meydan hareketlerinden aldılar.[15] Orta Doğu’daki ayaklanmalar, Amerika’daki “Occupy” protestolarını tetikledi ve bu protestolar da Gezi olaylarını tetiklemiş oldu. Bu sefer de etkileşim ters yönde bir akış gösterebilir.

Yine de bütün bunlara bir sınırlandırma getirilmelidir; protestolar ve ayaklanmalar genellikle durgun bir umutsuzluk ve hayal kırıklığından değil yükselen beklentilerin engellenmesinden kaynaklanır.[16] Türkiye’deki protestolar da İmamoğlu ve partisine destek ifadesinden ziyade iktidara, Erdoğan’a ve otokrasiye karşı çıkmakla alakalıdır. Ama yine de protesto hareketini mümkün kılan koşullar, dolaylı da olsa, İmamoğlu’nun yükselişine eşlik eden ve engellenmiş görünen beklentiler, umut ve olasılık duygularıyla ilişkilidir.[17] Amerikan siyasetinde ise benzer koşulları hayal edebilmek daha zordur.

Muazzam Gençlik

Otoriter tek adamlar kendilerini genellikle tuhaf bir ikilem içerisinde bulurlar. İktidarları, zaman zaman ekonomik büyüme ve kalkınmanın yanı sıra siyasal istikrar dönemlerine denk gelir. Bu ilerleme dönemi eğitimli, kentli bir orta sınıfın büyümesine yol açar. Ancak zamanla oluşmuş bu yeni nesil genç orta sınıf, ortaya çıkışlarını mümkün kılan hükümetin bizzat kendisi tarafından kısıtlandığını hisseder ve giderek daha fazla hayal kırıklığına uğrarlar.[18] Zaman geçtikçe büyüme ve kalkınma yerini enflasyona bırakır. Yaygın bir görüşe göre hükümet giderek daha fazla oranda yolsuzluk ve kötü ekonomi yönetimiyle ilişkilendirilir. Hayal kırıklığı büyüktür ve kentli orta sınıfları da aşarak daha geniş halk kesimlerine yayılır. Bu örüntü, son yıllarda büyük ve başarıya ulaşmış ayaklanmalar yaşamış Sudan, Sri Lanka ve Bangladeş gibi pek çok ülkede de kendisini göstermiştir. London Review of Books’tan Helen Mackreath’a göre, “(Türkiye’deki) protestolarda, hayatlarının tamamını tek adam yönetimi altında geçirmiş bir genç nesil eylemlere önderlik etmiştir.”[19] Bangladeş ve Sırbistan’daki ayaklanmalar esnasında, üniversite öğrencileri ülke geneline yayılan ve toplumun geniş bir kesimini içine çeken sivil itaatsizliğe bir ölçüde uyum, örgütlenme ve yön verebildiler. Türkiye’de de benzer bir gelişme neden olmasın?

Mart ayında başlayan ilk gösterilerde, başka yerlerde yaşanmış olayları yansıtacak şekilde, İstanbul’daki üniversite kampüsleri öncü oldu, ardından polis barikatlarını aşarak sokaklara yayıldı ve şehrin merkezi noktalarında birleşti. Protestocu öğrenciler şeytanın bacağını kırdı ve toplumun birçok farklı kesiminin gösterilere katılabileceği bir ortam yaratmak için gerekli cesareti ve öncülüğü gösterebildi. Öğrencilerin cesareti ve feraseti, İstanbul BŞB binası önündeki gece protestolarının sürdürülebilmesini sağladı. Örgütlenme ve inisiyatif alma açısından öğrenciler, ana muhalefet partisinin hareketin merkezindeki konumuna karşı bir itekleyici unsur olarak kalmaya devam ettiler.[20] Genç protestocuların sloganlarından biri, geleneksel siyasi parti pratiklerinden uzak durmayı vurgulayan “mitinge değil eyleme geldik” oldu. Hareket ruhunu; gençlik, ulusun tarihi değerlerine olan saygı ve eski düzenin nostaljisine duyulan küçümsemenin getirdiği “punk”vari tavrın karışımında buluyor. Mackreath’ın da belirttiği gibi:

“Belediye binasının bulunduğu Saraçhane’de Roma döneminden kalan su kemerine yakın yerde konuşlanan genç kalabalık varlığını fazlasıyla hissettirdi, 1970lerden kalan sol görüşlü bir müzisyeni, kuru bir nostaljiye karşı itaatsizlik gösterisi olarak yuhalayarak sahneden indirdiler, tüm bunların yanında pek çok genç Mustafa Kemal Atatürk’ün posterleri ve bayraklarını taşıyorlardı.”

Kampüslerde başlayan bu hareket tekrar başladığı yere geri döndü: “Birçok üniversitedeki öğrenciler, bazı hocalarıyla birlikte derslere katılmayı reddederek ve bunun yerine kitlesel gösteriler düzenleyerek akademik boykot başlattı.” Mart ayının sonunda bu itaatsizlik dalgası ülkedeki liselere dahi sıçradı.[21] Öğrenciler ve kampüsler itaatsizlik dalgasında merkezi bir rol üstlenmiş olsa da yalnızca bu unsurlara odaklanmak hareketin sınıfsal yapısının bazı unsurlarını gölgeleme riski de taşıyor. Üniversite ve hatta lise öğrencileri protestoların ön saflarında yer aldı, ancak onlarla birlikte omuz omuza direnen emekçi sınıftan yaşıtları da vardı.[22] Taylan Ekici’nin yazısında belirttiği gibi:

“Kısacası 19 Mart sabahı başlayan sürecin sonunda gençlik kesimleri göstermiş olduğu direnç ve atılganlıkla başta ana muhalefet partisi olmak üzere kurumsal ya da toplumsal, neredeyse tüm muhalefeti arkasından sürüklemiştir. Burada özellikle “gençlik kesimleri” diye bahsetmemde bir sebep var, Beyazıt ve ODTÜ görünmüştür, liseliler görünmektedir, ancak bu hikâyede görünmeyen bir profil daha mevcuttur. Yurdun çeşitli noktalarında eylemlerin ilk gününden itibaren 19-20-21-22 yaşlarında olan, üniversite okumayıp istihdamda olan ya da iş arayan bir kesim daha belirmiştir, pandemi ve arkadan gelen bölüşüm krizi sonucunda eğitimden kopan bu gençlik alana indiği her yerde yıkıcı ve saldırgan bir ruh haliyle hareket ediyor ve bir o kadar da dağınık ve çeşitli, bundan sonra ortaya atacağımız her lafta bu kesimi de hesaba katmak zorundayız.”

Theorie Communiste, 2008’de gerçekleşen Yunanistan protestolarını değerlendirirken, “kapitalist üretim biçiminin geleceği tükendi” yorumunu yapmıştı. Yunanistan olaylarına dair analizleri, bu yıl Türkiye’de gerçekleşen hareketin dinamik yapısıyla karşılaştırmaya değer görüyorum:

“(Daha) keskin toplumsal direnişlerin örnekleri güvencesiz bırakılan gençlik içerisinde yoğunlaşıyorsa, (bunun) nedeni ‘gençliğin’ de toplumsal bir inşa olmasıdır. Öğrenci hareketleri ile protestolar arasındaki bağ ise tam da bu inşada yatar ve bu bağı tamamen doğrusal bir biçimde belirginleştiren şey işveren / işçi sözleşmeleridir. Kriz, ‘katılım’ biçimlerine bağlı olarak ‘katılımcılar’ (entrant) kategorisini (eğitim, güvencesizlik ve benzer durumlarda olan göçmenler) önce inşa eder ve sonra da (aynı hareket içerisine dahil ederek) saldırır. …geleceği yok eden ve gençliği toplumsal protestonun ana öznesi olarak inşa eden şey, yeniden üretim krizinin kendisidir. …finans kapitalin krizi, Yunanistan’daki ayaklanmaların altında yatan ortam, çerçeve veya koşullar değildir: geleceklerinden yoksun bırakılmış bireylerin kapitalist üretim biçimlerinin içindeki özgüllüğü tanımı gereği krizi yeniden üretim düzeyine yerleştirir.”[23]

Tasasız Günler

Örgütlü mücadelenin deneyimiyle şekillenmiş ciddiyet ile gençliğin lakayıt enerjisi arasında süregelen bir gerilim vardır. Sırbistan, son on yılda tekrarlayan protesto dalgalarıyla karşı karşıya kaldı ancak 2024 sonbaharında başlayan protestolar daha büyük çaplıydı ve ivmesini diğerlerine oranla daha uzun süre korumayı başarabildi. Lily Lynch, bu durumun nedenlerini kuşak faktörleriyle açıklamayı öneriyor; “yeni Sırp gençliği, eski kuşakların savaş travmasını veya Milošević sonrası dönemde yetişmiş ve kendilerince Batı müdahalesiyle eşleştirdikleri ‘demokrasi’ kelimesinin hayal kırıklığını yaşamış Y kuşağının alaycılığını taşımıyor.”[24] Türkiye’deki protestolarda da benzer bir gerilim gözlemleniyor, bu yıl gerçekleşen protestolarda, Gezi Parkı’nı hayal meyal hatırlayabilen ancak ardından gelen yenilgi ve çaresizliği bizzat deneyimleyemeyecek kadar küçük yaşta gençler var. İstanbul’da yeni itaatsizlik dönemlerinin yaşanabilmesi için, mücadele meşalesinin nesiller boyu devredilmesine olanak sağlayacak bir zaman dilimine ihtiyaç duyulmuş olabilir. Rusya’daki 1905 ve 1917 devrimleri arasındaki meşhur “on iki yıllık durgunluk” döneminin yaşandığını unutmamak gerekir.

Gençliğin güzel tarafı da zaten budur. Bazı ilerlemeler, sadece geçmişin başarısızlıklarının farkında olmayan ve henüz kendi yenilgilerinin acısını yaşayamadığı için alçakgönüllü olmaktan uzak kişilerin enerjisi sayesinde gerçekleşebilir. Sınırlarının henüz farkında olmayan ve neyin yapılmasının mümkün olmadığını bilemeyen bir hayatın saflığı, kimi durumlar içerisinde tarihsel bir zorunluluğa dönüşür. Fakat bu acemi gençliğin enerjisi sonsuza dek süremeyecek, gençlik coşkusunun getirdiği bazı dezavantajları da unutmamak gerekir; 2024’te Bangladeş’te veya 2019’da Şili’de yaşanan ayaklanmaların ön saflarında yer alan devrimci öğrenci liderleri ve militan örgütlenmelerin, on yılı aşkın süredir devam eden protesto dalgalarıyla şekillendirildiği unutulmamalıdır. Türkiye’de son on yılda böyle bir protesto geleneği oluşturulamadı.

Kolektif bir eylemi tetiklemek için hafıza kaybı bir gerekçeye dönüşebilir ancak önceki mücadele dalgalarıyla oluşan deneyimli protestocular ve militan örgütler, hareketi yoğunlaştırma vektörleri olarak işlevlerini yerine getirebilir. Bu nedenle, yeni itaatsizlik dalgalarının ortaya çıkması için belirli bir zaman geçmesi gerekse de yeni hareketlerin başarıya ulaşması için geçmiş mücadelelerin anısına ve deneyimine ihtiyaç her zaman vardır. Geleceğin teori kitapları için yeni formüller yazmaya çekinsek de başarıya giden herhangi bir formül muhtemelen bu iki bileşenin belirli oranda bir araya getirilmesiyle oluşturulacaktır.

Hareketliliğin Jeopolitiği

Devrimler genellikle askeri yenilgilerin ardından gerçekleşir. 1871, 1905, 1917 veya 1974’ü düşünün. Bir zamanlar “devrimci yenilgicilik” olarak adlandırılan anlayışın ardındaki mantık buydu.[25] Türkiye’deki olaylar ise bunun neredeyse tam tersi koşullarla gerçekleşiyor, bu olayların aktörlerinin elinin altında altüst edilmeye başlamış yeni bir bölgesel güç dengesi yatıyor. Hareketlilik, dolaylı olarak da olsa, Türkiye’nin jeopolitik gücünün yeni konumuna göre şekilleniyor. Esad’ın devrilmesinden sonra Türkiye, Suriye’de belirleyici bir güç ve çevresinde baskın bir siyasi güç olarak ortaya çıktı. Trump yönetimi, liberal demokrat normlardan uzaklaşmayı tercih ettiği için Amerika’nın müttefiklerinin politikalarını eleştirmekle pek ilgilenmediklerini açıkça belirtti. Hatta Trump, İmamoğlu’nun tutuklanmasını takip eden günlerde Erdoğan’ı “iyi bir lider” olarak övdü.[26]

Avrupa da artık Erdoğan’a yönelik herhangi bir eleştiriyi yöneltebilecek durumda değil. Amerika, Avrupa’daki müttefiklerine olan askeri taahhütlerini azaltıyor gibi görünürken; Avrupa kendisini NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahip Türkiye’ye giderek daha fazla bağımlı olarak görüyor. Avrupa, kıtaya gelen göç akışını kontrol alması için Türkiye’ye zaten en başından beri baskı uyguluyordu. Türkiye hem Kiev hem de Moskova ile diplomatik ilişkilerini aynı anda sürdürdü ve bu tarafsızlık Türkiye’ye (daha önce Suriye İç Savaşı müzakerelerinde olduğu gibi) arabuluculukta önemli bir rol kazandırdı. CHP lideri Özel’in mart ayında açıkladığı gibi, “maalesef mevcut küresel durum – Trump, Putin ve Suriye’deki savaş – Erdoğan’ı diğer liderlerin pazarlık yapmak isteyeceği biri haline getirdi.”[27] Bir diğer taraftan, Erdoğan’ın İsrail’in Gazze işgalini ele alış biçiminde zayıf olduğu algısı, onun giderek azalmakta popülaritesinin daha da dibi görmesine katkıda bulundu.[28] İsrail’in Gazze’deki kuşatmayı yoğunlaştırması ve Suriye’ye yönelik saldırgan tutumu Erdoğan’ın popülaritesinin azalmasına çok daha fazla katkı sağlamış olabilir.

Şimdilik Erdoğan, bulunduğu pozisyon içerisinde dokunulmaz olduğuna ve dış müdahale veya eleştiri riski olmadan iç siyasette rahatça oyun alanı bulduğuna ikna olmuş gibi görünüyor. Ancak Steven A. Cook’un Foreign Policy dergisinde yakın zamanda yayınlanan bir makalesinde belirttiği gibi, “kibrinden dolayı halkının nasıl tepki vereceğini hesaplayamamış gibi görünüyor… İmamoğlu’nun tutuklanmasına bu kadar sert karşı çıkacaklarını düşünmemiş olabilir, ancak Türk halkının yaptığı tam olarak bu.”[29] Yine de Erdoğan’ın kendisi açısından doğru hamleyi yapmış olması hala mümkün. Ekonomik çalkantı ve jeopolitik gerilimle boğuşan ve savaşlar ile devrimlerin yol açtığı kaosun ardından, dünya güçleri düzeni tekrar sağlama konusunda hala endişeli. Dolayısıyla, sorunlu bir bölgede istikrarın garantörü gibi görünen birini, liderlik anlayışı kendileriyle ne kadar uyuşmazsa uyuşmasın desteklemekte çıkarları var.[30]

Tükenmişlik

Erdoğan, kendisine yönelik sivil itaatsizliğin geçmesini, hareketin en sonunda tükenip insanların yoluna devam etmesini bekleyecekmiş gibi görünüyor. Bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçimi 2028’den önce değil ve o zamana kadar pek çok gelişme yaşanabilir.[31] Ekonomik istikrarsızlığın iktidar partisinin lehine sonuçlanma ihtimali hala var. Erdoğan ve partisi, süreç ilerledikçe insanların ifade özgürlüğü ve demokrasi yerine, enflasyon ve ülke para biriminin değer kaybı gibi konulara endişelenmeye geri döneceğini ön görüyor gibi…[32] İnsanları sokağa döken ekonomik endişeler, onların daha sonra evlerine geri dönmelerini sağlayacak sebeplere de dönüşebilir. Hatta belki de mevcut ekonomik kaos, insanların önüne sandık tekrar gelene kadar kontrol altına alınabilir.[33]

Kürt siyasi hareketi insanları sokağa dökme konusunda son derece tereddütlüydü, İmamoğlu’nun tutuklanmasından yalnızca birkaç hafta önce barış görüşmeleri başladı ve hala müzakereler devam ediyor. Bu durum müzakere sürecini sabote etmek istemeyen Kürt siyasi hareketini zor durumda bırakıyor. Yine de DEM’deki bazı aktörler, CHP tarafından düzenlenen gösteriler için katkı sağlamaya başladı. Yine tarihin tekerrür ettiği anlardan birine geldik, daha önce de belirttiğim gibi dünya çapındaki tarihi olaylar en az iki defa yaşanır. Gezi protestolarının da zeminini benzer koşullar oluşturmuştu, o zamanlar olduğu gibi şimdi de yeni bir barış görüşmeleri turu, Kürt siyasi hareketini hükümet karşıtı protesto dalgası için destekçilerini harekete geçirme konusunda endişelendirmişti.[34] Bu konuyu şimdilik bunun da arkasında çok uzun bir hikâye olduğunu belirterek kapatayım.

Tarihsel ve ideolojik olarak seküler Türk milliyetçiliğinin bayraktarlığını yapmış olan Türkiye Cumhuriyeti ve CHP’nin kurucu lideri Mustafa Kemal Atatürk, cumhuriyetin inşasını, Kürt ulusal emellerine rağmen gerçekleştirmiştir. Kemalist generaller, Kürt isyanlarına karşı yürütülen askeri operasyonların en ön saflarında yer aldılar. Aynı şekilde son gösterilerde de seküler aşırı milliyetçi bir damarın görünür biçimde aktif olduğu gözlemleniyor, Kemalist partinin özgürlükçü kanadı içinde dahi tarihsel Kürt siyasi davasına pek sempati duyulduğu söylenemez. Buna rağmen İmamoğlu’na yönelik suçlamalardan birisinin temeli olan yerel siyaset düzeyindeki CHP ve DEM arasındaki iş birliği son yerel seçimlerde iki tarafa fayda da sağlamıştır.

Erdoğan, bir seçmen bloğu olarak Kürt nüfusunu ikiye bölmeyi amaçlayarak bir kumar masasına oturuyor. Kürt nüfusunun bir kısmını AKP saflarına çekmek, yüksek ihtimalle CHP’nin seçim hedeflerinin uzun vadeli sürdürülebilirliğini baltalayacaktır. Eğer Erdoğan bir dönem daha seçilmek istiyorsa, ihtiyacı olan yeni siyasi dizayn bu olabilir.[35] Günümüzdeki siyasi mücadelelerinin temel sınırlarından biri de içinden çıktıkları toplumlardaki hâkim çelişkileri aşmaktan aciz olmalarıdır. Erdoğan, bu çelişkileri kaşımayı kendi devlet yönetim stratejisinin ana aktörü haline getirmişti. Tarihi bir kongrenin ardından PKK’nın kendisini feshedip silahsızlanma sürecini başlatacağını duyurması, Erdoğan’ın bir kez daha kazanacak bahsi oynamış olabileceğini gösteriyor.

Demir Bakire[36]

Erdoğan daha önce de Gezi protestoları ve 2016’daki darbe girişimi gibi fırtınaları atlatmayı başarmıştı ve aynı performansı tekrarlayamaması için hiçbir sebep yok, yine de gösterilerin AKP’nin kalesi olarak bilinen yerlere dahi yayılması umut verici bir işarettir.

Erdoğan için söylenen şeylerin aynısı, geçtiğimiz yıla kadar Bangladeş’in “Demir Leydisi” Sheikh Hasina için de söylenebilirdi. İkisinin de kariyeri birçok açıdan birbirlerini yansıtıyor. Her ikisi de 21. yüzyılın ezici bir bölümünde kendi siyasi sahnelerinin en baskın figürleriydi, her ikisi de bir zamanlar ülkelerinin yükselen ekonomik ve siyasi konumlarının mimarı ve uluslararası kamuoyunca saygın liderler olarak görülüyordu. Bu dönemlerde hem Hasina hem de Erdoğan, görev sürelerinin başında elde ettikleri, mucize olarak nitelendirilen muazzam bir ekonomik büyüme ve kalkınma reformlarıyla, demokratik normların ve hukukun üstünlüğünün yaygınlaşmasıyla ilişkilendirilmişlerdi. Ancak sonrasını yaşanan uzun ekonomik durgunluklar, artan yolsuzluk ve otoriterliğe doğru giden bir yönelim izledi. Hasina da kendi payına düşen fırtınaları sağ salim atlatmıştı; suikast girişimlerinden, siyasi çalkantılardan ve işçi ayaklanmalarından sağ kurtulmuştu. Geçtiğimiz yıla kadar iktidardaki gücü neredeyse sarsılmaz olarak görülüyordu.

Değişim ise beklenenden hızlı gelişti ve geçtiğimiz yaz Bangladeş’teki üniversite kampüslerinde öğrenci protestoları başladı. Bu protestolar, New York’taki üniversitelerde başlayıp ülke genelindeki kampüslere ve ardından tüm dünyaya yayılan Öğrenci İntifadası’ndan hemen sonraydı.[37] Protestolar İstanbul’dakine benzer şekilde ülkenin en büyük şehri olan Dakka’daki prestijli üniversitelerin kampüslerinden başlayıp daha sonra şehir ve ülke geneline yayıldı. Ancak bu sefer odak daha yereldi; protestolar başlangıçta, 1971’de Pakistan’a karşı ülkenin bağımsızlık savaşına katılmış olan “özgürlük savaşçıları”nın aileleri için belirli bir oranda memuriyet işi ayıran eski bir çalışan kotasına odaklanmıştı, birçok kişi bu kotayı iktidar partisinin destekçilerine kayırmacılık yapmasının bir yolu olarak gördü. Nitelikli öğrenciler ve gençler, iş güvenliği ve yükselme vaat eden kamu pozisyonlarından böylelikle dışlanmış hissettiler. Protestolar böyle ivme kazandı ve polisin, güvenlik güçlerinin ve iktidar partisinin destekçilerinin protestoları bastırma girişimleri sert olarak algılandı ve daha fazla insan böylece sokağa döküldü. Olaylar iyice çığırından çıktığında olağanüstü hâl ilan edilerek ordu sokağa çağrıldı ve sokağa çıkma yasakları, internet kesintileri gibi kısıtlamalar birbirini izledi. Bu süre zarfında protestolara katılan binlerce kişi tutuklandı ve ülkede hayat durma noktasına geldi.

Bir kere daha, baskılar ters tepti. Sokağa çıkma yasakları kaldırılır kaldırılmaz protestolar tekrar başladı, ülkede giderek daha fazla kesimden insan sokaklara döküldü. İnsanlar, devlet baskısının boyutu ve şiddeti karşısında öfkeliydi, ancak aynı zamanda bu fırsatı giderek otoriterleşen hükümete ve ekonomik durgunluğa duydukları hayal kırıklığını dile getirmek için de kullandılar. Protesto hareketleri kısa sürede kitlesel bir ayaklanmaya dönüştü, göstericiler doğrudan rejimin devrilmesini talep etmeye başladılar ve silahlı kuvvetler tekrar sokaklara indi. Bu sefer kalabalığa silah doğrultmayı reddettiler ve çoğu devrim için bir kırılma anı olan barikatlardaki sivil halk ile askerler arasında karşılıklı bir sempati başladı. Çok geçmeden, kalabalıklar polis barikatlarını aşarak başkanlık sarayına doğru yürürken, Cumhurbaşkanı Hasina ülkeden kaçmak ve sürgündeyken istifa kararını açıklamak zorunda kaldı.

Rubikon’u Geçmek

Eski bir AKP milletvekili, “o, Rubikon’u çoktan geçti” tabirini kullanmıştı, “bundan sonrası için geri dönüş şansı yok”.[38] İmamoğlu’nun tutuklanmasının hemen ardından, Foreign Policy dergisinde yayınlanan bir yazı, buradan itibaren gerçekleşebilecek olasılıkları şöyle sıraladı ve ekledi: “Süreç neyle sonuçlanırsa sonuçlansın, bundan sonrası hiç de hoş olmayacak.” Erdoğan her şeye rağmen iktidarını sürdürmeyi başarabilir, bunu koruyabilmesi de baskı ve zor aygıtını güçlendirmesine bağlıdır. Erdoğan’ın atlatmayı başardığı önceki krizlerden sonra olduğu gibi, baskı yepyeni bir boyuta ulaşacaktır ve Türkiye’nin içinde olduğu mevcut kültürel kutuplaşma bu baskının artırılması için araçsallaştırılacaktır. Bu senaryo aynı yazıda şöyle tasvir ediliyor:

“İmamoğlu yakın gelecekte hukuki açıdan tehlikede olan tek siyasetçi olmayacak, tıpkı Gezi protestolarından sonra olduğu gibi, Erdoğan ve danışmanları Türkleri daha da kutuplaştırmaya çalışacak ve kendilerine olan destek üzerinden kimin gerçek Türk olup olmadığını vurgulayacaklar. Bu durum Türkiye’nin kültür savaşlarını daha da derinleştirecek ve Erdoğan’ın muhaliflerine karşı giderek artan baskı ve güç kullanımına gerekçe sağlanacaktır. 2016’daki başarısız darbe girişimi sonrası Erdoğan’ın yürüttüğü tasviye sürecinin daha da kötüsünü düşünebilirsiniz.”

Bunun alternatifinin gerçekleşmesi ise hiç de basit değil; protestolar, Erdoğan iktidardan indirilene kadar tırmanabilir. Her güçlüğe rağmen hareket, İmamoğlu veya başka bir muhalefet adayının seçimlerde Erdoğan’ı yenmesiyle de başarılı bir biçimde sonuçlandırılabilir. Her iki durumda da ülke, Erdoğan tarafından şekillendirilmiş devlet kurumları ve medya ortamı, sadık bir kitle tabanıyla baş başa kalacaktır. Protesto dalgasının başarılı bir biçimde bir “devrim”e dönüşmesinin veya seçimlerle gerçekleşen bir reformun sonuçları iki türlü de benzer ölçüde kaotik olabilir:

“Eğer Erdoğan yenilirse – Türkiye Cumhurbaşkanı’nın bu ihtimale karşı nasıl bir yol izleyeceğine dair kişisel yargımı kendimde saklı tutuyorum – galipler; Erdoğan’ın AKP’nin ve yirmi yıldan uzun süredir Türkiye devletinin kaynaklarına erişme imkânı bulabilmesinden bir fayda sağlamış ve kaybedecek çok şeyi olan geniş seçmen kitlesinin gücünü artırmak için eğilip bükülmüş, şekillendirilmiş ve manipüle edilmiş siyasi ve toplumsal kurumlarla mücadele etmek zorunda kalacaklar. Erdoğan’ın şahsı devre dışı kalmış olsa bile, kendilerini savunmak ve geçiş sürecini baltalamak için iktidarda elde ettikleri güçlerini kullanmaya çalışacaklar. En azından bu haliyle dahi durum oldukça karmaşık olacak ve böyle bir anın bir şiddet dalgasıyla sonuçlanma ihtimali oldukça yüksek, çünkü Erdoğan ve AKP 2016’dan beri sadakatinden şüphe etmedikleri kadrolarını silahlandırıyorlar.”

Bir ikincisi, Suriye’de on yıldan uzun süredir devam eden iç savaşın kâbus görüntüleri hala canlı ve son dönemde gerçekleşen protestolar bir iç savaşa yol açacak kadar ilerlemiyor olsa dahi artan bir siyasi istikrarsızlığa yol açtığı kesin:

“Post-Erdoğan dönemindeki hayatın nasıl olabileceğini hayal etmeye cesaret edebilen Türkler ve diğerleri için sorun tam da burada yatıyor: Türkiye Cumhurbaşkanı’nın iktidarını teslim edişi illa ki gelecek daha iyi günlerin habercisi olmayabilir, hatta çoğu durumda işler daha kötüye gitmiştir. Hüsnü Mübarek’in utanç verici sonunun ardından Mısır’ın içine düştüğü kaotik hali düşünün. Türkler ve diğerleri arasında mevcut olan ‘ya şimdi ya asla’ durumu konusunda yaşanan tüm heyecanıyla birlikte, Erdoğan iktidarda kalsın veya kalmasın, Türkiye uzun süreli bir siyasi ve toplumsal istikrarsızlık dönemine girecekmiş gibi görünüyor.”[39]

Temkinli olmak için pek çok neden var; son on beş yılda gerçekleşen kitlesel protestolar, başarılı olsun ya da olmasın, bir ayaklanmanın özellikle Orta Doğu’da ne kadar büyük kaosa yol açabileceğinin bolca örneğini sundu. Ancak Mısır ve Suriye gerçekleşmesi muhtemel tek olası sonuçlar değil, son yıllarda Arap Baharı ayaklanmalarıyla birçok benzerlik taşıyan Güney Asya devrimleri, dikkate değer ölçüde farklı sonuçlar ortaya çıkardı.

Sri Lanka’daki Rajapaksa rejimi 2022 yazında kitlesel bir ayaklanma ile devrildi. Protestocular cumhurbaşkanlığı sarayını işgale doğru yürürken, Gotabaya Rajapaksa ülkeden kaçmak ve sürgündeyken bütün görevlerinden istifa etmek zorunda kaldı. Birkaç hafta süren belirsizlik sürecinin ardından parlamento, eski rejimin eski başbakanını yeni hükümeti kurmak için atadı ve sokaklarda düzen kısa süre içinde sağlandı. İşgal altındaki hükümet binaları ve Mısır’ın Tahrir Meydanı’nı andıran çadır kampları kısa süre içerisinde ordu ve polis müdahalesiyle protestoculardan arındırıldı. Sonuç, Sri Lankalı devrimcilerin arzuladığı gibi sonuçlanmamış olabilir ancak olayların ardından çok daha büyük bir kaosa sürüklenmek de mümkündü ve yaşananlar askeri diktatörlük gibi kötü bir şekilde sonuçlanmadı, askeri darbe veya bir iç savaş yaşanmadı.  Hatta kısa bir süre içinde, Marksist bir aday cumhurbaşkanı seçildi.

2024 yazında Bangladeş’te protestolar başladığında, ülkenin kaderi hakkında şu anda Türkiye için dile getirilen endişelere benzer endişeler yükselmiş olabilirdi. Ülkenin siyasi ve sosyal kurumları, tıpkı

Erdoğan’ın iktidarı süresince başardığı gibi, Hasina da iktidarı kendisine göre şekillendirilmişti ve iktidar partisinin, kayırmacılık ağlarından yararlanan geniş ve sadık bir destekçi tabanı vardı. Hareketin talepleri, iktidar partisinin kayırmacılığına doğrudan bir saldırıydı. İktidar partisi seçmenlerinin kaybedecek bir şeyleri vardı ve muhtemel kayıplarını savunacaklarını varsaymak son derece mantıklıydı. Durum giderek daha da şiddetlendi; iktidar partisinin destekçileri protestoculara saldırdı, polis ve iktidarın gizliden desteklediği paramiliter gruplar kalabalığa ateş açtı ve durum geniş çaplı bir baskı ve tutuklanma dalgalarıyla, internet kesintilerine yol açan bir sıkıyönetim haliyle iyice ortaya çıktı. Ancak bu baskı girişimleri daha da ters tepti ve daha fazla insanı harekete geçirip rejimin halk içindeki onayının iyice azalmasına yol açtı. Silahlı kuvvetlerin de protestocu kalabalığın yanında yer almasıyla Başbakan Hasina ülkeden kaçmak zorunda kaldı. Böyle durumlarda iktidar partisi ve ordunun ülkeyi iç savaşa kadar götürebilecek büyüklükte bir şiddet sarmalına girmesini göze alamadığı da söylenebilir. Protestoların başlangıcından bu yana, eski rejimin bürokratik destekçilerinin kaos yaratma ve geçiş hükümetinin reformlarını baltalama çabaları oldu ancak şimdiye kadar bu çabalar da etkisiz kalmış gibi görünüyor.

Bangladeş deneyiminin, Mısır devriminden gerekli dersleri çıkardığı görülüyor. Eski rejimin devrilmesinden sonra ordu, geçici bir hükümet kuracağını duyurdu ancak bu hamle devrimci öğrencilerin çabalarıyla engellendi, devrimciler daha sonra geçici bir hükümet kabinesinin atanmasında ana etken oldu. Bir ayaklanmanın hükümeti devirecek büyüklüğe ulaşmasından sonra gösterilen eğilim, çoğu zaman, bir an önce sandığın getirilmesidir.[40] Bu stratejideki amaç; iktidar kurumlarında köklü değişiklikler yapılamadan kartların yeniden dağıtılmasının önüne geçilmesi, devrimcilere fikirlerini yayma ve kendi siyasal hareketlerini kurumsallaştırma konusunda yeterli zamanı bırakmamaktır. Bangladeş’teki devrimciler, seçim çağrısı yapmadan önce mevcut siyasi kurumları yeniden yapılandırarak eski rejimin bütün kalıntılarını arındırmaya koyuldular. Bu süreç hem geçiş hükümetinin gücünü kullanmayı hem de doğrudan eylemleri içeriyordu, bu da yeni siyasi hareketlerin kurumsallaşması ve yeni partilerin kurulması için zaman yarattı. Bütün bu süreçlerin nihai sonuçlarını değerlendirmek için henüz çok erken, ayaklanmalardan sonra gerçekleşecek ilk seçimde eski rejimin kalıntıları olan siyasi partilerin hakimiyeti mümkün görünse de ne yazık ki en olası sonuç bu olacak gibi görünüyor.

Her devrimin kendine özgü kaos ve tepki anları vardır. Hasina hükümetinin devrilmesini, mezhepçi ve toplumsallık karşıtı şiddetin yayılması izledi, bu şiddet dalgasının ne kadar ülke geneline yayılmış olduğu tartışma konusu olsa da devrimin radikal İslamcı siyasi hareketlere de bir yaşam alanı açtığı gerçektir. Bangladeş’te gerçekleşen devrimin geleceği hala belirsiz ancak şimdiye kadar ki süreç Arap Baharı’nı yaşayan ülkelerin kaderini yaşamayacağını gösteriyor: Protestolar iç savaş veya askeri darbeyle sonuçlanmadı, radikal İslamcı partiler iktidara gelmedi, ülke kaosa sürüklenmedi veya otokrasiye geri dönülmedi.

Bangladeş ve Sri Lanka örnekleri, bir devrimin sonuçlarının önceden bilinmezliğini fazlasıyla gösterdi. Bazı durumlarda, Arap Baharı devrimlerinin çarptığı kayalıklara rastlamadan fırtınalı denizlerde yol almak mümkün olabilir, ancak Güney Asya’daki devrimler neredeyse mutlak bir şekilde yeni sınırlamalar ve çıkmazlarla karşılaşacaktır; bir sonraki devrim dalgasının işlevi, tüm bunların ötesinde bir yol açılmasını sağlamak olmalıdır.

Derin Devleti Mağlup Etmek

Modern devlet teorisi, yüzyılımızın devrimlerinin çarpıp battığı bir kayalık olmuştur: “Devletin iki sac ayağı”, dünya genelinde yaşanan ayaklanmalar için kilit bir meydan okumaya dönüşür, devrimler hükümetleri indirmeyi başarır ancak ordu ya bir darbeyle iktidarı ele geçirir ya da yeni hükümetin yapabileceklerine bazı sınırlar koyar. Bu durum zamanla mağlup edilen rejimle yerine geçen rejim arasında bir sürekliliğe yol açar.[41]

Türkiye, Bangladeş veya Mısır’a göre belirli avantajlara sahiptir. Bu iki ülkede[42] silahlı kuvvetler devlet içinde devlet işlevi görmekte ve özerk bir siyasi güç olarak hareket edebilmektedir. Ordu aynı zamanda ülke ekonomisinin hatırı sayılır bir bölümünü de kontrol altında tutmaktadır. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de kamusal yaşam içerisinde bağımsız bir güç olarak hareket etme konusunda bu iki orduyla benzer bir geçmişi vardır. Ordu, kendisini ulusalcılığın, ülkenin kurucu liderinin mirasının garantörü ve koruyucusu olarak görmüştür. Gezi protestolarını incelediği New York Review of Books’taki yazısında Christopher de Bellaigue, ülkenin üst düzey generallerinin Kemalist doktrine sadık olduğunu belirtir ve ekler:

“Türkiye’de ordu, seçilmiş siyasetçileri dört defa askeri darbeyle dizginlemeye çalıştı. Güneydoğu’da yürütülen savaşın kirli taraftarları, insan hakları ihlallerini mazur gösteren bir kuşatma duygusu yaratmıştı; işkence, adaletsizlikler, arkasında devletin parmağı hissedilen faili meçhuller… Türkiye’nin listesi bu konularda kabarıktır.”[43]

Erdoğan’ın “post-İslamist” AKP’sinin yükselen gücü, kaçınılmaz olarak silahlı kuvvetlerde yoğunlaşan ulusalcılarla gerilimlere yol açtı. Erdoğan, iktidardaki ilk on yılında çoğunlukla Kemalist generallerle çatıştı ve onların etkisini azaltmayı başardı, De Bellaigue şöyle devam ediyor:

“AKP, demokrasi yanlısı önemli reformlar gerçekleştirirken işkence ve yargısız infazları azalttı. Kürtlere yönelik bazı kültürel haklar tanındıkça savaş kirli yoğunluğunu yitirdi ve uzun yıllar parlamentoda temsil edilmeyen Kürt siyasi hareketi TBMM’de seslerini açıkça yükseltmeye başladı. Bu esnada ordunun siyasi otoritesi de elinden alınıyordu ve süreç eski Genelkurmay başkanı da dahil olmak üzere onlarca emekli subayın hükümete karşı komplo kurmak suçlamasıyla hapse atılmasıyla sonuçlandı…”

TSK’nın inisiyatifi yeniden eline alıp ülke üzerindeki kontrolünü tekrar sağlayacağı yaygın bir görüş olarak bekleniyordu ancak Erdoğan bu tehdidi de bertaraf etmeyi başardı; Ordu, 2007’deki üstü kapalı darbe tehdidi[44] de dahil olmak üzere birçok başarısız artçı eylemde bulundu ancak bir grup insanın beklediği “seküler isyan” gerçekleşmedi, Gezi olayları sırasında ordunun protestoculardan yana olacak şekilde gösterilere müdahale edebileceği yönünde söylentiler yayılmasına rağmen bu söylenti de gerçekleşmedi. 2016’daki başarısız askeri darbe girişimi ve ardından gelen baskı, gözaltılar ve tutuklama dalgası, tabuta çakılan son çiviydi. Kemalist generallerin etkisi tamamen bitirilmiş, derin devlet alt edilmişti.[45] Darbe tehdidi artık sivil siyasetçileri kontrol altında tutmanın etkili bir yolu olmayacaktı. Burada belli ki bir ironi var: Erdoğan’ın iktidarda kalabilmek için sürdürdüğü derin devletle mücadele; hukukun üstünlüğünü, demokratik reformları ve bireysel özgürlükleri genişletmesi gerektiriyordu, tuhaftır ki sonradan daha otoriter bir yönelime girmesini mümkün kılacak olan da bu reformlardı.

Türkiye’deki protestoların başarıya ulaşabilmesi için protestocuların önlerinde hala uzun bir yol olabilir ve TSK’nın Erdoğan lehine dizginlenmiş olması bu yolun uzamasına bir gerekçe daha eklemiş olabilir. Silahlı kuvvetlerin müdahalesi; Mısır, Sudan ve Bangladeş’te eski rejimlerin liderlerinin istifaya zorlanmasında belirleyici bir dönüm noktasıydı, bu ülkelerde ordunun hareket serbestliğine sahip olması bu müdahaleleri mümkün kıldı. Eğer Erdoğan bir gün düşerse, silahlı kuvvetlerin özerk bir güç olmaktan uzaklaştırılarak dağıtılması, haleflerine verdiği en büyük hediye olabilir. Türkiye’deki devrim ne zaman gerçekleşirse gerçekleşsin, gerçekleştiği zaman daha fazla nefes alma imkanına sahip olunabilir, çünkü ordunun dayattığı kısıtlamalar veya askeri darbe tehdidi altında olmadan reformlar gerçekleştirilebilir. Belki de otoriter yönelimin açmazı da budur: Günümüzün tek adamları, derin devleti yenerek, yüzyılımızın devrimlerinin bugüne kadar yüz çevirdiği görevleri yerine getiriyor da olabilirler; diktatörler hem kendi mezarlarını kazarken hem de proleter devrimin yoluna çıkabilecek dikenleri temizliyor olabilirler.

Örgütlü Yaygara

Marx, Goethe’nin “Büyücünün Çırağı” eserine gönderme yaparak, burjuva toplumunu “büyüleriyle çağırmış olduğu şeytani güçlerin kontrolünü kaybetmiş bir büyücüye” benzetmişti. Günümüzün burjuva partileri arasında da benzer bir kök kaygı yükselmiş durumda. Demokratik gerilemeye karşı mücadele; geniş halk kitlelerinin sokaklara seferber edilmesini ve toplumun, ekonominin normal gündelik işleyişini durdurmasıyla gerçekleşecekmiş gibi görünüyor. Öte yandan rekabetçi otoriterliğin yere serilebilmesini sağlayacak silahlar, burjuva toplumunun kendisine karşı da kullanılabilir. “Burjuvazi, kendisine ölüm getiren silahları yaratmakla kalmamış; aynı zamanda bu silahları kendisine karşı kullanacak insanları da yaratmıştır- modern işçiler, yani proleterler.”[46]

Protestolar ancak yıkıcı bir etkiye sahip olduklarında etkili olabilir, herhangi bir kazanım elde etmek için de bu yıkıcılığın yayılması gerekir. Mücadeleler yoğunlaştıkça, yeni insan grupları harekete geçer ve yeni taktikler ortaya çıkar. Ancak mücadeleler tırmanıp genelleştikçe, amaçları sıklıkla değişir. Yeterli ivme kazanıldığında, mücadeleyi harekete geçirecek erken talepler ortadan kalkar, geriye kalan ise evrensel bir taleptir: Hükümetin düşmesi. Bu eylemlerin tek amacı İmamoğlu’nun serbest bırakılması ve adil seçimlerin bir an önce olması ihtimali için bastırmak olsa bile, bu ilerleme bilinmeyen bir yöne doğru sıçrama anlamına gelirdi. Yine de bu özgünlük, protesto hareketinin kontrolden çıkıp artık ana muhalefet partisi (veya başka bir unsur) tarafından yönetilememesi riskini beraberinde getirir ve bu potansiyel sonuç, önemli riskler barındırır ve 2013’te Brezilya’da yaşanan protestolar bunu göstermiştir.[47] Yine de sokaktaki hareketlenmenin bundan daha azına razı olmayacağı herkes için açık… Mevcut protestoların esas amacı İmamoğlu’nun arkasına geçmekten çok Erdoğan’ın karşısında durmak ancak İstanbul’un sevilen belediye başkanı ve partisinin cumhurbaşkanı adayı İmamoğlu’nun tutuklanması ülkedeki genel huzursuzluğu tetiklemiş ve CHP’nin gösterilerin ön saflarında yer alıp hareketin itici gücü olmasını sağlamış ve hareketin en örgütlü gücü olmuştur.

CHP bu role kendisi talip olmadı, açıkça itildi. Üniversite kampüslerinde başlayan protestolar sonrasında öğrencilerin polis barikatlarını aşmasıyla birlikte meydanlara doluştular. Meydanlar dolduktan sonra belediye binasının önünde gece protestoları başladı, bu da CHP’ye protestolar için bir zemin hazırladı. Protestocu öğrenciler, her aşamada ana muhalefet partisini arkalarından sürüklemiş oldular ve parti kendisine verilen bu rolü kabullendi. Özellikle partinin lideri Özgür Özel, bu fırsatı iyi değerlendirdi ve bu rolü şaşkınlık verecek ölçüde bir canlılık ve tutkuyla yerine getirdi. New York Times’ın aktardığına göre Özel, İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından İstanbul BŞB binasındaki küçük bir odada yatıp kalkmaya başladı ve binayı terk etmeden, meydanda biriken protestoculara her gece ateşli konuşmalar hazırladı.[48] Özel beti gördü ve arttırdı; hazırladığı konuşmalardaki söylem, durumun aciliyetini ve sokaklardaki dramatik havayı fazlasıyla yansıtıyordu.

Muhalefet partisinin bu rolü üstlenmiş olması elbette anlaşılabilir ancak içinde bazı riskler de barındırıyor; düzen partileri genellikle cinin şişeden çıkmasından ve kolayca kontrol altına alınamayacak bir gücün ortaya çıkmasından fazlasıyla endişe duyarlar. Bu partiler, kendi himaye ağları içerisinde tutulmadığı müddetçe yıkıcı potansiyeller barındıran faaliyetlere güvensizlikle bakma eğilimdedir. Tıpkı Haiti’de yaşanan son olayların da gösterdiği gibi, olaylar hızla kontrolden çıkılabilir.[49] Olası durumlar Goethe’nin “çağırdığım ruhlardan artık kurtulamıyorum” sözünü hatırlatır. Bu tavır son yaşananları Gezi Parkı ve benzer meydan hareketlerinden ayrılan önemli bir farktır. 2013’teki protestolar esnasında bir gazetecinin de belirttiği gibi: “şimdiye kadar hiçbir muhalefet partisi protestoları sahiplenmeye çalışmadı, parti bayrakları ve flamaları, sloganlar ve önde gelen parti yetkilileri alanlarda görünmedi.”[50] Fakat 2013’teki hayal kırıklığından bu yana toplum daha da siyasallaştı, meydan hareketleri birçok yeni partinin doğmasıyla sonuçlandı ve geleneksel sol, özgürlükçü partiler sokağa daha fazla yönelmeyi tercih etti.[51]

Otokrasi karşıtı protestoların, kemer sıkma politikaları karşıtı hareketlerden ziyade siyasi partilerin aktif katılımına daha yatkın olduğu söylenebilir. Bu durumun ikili bir yönü var; muhalefet partilerinin kararlılığı, kitlesel hareketlerin mobilizasyonuna daha fazla katkı sağlayabilir ancak bu durum, söz konusu partileri hareketin yoğunlaşmasının önünde fren vazifesi görmesiyle de sonuçlanabilir. Bir haftadan biraz daha fazla sürebilmiş sokak protestolarının ardından CHP, belediye binası önündeki gece protestolarının sona erdirileceğini duyurdu ve tüm ülkeye hükümet yanlısı şirketlere karşı bir boykot çağrısı yaptı. Ancak tabandan gelen baskı, partiyi bir kez daha ileri gitmeye mecbur etti; CHP sokak protestolarının devam edeceğini ve bu kez haftalık kitlesel gösterilere ağırlık verileceğini duyurdu. Bir ayaklanma hareketinin, düzen partisinin iki kanadı arasında bir çatışmaya dönüşmesini önlemek mümkün müdür? Bunun için de yıkıcı taktiklerin yaygınlaşmasını, tırmandırmasını özendirecek ve bu açılan alanda içerdiği potansiyeli savunacak bir parti, yani bir “yıkıcılık partisi” kurmak gerekebilir.

Bu da kısmen bir örgütlenme meselesidir. Mücadelenin barındırdığı mevcut çıkmazlardan arınabilmesi için, Idris Robinson’un da savunduğu gibi, “paradoksal bir düzensizlik düzenlemesi” gerekecektir. Pharoahe Monch’a[52] gönderme yaparak, buna “Örgütlü Karmaşa” adını verir. Bunun için kullanılabilecek daha eski bir tabir de “ayaklanma partisi” olurdu, Robinson’a göre, “ayaklanma, isyanlar kümesinin içinden kesin bir koordinasyon gerektirir.”[53] Ancak, bir ayaklanmadan daha azı bile, kitlesel mücadelelere yetecek kadar bir koordinasyon gerektirir. Kendiliğindenliğin koordinasyonuna özgü örgütlenme biçimlerine “Örgütlü Yaygara” adını verebiliriz. Bir ayaklanmanın başarısı, yıkıcı taktiklerin yayılmasını ve yoğunlaştırılmasını koordine etmek için bu hareketlerin içinden sıklıkla yeni örgütlenme biçimleri çıkarmasıyla ölçülür. Bu yapılar, açık ve gündelik yapılardan daha resmi yapılara kadar çeşitlilik gösterebilir. Gezi protestoları sırasında kitleden herkesin katılımına açık “mahalle forumları” ve çeşitli çalışma grupları vardı. İşgalin büründüğü formun kendisi, birçok öz örgütlenme ve koordinasyon biçimini mümkün kıldı.[54]

Bangladeş’teki Temmuz Devrimi, ülke genelindeki öğrenciler arasından seçilen bir temsilciler komisyonu tarafından koordine edildi. Hareket, inisiyatifi elinde tutmayı ve kendi ritmini oluşturmayı başardı, ancak değişen koşullara karşı da tepki gösterme hızını ayarlayabildi. Bu sayede, gerektiğinde taktik ve sloganları değiştirmek ve oluşan sivil itaatsizlik öğrenci çevresinin çok daha ötesine yayıldığında dahi net bir bakış açısı oluşturabilmek için bilinçli kararlar alınmasını sağladı. Bangladeş’teki protestolarda öğrenciler kendilerini muhalefet partileriyle mesafeli tuttu, bu durum protestoları tetikleyen koşulların farklılığıyla ilgiliydi. İlk endişeler, muhalif bir politikacının tutuklanmasından ziyade, öğrencilerin iş kotası sistemine duydukları hayal kırıklığıyla ilgiliydi. Hareketin içinden çıkan ve inisiyatif alıp net tavırlar sergileyebilen militan örgütler, herhangi bir muhalefet partisinin ön saflarda yer almasını yeteri kadar zorlaştırmış oldular.

Sırbistan’daki dinamikler de Lily Lynch’in aktardıklarına göre benzer örüntüler sergiledi:

“Öğrenciler, rüşvetle lekelenmiş ve hükümet yanlısı medya tarafından kolayca karalanabilen Sırbistan’ın yasal muhalefetiyle de mesafelerini özenle korudular. Amaçları, bir himaye ağını diğeriyle değiştirmek değil, tüm bir siyasi kültürü dönüştürmekti. Bir protesto pankartında da belirttikleri gibi: Bu bir devrim değil, bir şeytan çıkarma.”

İsyan, Grev, Boykot

Türkiye’deki protesto hareketlerinin devamında devasa bir ekonomik boykot başlatılmaya niyetlenildi. Boykot kampanyaları toplumsal çatışma anlarında tekrar tekrar ortaya çıkmasıyla meşhurdur ancak bunda da bir bakış açısı, buna isterseniz anti-otokratik hareketlerin kendiliğinden oluşan ideolojisi diyelim, yaratabildikleri ekonomik baskı nedeniyle etkili olabileceğine dair bir iyimserlik var. Türkiye’deki boykot kampanyası da bu hipotezi test etmek için bir fırsat olarak değerlendirilebilir. Bu tip mücadeleler genellikle yeni enerjileri harekete geçiren dönüm noktaları veya bu görevi üstlenecek bir dizi “ritmik işaret”ten geçer.[55] Genellikle yeni bir sosyal grup sahneye çıktığında veya yeni bir liderlik taktiği ortaya çıktığında bu işaretler meydana gelirler ve hareketler geliştikçe çıkmazlara ulaşırlar. Bu çıkmazlar bir taktik yıkıcı potansiyelini tükettiğinde oluşur. Bu aşamadan itibaren yıkıcı taktiklerin toplumun yeni katmanlarına yayılması veya yeni taktiklerin ortaya çıkması gerekmektedir ve gerçekleşebilmesi için de deneyimlerin oluşması gerekir. Örneğin “Öğrenci İntifadası” esnasında kurulan çadırların ardından bina işgalleri yaşandı. Ancak devrim niteliğindeki kitlesel mücadeleler genellikle bir dizi taktiksel dönüm noktasından geçer; Sudan’da 2019 yılında yaşanan ayaklanma en az dört farklı aşamadan geçti: isyan, kitlesel şiddetsizlik, kamusal alanın işgali ve genel grev.[56]

Başlatılan boykot kampanyası, Türkiye’deki hareketin ikinci perdesi olarak düşünülebilir. Amacı, hükümete karşı düzenlenen kitlesel gösterilerin ardından bir de tüketimden gelen gücü kullanarak ekonomik baskı oluşturmaktır. Fakat protestolar içerisindeki mevcut eğilimlere de uygun olarak, aslında hareketin farklı katmanlarından kaynaklanan ve birbirleriyle örtüşen birkaç boykot yöntemi daha bulunmaktadır. İstanbul’da mukim bir profesörün açıkladığı gibi: “İkili bir süreç varmış gibi görünüyor, biri CHP tarafından organize ediliyor, diğeri ise sivil toplum tarafından yönetilen daha spontane bir sürece benziyor.”[57] Protestocu öğrenciler, “hiçbir şey satın almama” yönünde bir tüketici boykotu çağrısında bulunmuşken bu çağrı, muhalefetin hükümete yakın holdinglere bağlı işletmelere yönelik hedefli kampanyasıyla paralellik gösteriyor. Boykotu koordine etmek için kurulan web sitesinde, yirmi şirketin adı ve logosu bulunmakta: Bunlar arasında popüler bir kahve zinciri, bir online kitap sitesi, turizm bakanına ait bir tur şirketi ve hükümete yakın holdinglere bağlı bir dizi televizyon ve medya kuruluşu yer alıyor.

Boykot çağrısı ilk olarak bizzat CHP lideri Özel tarafından 23 Mart’ta İstanbul BŞB binası önünde bulunan yüz binlerce kişilik kalabalığa hitap ederken duyuruldu. Bunu, İmamoğlu’nun cezaevinden avukatları aracılığıyla yaptığı bir sosyal medya paylaşımı izledi. Financial Times, “fikir çığ gibi büyüdü” diye belirtiyor. Kısa bir süre içinde ne öğrenci hareketinden ne de muhalefet partisinden kaynaklanıyor gibi görünen “konser boykotu” gibi spontane girişimler ortaya çıkmaya başladı. Boykot eylemleri, bizzat ticaret bakanı tarafından “ekonomik sabotaj” olarak nitelendirildi. İçişleri bakanı ise bu hareketlenmeyi “yerli ve milli ekonomiye karşı bir suikast girişimi” olarak nitelendirdi. Boykotun böylesine hassas bir noktadan bastırmasını şaşırtıcı bulanlar olabilir, ancak Financial Times’ın da belirttiği üzere, “Türkiye ekonomisi zorlu üç yıllık istikrar programının yarısını tamamlamışken ve halen 2025 şubat ayında enflasyon %39 seviyelerindeyken, hükümetin tepkisi boykotun ciddiye alındığını gösteriyor.” Sokaklardaki manzara ise daha az etkileyici görünüyor, ilk “topyekûn boykot” gününde, sonuçlar en iyi ihtimalle belirsiz olarak nitelendirilebilir. İstanbul’daki bir gazeteci durumu şöyle aktarıyor: “Çiseleyen bir yağmurlu çarşamba sabahı, finans piyasalarının ve çoğu dükkânın Ramazan Bayramı tatilinden sonra yeniden açıldığı ilk gün, İstanbul’un orta gelir grubunun yaşadığı semtlerden Üsküdar’da muhalefetin veya öğrencilerin boykot çağrılarının etkili olduğuna dair sınırlı işaretler vardı.” Başka bir kaynağa göre ise boykot hızla sönümlendi.

Boykotlar her zaman etkisiz olacak diye bir kaide yoktur, boykot çağrılarının sıklıkla kalkışmalar esnasında ortaya çıkmasının basit bir nedeni vardır; yıkıcı faaliyetler, talepleri öne sürme gücüne ve nüfuzuna sahip olmanın bir anahtarıdır. Bu neredeyse bütün sokak hareketlerinin ortak sezgisidir ve çoğu zaman topluluğun içindeki taktik tartışmaların çıkış noktasıdır. Boykot çağrıları yankı uyandırır çünkü ortak bir sezgiden yararlanırlar. Ancak çoğu zaman sonuç, yıkıcı faaliyetlerin yalnızca gösterişli bir temsilidir. Mevcut halk direnişleri silsileleri içerisinde, boykotlara yönelme grevler başlatmaya benzetilebilir. Haziran 2019’da tüm Sudan’da gerçekleşen genel grev, devrim ihtimalinin yaygın bir halk desteğine sahip olduğunu doğruladı. Ancak bu tek başına Ömer El-Beşir rejiminin devrilmesinin ardından iktidara gelen askeri konseyin gelmesini engelleyemedi. Kazakistan’daki grev dalgaları, sokak protestoları yatıştıktan sonra bile sivil itaatsizliğin alevlerini canlı tutmanın bir yolunu sağladı.[58] Toplu grevler bir sivil ayaklanmanın yarattığı ruh halinin farklı coğrafyalarda ve toplum katmanları içerisinde yayılmasının yollarından biridir.

Türkiye’deki tüketici boykotu da benzer motivasyonları içerir. Protesto dalgasına daha geniş halk kitlerini dahil etmek ve çoğu polisle çatışmaya yol açan sokak gösterilerinden daha düşük riskli bir etkinliğe geniş halk kesimlerini dahil etmenin bir yolunu sunar. Aynı zamanda, sokak protestolarının durgunluğa girdiği dönemlerde hareketi sürdürmenin de bir yolunu sunar. Tüm bunlarla birlikte, boykot ve genel grev arasında önemli farklılıklar da mevcut. Bir sivil ayaklanma sırasında gerçekleşen grev dalgaları, zaman zaman rejim üzerinde ciddi baskılar kurabilir. Mısır Devrimi esnasında Mahalla tekstil fabrikalarında gerçekleşen toplu grevlerde durum böyleydi.[59] Théorie Communiste’in de savunduğu gibi, üretimin gözlerden uzak tutulan katmanlarına açılan “cam zemine”[60] nüfuz etmek, bu mücadele sürecinde (sokak isyanlarından toplu grevlere) gerekli bir adım olabilir. Yaşadığımız yüzyılda tüketici boykotları, olayların gidişatında belirleyici bir dönüm noktası yaratmak için gerekli etkiyi oluşturamadı. Tarihsel olarak, en etkili boykotlar genellikle kitlesel grevlere ve sivil itaatsizliklere dayanmaktadır. Charles Denby[61] anılarında şöyle anlatıyor:

“Gerilim giderek artıyordu ve kimse bu gerilimin ne zaman ve nerede patlak vereceğini kestiremiyordu. 5 Aralık 1955’te, Montgomery, Alabama’da yaşayan Rosa Parks adındaki bir terzi kadın, otobüste beyaz bir adama oturduğu yeri vermeyi reddettiğinde, bir kırılmanın gerçekleştiğini düşünen tek bir kişi dahi yoktu. Rosa hanımın beyaz bir adama yerini vermeyi reddetmesinin ardından tutuklanmasına ve mahkemeye çıkarılmasına oluşan tepkiye, o zamanlar adı çok da bilinmeyen bir rahip olan Martin Luther King Jr. Liderliğindeki kitlesel gösterilere ve Afro-amerikan komünitesinin kendi toplu ulaşım sistemini işletmesine kadar ortaya çıkan her somut eylem herkes için şaşırtıcı oldu. Büyük çapta kitlesel itaatsizlik eylemine dönüşen Montgomery Otobüs Boykotu; daha önce hiçbirimizin Güney’deki ayrımcı yaşam koşullarına meydan okuyan bir eylemi tanımlamak için kullanmadığı bir kelime olan ‘Devrim’e dönüştü…”[62]

Montgomery Otobüs Boykotu’ndan birkaç ay sonra, C.L.R. James[63], Dr. Martin Luther King tarafından Londra’da ziyaret edildi. Ertesi gün ise James, Detroit’teki yoldaşlarına hitaben boykotun “insanlık mücadelesi tarihindeki en şaşırtıcı olaylarından biri” olduğunu nitelendiren bir mektup kaleme aldı. James, bir başka mektubunda boykotu “çağımızın karakteristik bir devrimci mücadele tekniği” olarak tanımladı ve “bunun üstesinden gelirken gösterdikleri muazzam cesaret, stratejik kavrayış ve taktiksel yaratıcılık özünde fazlasıyla devrimci nitelik taşımaktadır” diye ekledi.[64] 1958 yılında kaleme aldıkları “Gerçekle Yüzleşme” (Facing Reality) adlı manifestolarında; C.L.R. James, Grace Lee Boggs[65] ve Cornelius Castoriadis[66] Montgomery Otobüs Boykotu’nu, Macar Ayaklanması ve Gana’nın kurtuluşuyla birlikte yeni bir devrim döneminin habercisi olan önemli olaylardan birisi olarak tanımladılar. Montgomery Otobüs Boykotu, şehrin gündelik akışını altüst ederek ulusal çapta bir dikkat oluşturdu. Bu altüst oluş yayıldıkça, gündelik yaşamın kendisi sorgulanmaya başladı ve bunu sürdürebilmek için toplumun kendi yaşam biçimlerini gözden geçirmesi ve farklı bir şekilde yeniden düzenlemesi gerekti.

Durum tamamıyla bir örgütlenme, liderlik ve hazırlık meselesiydi. Ancak tüm bunlardan da öte, bir ahenk meselesi. Bu taktiğin başarıya ulaşması, belirli bir şablonun var olduğu anlamına gelmiyor. Halkın içinden çıkan bir grubun topyekûn seferber olduğu katılım sayesinde bu başarı mümkün oldu ve bu koşullar bir daha tekrarlanmayabilir. Burada karşımızda şöyle bir zorluk duruyor: Boykot kampanyalarındaki amaç yalnızca sokak protestolarının girdiği durgunluk dönemini yeni bir baskı hareketi oluşturarak ayakta tutmaksa; başarı ancak sokakta üretilebilecek yeni taktiklerin, yeni bir enerji ve kararlılık ortaya çıkarabilmesiyle mümkün olacaktır. Bunun gerçekleşip gerçekleşemeyeceğini ise henüz bilemiyoruz.

En Baştan Tekrar Başlamak

Tahrir’den Taksim’e uzanan direniş dalgası, dönemin önemli bir Fransız filozofu tarafından “tarihin yeniden doğuşu” olarak nitelendirilmişti. Alain Badiou için meydanların halk tarafından işgali özel bir önem taşıyordu. Diğer taraftan da Badiou, “yaşananların hareket komünizmi olarak adlandırılması mümkün olan şeylerin tüm özelliklerini taşıdığını ve bunun da çok saf bir biçimde, belki de en son Paris Komünü’nde örneğine rastlanmış olan haliyle ortada olduğunu” iddia etti. Paranın aracılık etmediği veya toplumun kendini iktidara teslim etmiş kesimlerinin bölemediği yaşam biçimlerine dair deneyler, nakit akışının dışında ve önceden var olmuş kimliklere atıfta bulunmadan insanların birbirlerini destekleme ve önemseme çabaları; işgal kültürünün “hareket komünizmi”ni oluşturuyordu. Öte yandan, meydanı ele geçiren kalabalığın “belirli bir kararlılık, inat ve cesaret eşiğini aşmak”, “birdenbire, yüz binlerce eylemcinin 80 milyondan fazla insanı barındıran bir ulusu temsil edebileceği” bir olay yarattı.[67] Meydanların halk tarafından ele geçirilmesi eylemi, bir taraftan yeni bir halkın yaratılmasını da müjdeliyordu. Ülkenin insanları, meydanlarda bulunanlarla temsil ediliyor ve ne kadar mucizevi görünse de hareketlerin nasıl deneyimlendiğine dair önemli bir şeyi açıklıyor.

Ortaya çıkan bu durumu “devrimin mecazi teorisi” olarak da tanımlayabiliriz.[68] Bir mecazda, bir parça bütünün tamamının yerine geçer; bu örneklerde ise meydan bütün bir ülkenin yerine geçer. Orada toplanmış insanlar ülkenin bütün halkını ve faaliyetleri ise halkın devrimini temsil eder. Bu ayaklanmaların en temel özelliklerinden biri, toplumun her kesiminden insanın temsili oldu. Bu tarz ayaklanmaların gerçekleştiği her ülkede, sanki ülkenin tamamı, tüm özgünlüğüyle meydanlardaymış gibi algılanmaya başlandı ve bu algı hareketin gücünün esas kaynağı haline geldi ancak aynı zamanda bir dizi zorluğu da beraberinde getirdi. Bu gözlem Gezi protestolarıyla ilgili yabancı basına yansıyan neredeyse tüm haberlerde yer aldı. Örneğin Atlantic’teki bir makale, başlangıçta “küçük ve sınırlı” olan protestoların “polis tarafından olağanüstü bir şiddetle” bastırılmaya çalışılmasının “kısa sürede geniş bir halk hareketine dönüştüğünü” anlatıyor:

“cuma günü patlak veren şiddetin ardından, öfke her yaştan ve siyasi yelpazeden İstanbulluları sokaklara döktü. Pazar günü Taksim’de tüm Türkiye’nin bir temsili vardı: gençler ve yaşlılar, sekülerler ve dindarlar, futbol holiganları ve görme engelliler, anarşistler, komünistler, milliyetçiler, Kürtler, eşcinseller, feministler ve öğrenciler…”[69]

Der Spiegel de benzer bir tablo ortaya koyuyor:

“Gösteriler… sadece öğrenciler ve aydınlar için değil, sıradan halk için daha fazla ilgi görüyor. Çocuklu aileler, başörtülü kadınlar, takım elbiseli erkekler, spor ayakkabılı hipsterlar, eczacılar, kahvehane işletmecileri… hepsi hoşnutsuzluklarını dile getirmek için sokaklara dökülüyor. Kemalistler ve komünistler, liberaller ve sekülerlerle yan yana gösterilerde bulunuyor.”

The Guardian’ın röportaj yaptığı bir gazeteci, “protesto hareketinin en önemli başarılarından birinin, devlet söyleminin dayattığı dar kimlikleri parçalamak olduğunu” vurguluyor:

“Gezi, muhafazakâr Müslümanlar ile sekülerler, milliyetçi Türkler ve Kürtler, Aleviler ve Sünniler, erkeklerle kadınlar arasındaki bütün duvarları yıktı ve herkes birbirleriyle diyaloğa başladı.”[70]

Ancak o anın öforisi toz duman haline gelip yatıştığında, anlara geri dönüp gerçek koşullarıyla düzgün bir şekilde yüzleşilmelidir. O zamanlarda, meydanların hareketliliğini yüzyılımızın devrimleri için yeni bir model olarak görmek mümkündü ve bu sezgi tamamıyla yanlış olarak değerlendirilemezdi. O zamanlardan bu yana gerçekleşen başarılı ayaklanmalar genellikle bu model içerisine bağlı kalmıştır.[71] Ancak geriye dönük bakıldığında ister gazetecilerin ister komünist filozofların, o dönemlerin bazı önemli anlatılarının neleri gözden kaçırdığı bugün daha net anlaşılabiliyor.

İlk sorun, kaldıraçlanma ile ilgiliydi. Tahrir ve Taksim, ayaklanmaların ağırlık merkezindeydi ve geride kalan her şey üzerinde merkezcil bir çekim gücü uyguluyordu. Ancak mecazi anlatılar, meydanların dışında gerçekleşen faaliyetlerin gerçek boyutlarını gözden kaçırma eğilimindedir. Mısır devrimine yalnızca Tahrir değil, Süveyş ve İskenderiye’deki isyanlar ve Malhalla’daki işçi grevleri de dahildi. Muhtemelen işgaller ve isyanlara denk gelen grev dalgası, ayaklanmanın içeriğine Mübarek’i devirmek için yeterli kaldıracı sağlayabildi.

Bir diğer sorun ise yapısal kompozisyon sorunudur. Bu sorun kendisini iki farklı şekilde gösteriyor: Toplumdaki egemen ayrımlar, protesto hareketlerinin içerisinde yeniden oluşma eğilimindedir. Bu deneyim, 2011 – 2013 arası hareketler için özellikle acı vericiydi; çünkü bu hareketler kendilerini çevreleyen toplumun belirlediği sınırların ötesine geçmeyi hayal etmişlerdi. Hareketlenme biçimi, yani bu örneklerde meydanların işgali, farklı sınıfsal grupların yakın mesafelerde bir arada yaşamanın yollarını bulmaya çalışmak zorunda kalması anlamına geliyordu.

Türkiye de aynı şekilde şehir ve kır arasındaki bölünmeyle karşı karşıyaydı ve bu durum “yapısal kompozisyon sorununun” diğer yüzünü oluşturuyordu. İstanbul yanarken, sanki tüm ülke Gezi Parkı’nda veya ülkeyi saran binlerce benzer gösteride sokaktaymış gibi bir algı hâkim olmuş ve hükümet halktan aldığı bütün meşruiyetini kaybetmiş gibi algılanırken, mesele o kadar da basit değildi. Ülkenin tamamı meydanlarda değildi, çoğunluk evlerinde kaldı. Ülkenin büyük bir kısmı, belki de “sessiz bir çoğunluk”, Erdoğan’ı ve partisinin gelecek vizyonunu desteklemeye devam etti.[72] Haziran 2013’te, biber gazının dumanı hala havada asılı dururken, yüz binlerce kişi hükümeti desteklemek için yürüdü. Zaten bir sonraki seçimi de Erdoğan kazanmıştı. Bu sekanslar bize Mayıs 1968 Paris olaylarının sonrasını hatırlatıyor. Haziran ayında yüz binlerce kişi, gelecek seçimleri kazanacak olan o zamanın cumhurbaşkanı de Gaulle’ü desteklemek için büyük gösteriler düzenledi. Temel fark ise mayıs ayındaki ayaklanmaların, büyük bir reform paketine yol açmış olan yasadışı bir genel grevi tetiklemiş olmasıdır.

Daha önce de belirtildiği gibi Gezi Parkı günleri başka bir ayrışmayla da karşı karşıyaydı. Erdoğan, 2011 yılında PKK ile barış görüşmelerini başlatmıştı ve Kürt siyasal hareketinin mensupları, barış sürecini tehlikeye atabileceğini düşünerek hükümet karşıtı gösterilere katılmaktan çekiniyorlardı. Ancak Kürt meselesi, gösteriler içerisinde bir ayrım çizgisi olarak varlığını sürdürüyordu.

Eylemciler ve devlet, ayaklanmaların başarısından olduğu gibi başarısızlığından da ders çıkarma eğilimindedirler. Tahrir ve Taksim bugün en ufak kitlesel protesto ihtimali belirdiğinde önlem olarak kapatılıyor. Yıllardır, Manhattan’daki Zuccotti Parkı dahi protestolar olduğunda kapatılıyordu. Hükümetler asla ve asla benzer bir ayaklanma dalgasıyla yüzleşmek istemezler. Benzer nedenlerle, eylemciler için fırsat doğduğunda Tahrir Meydanı ve Gezi Parkı’nı devletten geri alma girişimleri sürdürülüyor. Ancak nadiren yıldırım iki kez aynı yere düşer. Yeni toplumsal hareketler genellikle eski çıkmazların etrafından dolaşabilen yeni taktiklerin ortaya çıkışıyla devamlılık sağlayabilir. Gezi’den bu yana geçen on yıldan uzun süre içinde, “Occupy” tarzı çadır kampları birçok hükümetin düşüşünde merkezi bir rol oynadı.[73] Ancak bu hareketler genellikle ilk meydan dalgasını yaşamamış ülkelerde görülür. Yaşamış ülkelerde ise, sonraki ayaklanma girişimleri daha mobil ve dağınık taktiklere odaklanma eğilimindeydi.[74]

1 Mayıs’ta binlerce protestocu Taksim Meydanı’na girmeye çalıştı, bu gayet önemli. Bugünkü soru ise Gezi Parkı ve 2013 yenilgileriyle kapanan girdabın yeniden diriltilip diriltilemeyeceği. Devrim, Walter Benjamin’in de hatırlattığı gibi, ölülerin ve geçmiş yenilgilerin kefaretleri meselesidir. Marx’ın bir zamanlar Ruge’ye yazdığı gibi: “Oluşturduğun tema henüz tamamlanmadı ancak finali ben yazmak istiyorum ve her şey bittiğinde elini bana ver ki en başından birlikte başlayabilelim.”[75] Ancak yeniden başlamak, baştan başlamak anlamına gelmez. Dünya son on yılda çok fazla değişti. Türkiye’deki sivil itaatsizlik yeni koşullar altında yeniden şekilleniyor. Gezi Parkı döneminde Erdoğan, çoğunlukla başarılarıyla – büyüyen ekonomi ve ordu üzerindeki sivil kontrolünün artırılması – ilişkilendiriliyordu; bu algı da Türkiye’yi yükselen bir küresel güç konumuna getirmişti. Ancak Türkiye hükümeti bugün daha fazla yolsuzluk, demokrasinin gerilemesi, ekonomik kaos ve artan enflasyonla ilişkilendiriliyor.

Mevcut protestolar Gezi Parkı’nı yeniden yaratamayacak, ancak Gezi’nin bir zamanlar vaat ettiği yoğunluğun bir kısmının geri gelmesini sağlayabilir. O dönemlerde bir gazetecinin aktardığı gibi:

“pazar sabahı İstanbul’un göbeğinde alevler içinde kalmış polis karakolları ve yanmış otobüs ve arabaların arasında yürürken, insan sadece nefes nefese kalıp ‘acaba gerçekten Türkiye’de miyiz?’ diye düşünüyor. Yerel halk, kendi şehirlerini tanıyamadıklarını söylüyor.”

Tüm bunlardan öte, son protestoların karşılaştığı sınırların ötesine geçmenin bir yolunun bulunması gerekecek. Umut verici işaretler var: Protesto dalgası İstanbul’un ötesine, AKP’nin seçim dönemlerindeki kalelerine yayıldı ve oradaki protestolarda genellikle sınıfsal taleplere vurgu yapılıyordu. Kürt siyasi hareketinin bazı üyeleri, büyük haftalık gösterilerde yer almaya başladı.[76] Toplumu kutuplaştıran ve kitlesel protestoların yayılmasını engeller görünen görünmez bariyerler henüz çökmedi ancak içerdiği çatlaklar gittikçe belirginleşmeye başlıyor. Bu tip kitlesel sokak hareketlerinin başarıya ulaşabilmesi için, hareketin içinde ortaya çıkabilecek bölünmeleri aşmayı veya ortadan kaldırmak için elzem bir kaldıraç ve araç bulunması gerekebilir.

Düzgün Bir Dünya İçin İtibar

Türkiye’deki artan enflasyon, Financial Times’ın “ortodoks olmayan” (unorthodox) olarak nitelendirdiği ekonomik politikalarıyla bağlantılıdır.[77] Nispeten yüksek büyüme oranlarını korumak için Türkiye faiz oranlarını uzun süre düşük tuttu ve bunu yaparken kapitalist dünyadaki çoğu merkez bankasının izlediği politikaların aksine davrandı. Bu izledikleri tutum enflasyonun hızlı artışıyla sonuçlandı ve protestoların başlangıcından bir ay önce, yani şubat ayında enflasyon oranı neredeyse %40lara ulaştı. Yüksek enflasyon, ülkede eşitsizliğin daha da derinleşmesiyle sonuçlandı. Enflasyon ve eşitsizlik genellikle birbirleriyle ilişkilidir. Pandemi ve onu takip eden yıllarda Amerika’da da önemli bir enflasyon artışı yaşandı. Ancak ABD’deki reel ücretler enflasyondan daha yüksek oranda artmaya devam etti. Bu eğilim bir süre daha devam etti ve enflasyonun kontrolden çıktığı endişesi, iktidardaki Demokrat Parti’nin 2024 seçimlerini kaybetmesine katkıda bulundu.

Türbülans rüzgarları tüm dünyayı kasıp kavurdu ve ortaya çıkan kaos karmaşık ve dengesiz bir seyir izledi. Enflasyonun bazı ülkelerde diğerlerinden daha hızlı artması, bölgesel savaşların ve etkilerinin eşitsiz dağılımının bir sonucuydu. Enflasyon ve artan yaşam maaliyetlerinin huzursuzluğa yol açtığı ülkelerde, protestocular ekonomik sıkıntılardan kendi ülkelerinin yöneticilerini sorumlu tutma eğilimindedir, ki bu anlaşılabilir bir tutum olur. Bu gibi durumlarda, örneğin Sri Lanka’da, artan enflasyon ve yaşam maliyeti, ortodoks olmayan politikalarla daha da kötüleşti.

Pandeminin ardından gelen ekonomik ve jeopolitik istikrarsızlık, değişken ancak dengesiz bir küresel durum yarattı. Bazı ülkelerde protestoların patlak verme olasılıklarını artıran koşullar, aynı zamanda bu huzursuzluğun yayılma olasılıklarını da azaltıyor. Şimdilik bu durum birleşik ve dengesiz bir kaos birikimi anlamına geliyor. Ancak bu değişken dengenin ne kadar daha süreceği de belirsizliğini koruyor. Global politik merkez bu belirsizliğe adapte olamıyor ve küreselleşme giderek çözülüyor. Neoliberal düzenin çöküşü, çeşitli popülizmlerin ortaya çıkışında yansımasını buluyor ve mevcut sistemin çözülüşünde bir hızlandırıcı görevini üstleniyor. Giderek daha fazla sayıda ülkede iktidara gelen otoriter tek adamlar ve popülist partiler, ekonomik açıdan ortodoks olmayan yöntemler denemeye daha istekli hale geliyorlar. Erdoğan’ın faiz oranlarını artırmayı uzun süre reddetmesi ve Brexit bunlara sadece birer örnek; ancak Trump’ın ikinci dönemi hem yerel hem de küresel ölçekte bu süreci kesinlikle hızlandıracak.

2007 sonlarındaki global mali krizin ardından, küresel kapitalist ekonominin batan gemisini kurtarmak için muazzam ve küresel çapta koordineli bir müdahale gerekiyordu. Giderek çok kutuplu hale gelen bir dünyada, ortak neoliberal sağduyunun sonu, küreselleşmenin çöküşü ve popülizmin yükselişi; küresel piyasaların bir sonraki büyük şokta benzer ölçekte bir koordinasyonunun mümkün olamayacağı anlamına gelebilir. Bu da sistemin maruz kalacağı bir sonraki büyük şokun daha uzun ve daha derin bir ekonomik durgunlukla sonuçlanacağı anlamına gelebilir. Gemiyi su yüzeyinde tutmak giderek zorlaşabilir. Huzursuzlukların patlak verip daha sonra genelleşebileceği koşullar çok daha yaygın hale gelebilir. Bu da yaşanan debelenmenin son on yılda takıldığı tutunma düzenini en sonunda kırabilir.

İstanbul BŞB Başkanı’nın 19 Mart’ta tutuklanmasının hemen ardından Türkiye piyasaları kaosa sürüklendirildi. Türk parasının değeri hızla düşmeye başladı. Yabancı yatırımcılar birkaç gün içinde piyasadan yaklaşık 16 milyar dolar çekti. Merkez Bankası, piyasaya istikrar getirmek için kasasının neredeyse tamamını boşalttı. Bu müdahale, durumu geçici bir istikrara kavuşturmayı başardı ancak orta vadede durum hala oldukça belirsiz.

Çok da uzun zaman sayılmayacak bir geçmişte, dünya çapında ve siyasi yelpazenin her tarafındaki hükümetler, ekonomiye dair rasyonel kararlar alan teknokrat yöneticilerden başka bir şey değillermiş gibi görünüyorlardı. Hükümet, siyasetin önünde duruyordu. Eski koşulların altında Türkiye’de yaşananlar şok edici olurdu. Dünyanın en büyük yirmi ekonomisi arasında yer alan bir NATO üyesi ülkenin hükümeti bir yana, herhangi bir hükümetin, siyasi bir ihtiras uğruna böyle bir ekonomik kaos riskini göze alması hayal dahi edilemezdi. Açıkça görülüyor ki rüzgâr yönünü değiştirdi ve siyaset yeniden direksiyonun başına geçti. Fikirleri ne kadar tutarsız olursa olsun, yeni popülistler sermayenin mutlak egemenliğinin sınırlarını test etmeye çalışırken, günümüzün gerçek süper güçleri haline gelebilirler.

  • Batı’nın Kapıları

Dalgalar

Gezi Parkı, küresel bir mücadele dalgasının son zirvelerinden biriydi. 2010’un sonlarından 2013’ün sonlarına kadar dünyanın dört bir yanında kitlesel protestolar yaşanıyordu. Ancak bu dalgalar Türkiye’yi sardığında, küresel çaptaki akış çoktan tersine dönmeye başlamıştı. Suriye’de tırmanan iç savaş ve Mısır’daki askeri darbe, bu sürecin iki önemli dönüm noktasıydı. 2018’in sonlarından 2020’ye kadar Dünya’yı ikinci bir küresel dalga daha vurdu. 2019’da Time dergisinin seçtiği yılın kişisi, “Protestocu” adı altında tek kişide cisimleştirilmiş dünya çapındaki sokak eylemcileriydi. Fransa, İran ve ABD gibi bazı ülkelerde, bu iki dönem arasındaki yıllarda giderek büyüyen ve yoğunlaşan istikrarlı bir ritim ve hatta yükselen bir protesto dalgası yaşanmıştı. Bazı coğrafyalarda ise huzursuzluk ülkeden ülkeye sıçradı ve her yeni ayaklanma bir öncekinden dersler çıkarıp üzerine kendi tarzını inşa etti.

Ancak başka başka yerlerde, 2010 – 2013 yenilgilerinin ardından umutsuzluk hâkim oldu. Bu umutsuzluk dalgası da yaşanan ülkelerin üzerinde kara bir bulut gibi asılı kaldı. Brezilya, Rusya, Türkiye gibi ülkelerde, otoriter popülizmin önlenemez yükselişi, yurttaşlar üzerinde kurulan tahakkümün etkinliği ve ardından gelen kafa karışıklığı, hiçbir dönüşümün mümkün olmadığı yönündeki karamsar hissiyatı yaygınlaştırdı. Protestocuların Yılı’nda (2019) bile, hiçbir ölçekte yeni protestolar ortaya çıkamadı. Gezi Kuşağı’nın önemli bir kısmı ise ülkeyi terk etti, yine de uzunca süren bir kara dönemin ardından çözülmeler başlamış gibi görünüyor.

Yükselen Sular

“Protestocuların Yılı”ndan bu yana geçen sürede, kitlesel protestoların yükselişi devam etti ve Endnotes dergisi bu durumu “hareketsiz geçen sürenin kitlesel birikimi” olarak tanımladı. Artan hayat pahalılığına ve iktidardakilerin aptalca politikalarına tepki olarak her yeni yıl yeni ülkelerde kitlesel protestolar patlak vermeye devam ediyor. Ancak bu protesto dalgası şimdiye kadar bir orman yangınıymışçasına yayılmadı; 2011 veya 2019’daki küresel ilgiyi de üzerlerine çekemediler. Benzer koşullara benzer tepkiler veriyor olmalarına rağmen, bu olayların her biri birbirinden bağımsız dinamiklerle gerçekleşiyormuş gibi görünüyor. Tüm bunların basit küresel sebepleri olabilir, ekonomik türbülans küresel çapta dengesiz bir seyir aldı ve enflasyon, artan yaşam maliyetleri dünyanın her yerinde yaygın olsa da bazı ülkelere etkileri çok daha kötü oldu. Bu durum, bazı ülkelerde koşulların çok daha yakıcı hale geldiği bir durum yaratsa da artık gerçekleşmesi muhtemel sosyal patlamaları kontrol altına almak mümkün.

Ekonomik türbülanslarla birlikte, savaşlar ve jeopolitik gerilimler son yıllara hâkim olaylar oldu. Protestolar ancak yıkıcılığı ölçüsünde etkili olabiliyordu ve son yıllarda pandemi ve savaşlar, kitlesel hareketlerin asla başa çıkamayacağı ölçeklerde kesintilere yol açtı. Bölgesel çaptaki savaşlar da ayrıca engebeli zeminlere yol açtı; bazı bölgelerde koşullar daha değişkenken, başka bölgelerde genel olarak halk içinde muteber olamayan rejimlerin yeni meşruiyet kaynakları var. Savaşlar ve huzursuzluklar ortaya çıktığında, bölgesel jeopolitik mantığına hızla nüfuz edildiği koşullar yaratıldı. Bu da protestoların koşullarının değişkenlik gösterebildiği başka bir ortamı yaratıyor. Tüm bunların yanında, 2019ların protesto zamanlarında en büyük yol almış ülkelerin, sivil direniş başarıya ulaşsın veya ulaşmasın, sonrasında anlaşılabilir sebeplerden ötürü bir şekilde karmaşa ve umutsuzluk dönemlerine girdikleri görülüyor.

Girdap

Bir ülkedeki sivil halk ayaklanmasının, tarihi öneme sahip küresel bir olaya dönüşeceği anlaşılan ve hemen o an içinde deneyimlenen bir atılım yarattığı anlar vardır. Bu hareketin fikirleri, çıkarılacak dersleri ve yaratacağı etki hızla birçok farklı bağlama yayılır. Küresel protesto dalgalarının dışında, protesto hareketleri daha mütevazı şekillerde de olsa dolaşıma girmeye ve birbirlerini etkilemeye devam ediyor. Bir ülkedeki olaylar genellikle bölgedeki diğer ülkeler üzerinde en ivedi etkiye sahip oluyor. Mücadelenin fikirleri, taktikleri, yenilikleri, çıkarılan dersler ve geleceğe dair etkisi; girdap olarak adlandırılabilecek bölgesel çevreleri en hızlı bir şekilde etkisi altına alma eğilimine giriyor.

2024’te Bangladeş’te yaşanan devrim; Pakistan ve kısa süre içinde Batı Bengal’de gerçekleşen protesto hareketlerini doğrudan etkiledi. Bangladeş ise iki yıl önce Sri Lanka’da yaşanan halk hareketlerinden kendisine birçok ipucu aldı.[78] Bangladeş’teki Temmuz Devrimi ile hemen hemen aynı dönemlerde, Kenya’daki kitlesel protestolar komşu ülkelerde de benzer faaliyetlere yol açtı. İtaatsizliğin Kenya’dan Nijerya’ya, ardından Uganda’ya ve hemen sonrasında Zimbabwe’ye yayılmasıyla; bazı yorumcular bunun bir “Afrika Baharı”nın başlangıcı olup olmadığını merak etmeye başladılar.[79] Bu tip durumlarda da bir ülkeden diğerine doğrudan bir etki söz konusuydu ve hem hükümetler hem de protestocular tarafından açık bir şekilde tartışmaya açıldı. Bu tip bölgesel rezonansların coğrafi yakınlık, ortaklaşan tarih ve örtüşen kültürle; ayrıca sınırlar ötesine yayılmış aileler ve arkadaşlık bağları gibi mevcut duygusal temas ağlarıyla doğrudan bir ilgisi vardır.

Ancak mesele sadece bunlar değil, bir ülkedeki huzursuzluğun komşu ülkelere hiçbir etkisinin olmadığı hatta neredeyse hiç hissedilmediği durumlar da vardır. Meselenin bir kısmı hem ekonomik hem de siyasi sistemler açısından ortak koşullarla bağlantılıdır. Örneğin, eski Sovyet ülkelerindeki protesto hareketleri çoğunlukla birbirlerinden etkilenir. Arap Baharı’ndan etkilenen ülkeler, maddi koşullar ve yönetim biçimleri açısından o kadar fazla ortak noktalara sahipti ki bir rejimi deviren yöntemlerin diğerlerini de devirmede işe yarayamayacağından bahsetmek mümkün değildi.

Türkiye’nin kendisine özgü coğrafi ve tarihi koşulları; onu Orta Asya, Orta Doğu ve Avrupa gibi birbirinden çok farklı coğrafyalar arasında bir kavşak haline getirmiştir. Bu nedenle Türkiye, yukarıda anlatılan kültürel coğrafyaya dair anlatılara kolayca uyum sağlamaz; aksine huzursuzluklarla boğuşan birçok farklı coğrafyanın bir kesişim noktasıdır. Türkiye tam da bu açıdan bir fırtınanın tam ortasında ve bu fırtınanın çevre ülkelere nasıl yayıldığı Türkiye’deki sivil ayaklanmanın gündeme getirdiği sorulara bazı ön cevaplar verebilir: Yeni bir küresel ayaklanma devrinin başlangıcında mıyız? Bu soru genellikle başlangıçta yoğunlaşan bir bölgesel mücadele girdabından önce gelir. Türkiye’de yaşanan toplumsal çatışmaların yeniden canlanması, mücadelelerin 2013’ten beri benzer şekilde dondurulduğu diğer ülkeler için yeni olasılıklar sunabilir mi? Komşu coğrafyalardaki mücadelelerin karşılaştırılması, bizim zamanımızda yaşanan anti-otokratik mücadelelerin genel dinamikleri ve sınırları hakkında fikirler sağlıyor. Mücadeleler yayıldıkça, neleri beklememiz ve nelerin üstesinden gelebileceğimiz konusunda bize ipuçları verir.

Gürcistan Kışı

Türkiye’nin kuzeydoğusundaki Gürcistan’da, geçen ekim ayından bu yana bir sivil itaatsizlik ve ayaklanma dalgası devam ediyor. Yüz günden uzun süre boyunca her gece ayrı ayrı protestolar organize edildi ve bunların arasında Gürcistan bağımsız bir cumhuriyet olarak ilan edildiğinden beri yapılan en büyük gösteri yürüyüşleri de yer alıyor. Gürcistan sokaklarında atılan sloganlar arasında şunlar yer alıyor: “Oligarşiye ölüm!”, “Halkın baharı yakın!”, “Her yer polis, hiçbir yer adalet!”, “Rejimi devirin, tutsaklara özgürlük!” ve en nihayetinde “Bir an önce seçimleri planlayın!”.[80] Bu gösterilerden gözümüze çarpan sahneler, 2011’deki Arap Baharı’nın ardından ve 2019’da tüm dünyaya yayılan kemer sıkma politikaları karşıtı protestoları hatırlatıyor. Gürcistan’daki gösteriler de giderek daha fazla çatışmaya dönüşmeye başlamıştı. Barikatların ardında maske takan protestocular doğaçlama zırhlar giydi, ev yapımı kalkanlar taşıdı veya laser pointer ve havai fişeklerle silahlandı. Parlamento binasına defalarca kez baskınlar düzenlendi; binanın camları kırılmış, duvarları grafiti ve yanık izleriyle kaplıydı. Çevik kuvvet polisine o kadar çok havai fişek saldırısı düzenlendi ki; ülke meclisi protestolar sırasında havai fişek kullanımını yasaklayan ve satışlarını düzenleyen yeni bir yasayı yürürlüğe getirdi.

Gürcistan, dünyanın dört bir yanındaki ülkelere benzer bir model takip etti; 2011 ve 2019 yıllarında doruk noktasına ulaşan, giderek yoğunlaşan ve yaygınlaşan protesto dalgaları yaşandı. Gürcistan’daki ayaklanma, son on beş yıldır Doğu Avrupa ve Orta Asya’daki eski Sovyet cumhuriyetlerine yayılan bir dizi protesto hareketinin sonuncusu olarak düşünülebilir. Hatta 2012 yılında Rusya’da bile Arap Baharı’ndan esinlenilen ve Occupy Wall Street hareketini andıran protestolar yaşandı. Bu protestoları kısa süre içinde komşu Ukrayna’daki Euromaidan olayları izledi. O zamanlardan beri Belarus, Kırgızistan, Kazakistan, Gürcistan ve başka ülkelerde de benzer ayaklanmalar yaşandı.

Yaşanan bu bölgesel protesto kasırgası, son on yılda Rusya’nın eski Sovyet ülkelerine dört defa askeri müdahalede bulunmasıyla sonuçlandı. Bu süreç, Rusya’nın 2022 yılında Ukrayna’yı işgal etmesiyle doruk noktasına ulaştı. Ancak oradaki savaş uzadıkça, Rusya’nın dünyanın farklı yerlerine müdahale kapasitesi sınırlandı; Suriye’de Esad rejiminin çöküşü bunu açıkça gösteriyor. Aynı zamanda, Rusya’nın komşuları üzerindeki etkisi, savaşın başlamasından bu yana giderek daha kutuplaştırıcı bir hal aldı.

2022’de Kazakistan’da gerçekleşen ayaklanma, artan yaşam maliyetlerine tepki olarak kemer sıkma politikalarına karşı başlamış olsa da son aylarda yaşanan Gürcistan protestoları ekonomik gerekçelerden çok doğrudan siyasi niteliklerin ön planda olduğu ve otokrasiye doğru bir yönelimle Avrupa’dan uzaklaşıp Putin Rusya’sına yönelen politikalara tepki niteliğinde. Bu niteliğiyle Gürcistan’daki protestolar içerik olarak 2014’deki Euromaidan eylemleriyle daha fazla benzeşiyor. Yaşanan baskının boyutu Ukrayna’da ateşleyici bir etki yaratmıştı. Protestolar daha da büyüdü ve militan bir hal aldı, gösteriler şiddetli çatışmalara, belki de bir iç savaşın ilk aşamalarına benziyordu ve o dönemki hükümet, halk tarafından, giderek artan bir oranda gayrimeşru olarak görülüyordu. Gürcistan’da ise ayaklanmalar bir çıkmaza yol açtı. Göstericiler zaman zaman kitleselleşti ancak rejim önemli bir tabanı hala elinde tutuyor. Ülke bir karpuz gibi neredeyse ortadan ikiye yarılmış olarak görünüyor: Bir tarafında Avrupa yanlısı ve otoriterlik karşıtı büyük ölçüde kentli bir orta sınıf bir dururken, öte yanda hükümete destek veren ülkenin geri kalan kesimi duruyor.

Yüz günden fazla bir sürenin geçmesinin ardından protesto hareketinde yorgunluk emareleri gözlemlenmeye başlandı ve durum git gide bir çıkmaza sürüklendi. Soğuk Gürcistan kışı, bu durumda Türkiye’deki erken baharın üzerine bir gölge de düşürebilir. Türkiye’nin doğusunda yaşanan olaylar, kendilerinde yaşanan duruma benzediği ölçüde, bir uyarı görevi de görebilir. Türkiye’deki protesto hareketi, tarihsel olarak Erdoğan ve AKP’yi destekleyen toplumsal tabana doğru genişleyemiyor ve gerçek bir nüfuz aracı bulamıyorsa, hükümetin hareketin kendi kendisini tüketmesini bekliyor olması mantıklı görünebilir. Yine de rüzgârın hala ters yönden esme ihtimali de var. Türkiye’de yaşanabilecek herhangi bir atılım, Gürcistan’daki protestolara yeni bir soluk getirebilir, onlara ilham verebilir, yeni bir ivme kazandırabilir ve taktiksel repertuarlarına yeni bir hamle eklemelerini sağlayabilir. 2018 sonlarında başlayan Sudan’daki protestolar, çıkmaza girmeden önce aylarca sürdü, ancak yakınlardaki Cezayir’de yaşanan devrim, Sudan’da yeni bir coşku dalgasına ilham verdi ve birkaç hafta içerisinde oradaki rejim de devrildi. 2022’de Sri Lanka’daki ayaklanmalar da benzer bir şekilde, sonuca ulaşamadan önce yaklaşık yüz gün boyunca inişli çıkışlı bir grafik seyretti.

Sırp Baharı

Türkiye’deki olaylar, bazı yorumcular tarafından “Balkan Baharı” olarak adlandırılan süreçlerle aynı kefeye konuldu. Kasım 2024’te başlayan kitlesel protesto dalgası bütün bölgeyi kasıp kavurdu. Sırbistan, Karadağ, Kuzey Makedonya, Slovakya ve diğer ülkelerde gösteriler aylardır devam ediyor. Yunanistan ve diğer benzer ülkelerde de büyük protestolar yaşandı ancak burada yaşananlar henüz sürdürülebilir ve kararlı hareketlere dönüşemedi. Bölgede bugün iki farklı dinamik ortaya çıkmış gibi görünüyor. Biri jeopolitik, diğeri ise yolsuzluk dosyalarıyla daha fazla ilgili. Slovakya’daki eylemler, ilkinin bir örneği; buradaki protestolar daha çok Gürcistan’dakilere benziyor. Zaman zaman yüz binlerce kişi, mevcut hükümetin Rusya yanlısı tutumunu protesto etmek için sokaklara dökülüyor.[81] Bölgedeki diğer türlü protestolar ise ülkelerin içinde bulunduğu trajediler ve yolsuzluğa birer tepki niteliğindedir. Karadağ’da yaşanan toplu silahlı saldırı, Kuzey Makedonya’daki bir gece kulübünde yaşanan büyük yangın, Sırbistan’da bir tren istasyonunun çökmesi; protestocular tarafından hükümetin yolsuzluk ve kayırmacı politikaları sonucu yaşanmasına dayandırıldı. Bir yorumcunun sözleriyle:

“Her ülkenin kendilerine özgü koşullarına rağmen; ortak nokta yolsuzluk, yetersiz yönetim ve hesap verilebilirlik eksikliğinden duyulan derin memnuniyetsizliktir. Protestolar, bölge genelinde daha fazla şeffaflık ve adalet için birer miting çağrısı niteliğindedir.”[82]

Sırbistan da aynı şekilde bir fırtınanın tam ortasında.[83] Mevcut hükümete karşı oluşan güvensizlik, Miloşeviç’in 2001’de devrilmesinden bu yana ülkedeki en büyük protesto dalgasına yol açtı. Protestoların ölçeği ve süresi, Sırbistan’ın yakın tarihinde eşi benzerine rastlanmamış bir düzeyde. Lily Lynch ise manzarayı şöyle aktarıyor:

“Protestolar, 1 Kasım’da Novi Sad’daki yenilenmiş bir tren istasyonun tentesinin çökerek on beş kişinin ölümüne yol açan korkunç bir trajediyle tetiklendi. Kazayı kayırmacılık ve yolsuzluklarla anılan kötü şöhretli Sırp müteahhitlere bağlayan protestocular, 2012’den beri iktidarı elinde tutan Sırp İlerleme Partisi’nin (SNS) başındaki otoriter cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić rejimine tepki gösteren bir dizi eylem başlattılar. Protestocuların başlıca sloganı “yolsuzluk öldürür”dü; sembolleri ise ülke genelinde her yere yaygınlaşan kanlı bir el iziydi.”

Protestocuların uyguladığı taktikler, üniversite işgallerinden Belgrad’ın abluka altına alınmasına kadar çok fazla çeşitlilik gösteriyor, Miloseviç’in devrilmesini sağlayan kitlesel gösterilerle benzerlikler içeriyor ve yaygın bir destek buluyor.[84] Novi Sad’da başlayan protestolar tren istasyonunun ve ardından adliye binasının abluka altına alınmasıyla sonuçlandı.[85] Kısa sürede ablukalar ülke geneline yayıldı, üniversiteler ve televizyon binaları işgal edildi ancak artan polis şiddeti hareketin daha fazla büyümesine engel oldu. Öğrenciler hareketin en ön saflarında yer alsa da giderek toplumun farklı kesimleri eylemlerin içine dahil olmaya başladılar. Çiftçiler, bisikletçiler, öğretmenler, öğrenci velileri ve lise öğrencileri de katıldı ve ablukaların yayılmasına destek oldular. İşgaller ve ablukaların yanı sıra “plenumlar”[86] veya benzeri toplantılar da yaygınlaşmaya başladı.[87] Sırbistan Barolar Birliği’nin başlattığı grev, genel bir grev dalgasına yol açtı. Emekliler, taksi şoförleri, doktor ve diş hekimleri, çeşitli meslek örgütleri ve hatta polis memurları bile öğrencileri desteklemek için protesto gösterilerine başladı. Öğrenci grupları ülke genelindeki kasabalara, şehirlere ve köylere yürüyerek veya bisikletle giderek hareketi daha da ülke geneline yaygınlaştırdılar ve gittikleri yerlerde ikna ettikleri insanları da arkalarına katarak başkent Belgrad’a doğru devasa bir yürüyüş organize ettiler.

Hareketin taktikleri ve yapısı, birçok yönden Bangladeş’teki ayaklanmalara benzemektedir. Sırbistan’daki öğrenciler, inisiyatif ve temsil açısından hareketteki merkezi konumlarını korumayı başardılar. Yukarıda da belirttiğimiz üzere, öğrenci protestoları kendini düzen muhalefetiyle ilişkilendirmekten kaçınabildi; bu da Türkiye’deki protestolar içinde değerlendirildiğinde pek de değer görmemiş bir ayrımdır. Bu haliyle Sırbistan’da yaşananlar, umutsuzluk çölünde bir vaha oldu:

“Bu sefer gerçekten diğerlerinden farklı… ya da en azından üç aydır Sırbistan sokaklarını dolduran öğrenciler öyle iddia ediyor. Son on yıl içinde protestolar ara ara toplanıp birkaç ay içinde dağılmak zorunda kaldı. Böylece Vučić, protestocuların enerjilerinin kendiliğinden tükeneceğine dair her daim bir güven taşıdı, ancak son ayaklanma benzersiz bir his yaratıyor. Hiçbir yavaşlama belirtisi göstermiyor ve Mayıs 1968’den bu yana Avrupa’daki en büyük ve kapsamlı öğrenci öncülüğündeki protesto hareketi gibi gözüküyor.”

Protestolar nihayetinde başbakanın istifasıyla sonuçlandı, ancak henüz cumhurbaşkanı yerinde duruyor ve eylemler de yavaşlama eğilimine girdi. Ancak bir sonun her zaman nihai son olacağı anlamına gelmez; bu tür işler fazlasıyla zaman alabilir ve inişli çıkışlı bir karakter göstermesi normaldir, bazen de başlar ve aniden biter: Ramones, Wire veya Raincoats[88] şarkıları gibi. Raincoats dinlemenin keyfi ve sunduğu gizli cazibesi, şarkının içinde her şey yaşanırken tam önümüzde dağılıyor olmalarıdır. Devrim de tıpkı böyle bir şeydir. Rosa Luxemburg’un bize bir asırdan önce hissettirdiği de buydu…

Sri Lanka’daki sivil itaatsizlik de aylarca sürdü ve inişler çıkışlar yaşandı, ancak bir ritim de vardı. Başlangıçta o ritim tökezlese de sonradan istikrarlı bir hale büründü. Neredeyse her ay bir bakan istifa etmek zorunda kaldı; ta ki geriye sadece cumhurbaşkanı kalana kadar. Sırbistan’daki protestolar da yolsuzluğa odaklanması, partisizliği ve öğrenci önderliğiyle; çevre ülkelere, şimdiye kadar başka yerlerdeki sivil eylemleri aşacak bir kültürel savaşlardan ve jeopolitik tuzaklardan çıkış yolu gösterebilir. Bütün bu açılardan Sırbistan’da olanlar, Bangladeş’i hatırlatıyor. Daha önce de bahsettiğimiz gibi, Bangladeş’teki ayaklanmanın başarısı; Hindistan ve Pakistan’daki protestoları anında etkiledi. Sırbistan’da eğer bir atılım mümkünse, Balkanlar ve Türkiye gibi uzak komşusu ülkeler üzerinde harekete geçirici bir etki yaratması gayet olasıdır. Bu etki, başka yerlerdeki yeni devrimci atılımlar için gerekli taktiklere, örgütlenme biçimlerine, örgütsel yapılara ve sloganlara ilham verebilir.

  • Her An Her Şey Olabilir

Ufukta bir fırtına yaklaşıyor, bulutlar yağmur toplamakta… Küresel türbülans, dünyanın giderek daha fazla bölgesinde toplumsal huzursuzluğa yol açıyor. Ülke ülke ayaklanmalar patlak veriyor, bunlar küresel bir mücadele dalgasının eşiği mi yoksa bir başka sahte bahar daha mı?

Son yaşanan halk hareketlerinin birçok ortak özelliği var; genellikle sayıca oldukça fazla insan sokaktadır, coğrafi olarak daha geniş bir alana yayılmışlardır ve her ülkenin içinde yaşanmış bir önceki protesto hareketlerinden daha uzun süredir devam etmektedirler. Öğrenciler ve gençler en ön saflarda yer alır ve genellikle muhalefet partileri de dahil olmak üzere tüm siyasi çevrelerden uzak, eleştirel bir mesafeyi korumaya çalışırlar. Tüm bunlar, yaşam maliyetinin önemli ölçüde arttığı ve jeopolitik çalkantıların ortasındaki bölgelerde bulunan ülkelerde yaşanıyor. Bu ülkelerde toplumlar yoğun bir ölçekte kutuplaşıyor, hükümetler meşruiyetini kaybediyor ve giderek daha fazla yozlaşan, beceriksiz, mantıksız otoriterler olarak algılanıyor.

Bütün bu protestoların karşılaştığı zorluklar da birbirlerine benziyor ve bu gibi hareketleri frenleyen şeyler aynı zamanda onları dinamik kılıyor. Bu tip eylemler genellikle başkentlerde ve metropollerde yoğunlaşır ve yalnızca ülkenin belirli bir kesiminin desteğini alabilir, ve bu çoğunluğun küçük bir kısmıdır. Toplumların kutuplaşması genellikle yerel kültür savaşları ve bölgesel jeopolitikalar aracılığıyla yönlendirilir; bu da kuşaklar arası ve kır / kent arasındaki bölünmeleri yansıtan araçlardır. Halk ayaklanmaları ise nadiren bu durumun üstesinden gelip halkın tamamıyla bütünleşebilmeyi başarmıştır.[89] Ancak toplumların kendi içinde ayrışması, bu ayaklanmaların karşılaştığı tek sınır değil. Bu tip mücadeleler, devletin salt nesnelliği karşısında da bir dizi zorlukla baş başa kalıyor. Devlet, diğer güçlerle rekabet eden bir güç olarak gayrimeşru görülüp “yeryüzüne indirilse” bile, devletin muazzam ağırlığı ve eylemsizliği ile şiddet kapasitesinin üstesinden gelmek çok zor. Özellikle 2025 yılı içindeki ayaklanmalarda hem toplam sayı hem de nüfusla orantısı ölçüsünde son derece güçlü silahlı kuvvetler veya polis güçleri sahaya indi.

Kaosun daha da yayılmasından endişe duyan küresel ve bölgesel güçler; son yıllarda her ne kadar popülerliğini kaybetmiş, mantıksız veya yozlaşmış olsalar dahi özellikle jeopolitik gerilimlere yatkın coğrafyalarda bir dereceye kadar istikrarın garantisi olarak görünen otoriter tek adamları desteklemeye daha istekli hale geldiler. Ancak popülist liderlerin kendileri giderek daha fazla kaosun taşıyıcısı haline geldikçe bu hassas dengenin ne kadar daha süreceği belirsiz. Buradan da kısa vadede iki yol açılıyor: Ya fırtına geçecek ya da kurulan setler yıkılacak.

Fırtına bulutları dağılabilir ve sel sularını tutmak için inşa edilen duvarlar, yükselen gelgitle birlikte tekrarlayan huzursuzluk dalgalarına dayanabilir. Bu ülkelerin hükümetleri fırtınaları atlatmayı başarabilir. Halk ayaklanmalarının sona ermesini bekleyip, geride kalanları bastırmak da mümkün olabilir. Bu hükümetler, taban desteğini bir süre daha koruyabilir ve daha güçlü ülkelerden destek almaya devam edebilir. Küresel güçler, en azından şimdilik, istikrarsızlığın yayılmasından endişe duyuyor gibi görünüyor. Bu da bu güçlerin sivil itaatsizlik dalgalarıyla karşı karşıya kalan devletleri, geçmişe göre, şimdilik daha istek daha istekli bir şekilde desteklemeye devam edebilecekleri anlamına geliyor. Bu tutunma düzeni bir süre daha devam edecekmiş gibi duruyor. Bu süre zarfında ayaklanmalar da devam edecek ve belirli bir halk desteğini korumaya devam edecektir. Ancak çoğu zaman nüfusun yarısından fazlasını geçemeyecektir. Ülkenin geri kalanı ya kararsız ya da düşmanca bir tutum takınacaktır. Kutuplaşmanın bu işaretleri, kültür savaşları ve jeopolitikalar tarafından belirsizleştirilmeye ve bulanıklaştırılmaya devam edecektir.

Bu tür ayaklanmalar şimdiye kadar daha yüksek düzeyde ekonomik veya siyasi istikrarsızlık yaşayan ülkelerde görülme eğilimindeydi. Merkez bankaları, Türkiye’de olduğu gibi, bir miktar istikrar satın alabilir veya küresel güçler ülkeyi içine düştüğü durumdan kurtarmak için hızlı davranabilir. Böyle olursa durum, huzursuzluğun daha fazla yayılamayacağı bir düzeyde kontrol altına alınır. Aksi takdirde, krizler yöneticilerin beceriksizliğine bağlanır ve halk hükümetin düşmesini sağlayacak kadar güçlü bir şekilde direnmeyi başarabilir. Bu direnç de ilham verici görüntüler yaratır ancak sivil itaatsizlik daha fazla yayılamadan o ülke, küresel veya bölgesel güçler tarafından disipline edilebilir. Önümüzdeki karanlık yıllara dair yeterince fikir biriktirdik gibi duruyor; içinde bulunduğumuz yıllarda yukarıdan gelen istikrarsızlık, aşağıdan gelen sükûnet, teslimiyet ve umutsuzlukla birleşir ve halk içinde periyodik olarak patlak veren itaatsizlik eylemleri iktidarın kurulduğu temelleri sarsmakta pek de etkili olmaz.

Ancak yağmur daha da artarak yağmaya devam ettiğinde, kurulan setler dayanamayıp yıkılacak. Her yıl daha fazla kitlesel protesto eylemi gerçekleşiyor ve bu da ulusal hükümetler, ekonomi ve küresel güçler üzerinde yeni baskı alanları yaratıyor. Su seviyesi yükseldikçe, su taşkınlarını şimdiye kadar durdurabilmekte başarılı olan barajlar bir gün yıkılabilir. Farklı ülkelerde gerçekleşen protestoların, ortak çıkmazlarının üstesinden nasıl geleceklerinde dair ipuçlarının arandığı pek çok coğrafya bulunmaktadır.[90] Bu ülkelerden herhangi birinde yaşanacak bir atılım; hareketlerin karşılaştığı ortak engellerden birini aşmayı mümkün kılacak yeni bir taktik, örgütlenme biçimi, slogan veya içerik keşfi diğerlerine hızla ilham verebilir. Etkisi kanıtlanmış bir yenilik, ülkeler arasında ve ardından coğrafyalar arası hızla yayılabilir. Otoriter yönelimlere karşı mücadeleler daha sonra gerçek bir etki yaratabilir ve hedeflerini, amaçlarını genişletmeye başlayabilir. Ekonomik ve jeopolitik türbülans, atılım için yeni fırsatlar yaratabilir. Mevcut kaos, hareketlerin dolaşıma girebileceği veya genelleşebileceği yeni yollar yaratabilir veya belirli engellerin aşılmasının daha kolay olduğu koşullar oluşabilir. Küresel türbülansın deneyimlenme koşulları çok hızlı bir şekilde değişebilir ve giderek daha büyük ve daha uzun süreli hale gelen, önlerindeki engelleri aştıklarını deneyimleyen yıkıcı etkilerin yayılması; jeopolitik ve küresel ekonomi düzleminde doğrudan bir etki yaratmaya başlayacaktır. Mücadele derinleştikçe ve küresel türbülans daha da değişken bir hal aldıkça, yeni olanaklar ve yeni sınırlar ortaya çıkacaktır. Gelecek henüz yazılmadı, gösterilen hiçbir rota kesin değil ve rüzgârın hangi yönden esebileceğini tahmin edecek bir meteoroloji uzmanı da yokmuş gibi görünüyor.

Yönetilemeyen Bir Dünya

Süregelen mücadeleler kısa vadede çeşitli yollarla çözüme kavuşabilir ancak tüm bunlara rağmen, uzun vadeli bir yörüngenin ana hatları şekillenmeye başlamış gibi görünüyor: Artık buradan herhangi bir geri dönüş yok, eski düzenin tesisi artık mümkün değil. Ürettikleri bütün retoriğe rağmen, bu popülist tek adamlar düzen yaratamıyorlar. Dünyadaki Trumplar ve Erdoğanlar ancak mevcut düzensizliği hızlandırabilirler. Biden yönetiminin de gösterdiği gibi Trumpları sandıkta yenmek, her zamanki gibi düzen siyasetinin geri dönüşü veya demokratik gerilemenin sonu anlamına gelmiyor. Otoriter gidişat yavaşlatılmış olabilir ancak tersine dönülebileceğine dair herhangi bir sinyal verilemiyor.

Dünya çapında, seçim sandığının “meşrulaştırıcı işlevini” yitirmeye başladığı söylenebilir. Giderek kutuplaşan ve hükümetlerin giderek daha fazla oranda gayrimeşru görüldüğü ülkelerde seçimler, çok küçük farklarla kazanılıyor veya kaybediliyor. Bu popülist otoriterler ve onlara karşı gerçekleşen ayaklanmalar, Endnotes’da iddia edildiği gibi durgunluk, tükenme ve kapitalist toplumun çözülmesinin birer ifadesidir.[91] Artık hiçbir şey bu çözülmeyi tersine çeviremez. Popülist otoriterlik ve karşıtı olarak gerçekleşen ayaklanmaların gerçek etkisi, dünya sisteminin herhangi bir şekilde stabilizasyonunu önlemek ve böylece dünyayı giderek daha yönetilemez hale getirmektir. Her iki durum da devam eden bir yaprak dökümünü yansıtırken, popülist tek adamlar da bu süreci hızlandırmayı başardılar. Dolayısıyla, dünyanın Trumpları ve Erdoğanları, ürettikleri mevcut dünyanın demokratik ve liberal formunu aşma potansiyeliyle daha fazla yüzeye yayılmış bir sosyal kargaşanın temelini üretmiş olabilirler.

Çağımızın ayaklanmaları, yönetilemeyen bir dünyanın yansımasıdır ancak bu da hareketlerin kendiliğinden devrimci olduğu anlamına gelmez. Bu hareketler hükümetleri deviriyorken bile ana amaçları genellikle reformisttir. Son derece koordineli ve yıkıcı kitlesel mücadeleler giderek daha sık ve yaygın hale gelmedikçe, içinde yaşadığımız dünyanın mevcut şartlarının devrimci bir şekilde geride bırakılması hakkında anlamlı bir tartışma başlayamaz. Bu protestolar, parçalanmakta olan bir dünyayı koruma amacını genellikle taşıyor olsa da asıl etkileri belki de eski dünyanın olası bir aşılmasının zeminini hazırlamak olacaktır.

Bu küresel hareketlerin en önemli özelliği ise, belirli bir taktiksel başarıdan ziyade, kitlesel birikimleri devam ettirmesi olabilir. Bir nedeni de dünya çapına bu deneyimlerden etkilenen ve artık kitlesel itaatsizlik eylemlerine katılma konusunda ortak deneyimlere sahip, bu deneyimlerden çıkan dersleri ve bu deneyimlerin sınırlarını düşünmeye başlayan insan sayısının artıyor olmasıdır. Çıkarılan derslerin bazıları gerçekten de taktiksel boyuttadır, çıkabilecek sorunları çözmenin yollarını düşünmeye hevesli insanların sayısı ne kadar artarsa, bir çözümü nihayete erdirmenin şansı da o kadar artar.

Bangladeş’te ve diğer ülkelerde gördüğümüz gibi; bu mücadeleler dizisinin yetiştirdiği devrimci kadrolar, eski çıkmazların ötesine geçmelerini sağlayacak yeni örgütlenme biçimlerini geliştirmeyi başardılar. Günümüz devrimci kuşağının, bu yüzyılda alınan önceki yenilgilerden bilinçli dersler çıkarması ve bunu yaparken ilerlemenin sınırlarıyla mücadele etmenin yollarını bulması gerektiği şimdiden açık. Ayaklanmaların ortaya koyduğu zorlukların üstesinden gelmenin taktiksel bir meseleden daha fazlası olduğunu ve polis gücünün üstesinden gelinmesinin uzun ve dolambaçlı bir yolun sadece ilk adımı olduğu açıktır. Fakat duvarı aşmak için önce duvara ulaşmamız gerekiyor. Bazen baskılar öyle çok insanı sokağa döker ki sanki bütün ülke ayaklanmaların yanındaymış gibi görünür. Ancak bu tür olumsuz birliktelik biçimleri ancak belirli bir süre devam eder. Ancak rejimin değişmesini (veya devrilmesini) sağlayacak kadar uzun süre bir arada kalmak başarıldığında mevcut rejimin ilgası sağlanabilir.

Tüm bu zorluklarla yüzleşmek kısmen bir örgütlenme meselesidir. Hem mevcut militan örgütler hem de mücadele sırasında ortaya çıkan bütün diğer unsurlar, bu kırılgan bileşenleri bir arada tutabilecek daha kalıcı biçimler arayışına kalkışabilirler. Tüm bunların ötesinde, gösterilen mücadelenin bütün kutuplaşmaların üstesinden gelebilecek şekilde insanlığı birleştirebilecek bir temel unsur bulunması gerekecektir ve bu unsur, rejime ve polise karşı düşmanlıkta birleşen olumsuzluğun ötesine geçmesini gerektirecektir. Evrensel olanı temsil etme iddiasında bulunabilecek bir hareket veya kimlik, mevcuttaki ideolojiler arasında gözükmemektedir. Mevcut dünyanın içerdiği hiçbir kategori; toplumları ve hareketleri birçok bölünmenin olumlu bir şekilde aşılmasını sağlamasına temel olacak işlevleri yerine getirecekmiş gibi durmuyor.[92] İnsanları bir araya getirebilecek yeni bir temelin inşa edilmesi zorunludur.

Kitlesel mücadeleler sonucu oluşan küresel birikimin ortaya çıkardığı devrimci ruhun, içinde yaşadığımız dünyamızı bölen ve devrimci bir yola girmesine engel teşkil eden ayrımları ve düşmanlıkları aşabilecek olumlu birlik için bir temel bulması gerekecektir. Oluşturulacak bu ruh, bir sonraki devrimci mücadele dalgasını canlandırabilecek yeni fikirlere giden yolun bulunmasına yardımcı olacaktır. Bir noktada, bu fikirlerin organizasyonların veya ortak bir kimliğin temeli olarak hizmet etmesi gerekebilir. Ancak şimdilik önemli olan, temelleri atmaktır. Bu fikirlerin, artık durgun ve tükenmiş durumda olan kapitalist dünyanın ötesinde bir ufuk ortaya koyabilmesi ve onun olası sınırlarını tanımlayabilmesi gerekmektedir.

Giderek büyüyen, yaygınlaşan ve sıklaşan ayaklanmalar; çok sayıda insanın hayatını geliştirip, mevcut dünyayı dönüştürmenin yollarının arandığını gösteriyor. Bu arzu güçlü bir biçimde hissedilmekte ancak tam olarak dile getirilememekte: Şimdilik yalnızca mevcut kurumlara yönelik düşmanlık, bir eleştiri olarak örgütleniyor ve bunun ötesine dair biçim ve yön oluşturabilecek bir dilden yoksun. Bu durum da bir “navigasyon bilimi” ihtiyacını, yalnızca bir iyi yaşam öğretisinden ibaret olan yeni bir “melankolik bilimin” tesis edilmesine bırakıyor.[93] Çağımızın gerçek yoksulluğu; daha iyi bir yaşam fikrinin, alevler içerisinde kalmış bir dünyada yaşamanın ve savaşmanın ne anlama geldiğine dair ortak bir bakış açısının yoksunluğudur. Bu yalnızca insanların kafasının içine yenilgiyle giren umutsuzluklarının ardından, şimdi ve burada anlamlı bir hayat yaşamalarına ve yaklaşan çalkantıların iniş ve çıkışlarına karşı yol almalarını mümkün kılacak yeni bir bakış açısını tanımlamak ve kazandırmakla mümkün olacak.

Çeviri: Filip Kara
Editör: Artun
Bu metnin çevirisi bize mail üzerinden gönderilmiştir, grubun reorganizasyon süreci nedeniyle yayımın gecikmesinden dolayı özür diliyor ve çevirmeni ellerinden öpüyoruz.

Kaynak


[1] “Mekanik Türk” (Schachtürke) adı verilen ve 18. Yüzyılda Viyana’da geliştirilen, satranç oynatılan mekanik bir düzenekten bahsediliyor. (ç.n.)

[2] https://www.newyorker.com/magazine/2025/05/05/a-hundred-classics-to-get-me-through-a-hundred-days-of-trump

[3] Avangart öğeler barındıran 50lerden 70lere popüler olmuş ve kapitalist toplumu bir tüketim toplumu olarak incelediğinden dönemin siyaset kuramını da etkilemiş bir sanat akımı, “durumculuk” olarak da bilinir. (ç.n.)

[4] https://www.lrb.co.uk/the-paper/v47/n08/t.j.-clark/too-soon-to-know-the-spectacle-in-practice

[5] https://libcom.org/article/comments-society-spectacle-guy-debord

[6] ABD’nin göçmenlik ve gümrük yasalarını uygulayan federal görevliler (ç.n.)

[7] https://illwill.com/los-angeles

[8] https://illwill.com/fire-and-ice

[9] Brad Lander’dan bahsediliyor (ç.n.)

[10] Yazar “Kent Uzlaşısı” konusunu kast ediyor olmalı (ç.n.)

[11] https://www.ft.com/content/643368db-038a-4da0-91ad-adf241b42016

[12] https://www.nytimes.com/2025/03/22/world/middleeast/turkey-erdogan-democracy-istanbul-mayor-detention.html

[13] http://newyorker.com/news/q-and-a/is-turkeys-declining-democracy-a-model-for-trumps-america

[14] ABD’de gerçek ve haklı bir protesto dalgası yaratan siyasi krizin ne olacağını tahmin etmek zor olacaktır. Trump’ın blitzkrieg taktikleri, Erdoğan’ın cephe ve mevzi savaşı taktiklerine kıyasla kesinlikle daha istikrarsızlaştırıcı olacak. (y.n.)

[15] https://endnotes.org.uk/translations/endnotes-the-holding-pattern

[16] Paul Mason Fransız ihtilalinin zavallı insanların değil zavallı kanun insanlarının ürünü olduğunu belirtir. (y.n.)

[17] https://www.lrb.co.uk/blog/2025/march/Imamoglu-s-arrest

[18] https://www.lrb.co.uk/blog/2013/june/law-of-the-father

[19] https://www.lrb.co.uk/blog/2025/march/Imamoglu-s-arrest

[20] https://sentezfikir.wordpress.com/2025/04/21/genclik-mucadelesi-nereden-ve-nereye-taylan-ekici/

[21] https://vesaire.press/gozyaslarin-dinsin-yetistik-cunku-biz/

[22] https://vesaire.press/uzerimizde-agir-bir-yeryuzu/

[23] https://libcom.org/article/glass-floor-theo-cosme

[24] https://newleftreview.org/sidecar/posts/sense-of-an-ending

[25] “revolutionary defeatism”, Zimmerwald’a göre bu görüş hem Lenin’in hem de Gorter’in görüşüydü, genellikle Bolşeviklerle ilişkilendirilse bile, aynı zamanda komünist solun bir parçasıdır. (y.n)

[26] https://nypost.com/2025/03/24/opinion/mr-president-speak-up-against-the-sham-arrest-of-erdogans-rival/

[27] https://www.ft.com/content/6c7b98c4-9a4e-45c1-b3d7-59469aec386e

[28] https://www.middleeasteye.net/news/turkey-students-imamoglu-alma-mata-protests

[29] https://foreignpolicy.com/2025/03/25/turkey-protests-erdogan-legacy/

[30] Lily Lynch’in Sırbistan’daki gerilim hakkındaki şu sözleri, Türkiye’deki durumla da örtüşüyor gibi gözüküyor: “Önceki on yıllarda, bu tür bir ayaklanma Batı büyükelçilikleri tarafından doğrudan teşvik edilir ve bolca dış yardıma boğulurdu… Ancak şu anda, artan jeopolitik gerilim çağında, dünya güçlerinin, sorunlu bir bölgede istikrarın garantörü olarak gördükleri Vučić’in iktidarını sürdürebilmesinde doğrudan çıkarları var. Nitekim, tek adamın krizi dış müdahaleye bağlama girişimi, kendisinin dış desteğe ne kadar bağımlı olduğu göz önünde alındığında ironik. Washington’daki iki partiden birden destek görüyor ve çoğu Avrupalı liderin yanı sıra Rusya, Çin ve BAE tarafından da destek görüyor.” (y.n.)

[31] Eğer muhalefetin sürekli dillendirmeye başladığı erken seçim ihtimali gerçekleşmez ise… (y.n.)

[32] https://www.bbc.com/news/articles/cqlywl04pklo

[33] https://www.middleeasteye.net/opinion/whats-erdogans-end-game-imamoglus-arrest

[34] https://www.theguardian.com/world/2013/jun/03/turkey-protests-coalition-anger-erdogan

[35] New Yorker’da yakın zamanda yayınlanan bir röportaj bu durumu şöyle açıklıyor: “Erdoğan’ın Kürt halkının desteğine ihtiyacı var ve bu sadece yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimleri için değil. Anayasayı değiştirerek bir dönem daha aday olmak istiyor ki yaşı göz önünde bulundurulduğunda bu onu ömür boyu cumhurbaşkanı da yapabilir. Bu yüzden onlarla pazarlık etmek zorunda, amaç Öcalan’ın hapisten çıkışı karşılığında PKK’nın silah bırakması, ancak Öcalan hala hapiste ve bu yüzden kimin bunu ne kadar ciddiye alacağı belli değil. Ama ben bunu Erdoğan’ın Kürt halkını bölüp onlara yanaşarak kendisine oy vermelerini sağlamanın bir yolu olarak görüyorum / Isaac Chontier” (y.n.)

[36] Orijinal metinde “Iron Maiden” olarak atılan başlığın tam Türkçe karşılığı bir işkence aleti olan “çivili tabut”tur. Ancak, Hasina’nın “Demir Leydi” lakabına anıştırma yapması açısından ben söz kalıbının mot a mot çevirisini tercih ettim (ç.n.).

[37] https://illwill.com/columbia

[38] https://www.ft.com/content/84683c95-e970-4c18-bff5-27f14e57679c

[39] Bu alıntıyla beraber önceki üç alıntı, Steven A. Cook’un yazısının çevirisidir. (ç.n.)

[40] https://illwill.com/paper-planes

[41] https://illwill.com/the-kazakh-insurrection

[42] Tespitler kısmen Türkiye için de geçerli olsa bile, metnin bağlamından Mısır ve Bangladeş ordusunun kast edildiği anlaşılıyor. (ç.n.)

[43] https://www.nybooks.com/articles/2013/12/19/turkey-surreal-menacing-pompous/

[44] Genelkurmay Başkanlığı’nın 27 Nisan 2007’deki e-Muhtıra olarak tarihe geçen açıklaması kast ediliyor. (ç.n.)

[45] Yazar, 2016’daki darbe girişimine dair belli ki eksik bilgiye sahip olsa da çevirinin, esas metnin özgünlüğünü koruması açısından kullanılan ifadelere müdahalede bulunmadım. (ç.n.)

[46] Komünist Manifesto’dan alıntı. (ç.n.)

[47] http://insurgentnotes.com/2013/10/brazil-balance-sheet-and-prognosis/

[48] https://www.nytimes.com/2025/03/29/world/middleeast/turkey-opposition.html

[49] https://illwill.com/blood-flowers-and-pool-parties

[50] https://www.spiegel.de/international/world/revolt-in-turkey-erdogan-losing-grip-on-power-a-903553.html

[51] Burada 2020’den itibaren bir kırılma yaşanmış gibi görünüyor, yükselen sağ popülizme yanıt olarak, La France Insoumise gibi küresel çapta bazı hareketler toplumsal olaylara daha fazla yöneldi, Amerika’daki Demokrat Parti ise daha az ilgi görüyor. (y.n.)

[52] Amerikalı bir underground rap müzisyeni, alıntılanan kavramın orijinali de “Organized Konfusion” (ç.n.)

[53] https://illwill.com/how-it-might-should-be-done

[54] “Kuzey Ormanları Savunması”, “Oy ve Ötesi” gibi güçlü sivil toplum organizasyonlarının bu forumlardan ortaya çıktığı unutulmamalıdır. (ç.n.)

[55] https://illwill.com/the-anarchy-of-beginnings

[56] https://illwill.com/theses-on-the-sudan-commune

[57] https://www.ft.com/content/2ad6787e-d1a7-46da-89a6-27fc31a2b8fa

[58] https://brooklynrail.org/2022/11/field-notes/Lancaster-So-Much-to-Answer-For/

[59] https://catalyst-journal.com/2020/09/the-arab-thermidor

[60] Belli ki meşhur “cam tavan” benzetmesine bir göndermede bulunuluyor, işçi sınıfının altındaki kırılgan zemin kast ediliyor olabilir (ç.n.)

[61] 50 ve 60lı yılların afro-amerikan işçi hareketinin önemli aktörlerinden birisi olan otomobil sektörü işçisi (ç.n.)

[62] https://archive.org/details/indignantheartbl0000denb_w9u3/page/n3/mode/2up

[63] Afro-karayip kökenli, Troçkist tarihçi (ç.n.)

[64] https://www.marxists.org/history/usa/pubs/sojournertruth/letters.html

[65] Afro-amerikalı feminist aktivist ve yazar (ç.n.)

[66] İstanbul Rum’u Marksist filozof ve psikanalist (ç.n.)

[67] https://bat020.com/2011/03/11/badiou-on-the-revolutions-in-egypt-and-tunisia/

[68] https://illwill.com/imaginary-enemies

[69] https://www.theatlantic.com/international/archive/2013/06/how-the-protests-will-impact-turkey-at-home-and-abroad/276456/

[70] https://www.theguardian.com/world/2014/may/29/gezi-park-year-after-protests-seeds-new-turkey

[71] Sri Lanka ve Sudan başarılı örnekler olarak nitelendirilebilir. (y.n.)

[72] https://www.dw.com/en/remembering-the-gezi-park-protests-and-the-dream-of-a-different-turkey/a-43952443

[73] Kısa bir bilanço: 2019’da Sudan, 2022’de Sri Lanka Arap Baharı modelini takip etti. 2019’da Cezayir ve 2024’te Bangladeş, işgal hareketlerinden ziyade haftalık kitlesel protestolara odaklandı. 2019’da Şili, bu iki kutup arasında bir yere denk düşebilir. (y.n.)

[74] Bu iki kutup arasındaki salınım günümüzde de devam ediyor. 2020’deki George Floyd ayaklanmalarının hemen ardından otonom bölgeler yaygınlaştı. (y.n.)

[75] https://www.marxists.org/archive/marx/works/1843/letters/43_05.htm

[76] Yazar belli ki, 2013’teki Gezi protestolarını başlatan önemli isimlerin bazılarının, örneğin Sırrı Süreyya Önder, Kürt siyasal hareketine mensup olduğunu gözden kaçırmış, 2025’teki protestolara bu hareketten isimlerin dahil olmasını ısrarla yenilik olarak aktarıyor. (ç.n.)

[77] https://www.ft.com/content/84683c95-e970-4c18-bff5-27f14e57679c

[78] Bunların hiçbiri bize şaşırtıcı gelmemeli. Bangladeş, yalnızca birkaç on yıl önce hala Doğu Pakistan’dı ve birçok Bengalli’nin aile üyeleri Hindistan – Bangladeş sınırının iki hattında yaşıyor. (y.n.)

[79] https://www.aljazeera.com/opinions/2024/8/6/is-a-sub-saharan-african-spring-in-the

[80] https://civil.ge/archives/671147

[81] Romanya’da ise bu durumun tam tersi yaşanmakta, Rusya’ya yakın protestocular, Avrupa yanlısı hükümeti gayrimeşru olarak suçluyor. (y.n.)

[82] https://x.com/ljubofil/status/1902420074159550936

[83] https://brooklynrail.org/2025/06/field-notes/belgrade-diary/

[84] Son zamanlarda yapılan anketler halkın %61’inin protestoları haklı bulduğu yönünde (y.n.)

[85] https://sync.luckycloud.de/f/0e674de7f48843ceb7ea/

[86] Gezi protestolarının ardından kurulan mahalle forumlarına benzer, herhangi bir yerde gerçekleşen kitle toplantıları (ç.n.)

[87] https://brooklynrail.org/2025/06/field-notes/plenum-power-in-the-balkans/

[88] 70lerin üç meşhur punk grubu (ç.n.)

[89] Devam eden protestolar arasında, şaşırtıcı düzeyde bir halk desteğine ulaşabilen tek ülke Sırbistan, en azından yapılan anketlere göre durum böyle. Ancak bu da bir atılım ve yeni olasılıkların ortaya çıktığı anlamına gelmiyor. 2020’den bu yana yalnızca Güney Asya’daki devrimler en iyi ihtimalle dar bir çoğunluktan ziyade; muazzam, yaygın bir destek ve aktif bir katılım sağlamayı başardı. Bunun da birkaç nedeni varmış gibi görünüyor: Bangladeş ve özellikle Sri Lanka, büyük ekonomik felaketlerle karşı karşıyaydı. Her iki ülkede de otoriter baskının yoğunlaşması halk desteğinin artmasını sağladı. Yenilikçi ve uyarlanabilir örgütlenme biçimleri her iki durumda da önemli bir rol oynadı. Sri Lanka’daki iç savaşın sona ermesinden sonra yayınlanan kısa bir ekonomi kitabı, ülkeyi küresel çapta aykırı bir örnek haline getirdi. Sri Lanka, 2011 veya 2019 yıllarında da herhangi bir ayaklanma dalgasına maruz kalmamıştı. İsyan en nihayetinde patlak verdiğinde, durum özellikle yakıcı hale geldi. Bangladeş ise başarılı bir ayaklanmanın ardından gelen ardışık protesto dalgalarıyla birlikte, meydanlarda gelişen örgütlenme deneyimlerinden faydalandı. (y.n.)

[90] Bu makale Orta ve Doğu Avrupa, Orta Asya ve Orta Doğu’daki protesto olaylarına odaklandı ancak geçen yıl Ill Will’de Batı Afrika ve Güney Asya’daki ayaklanmalara da değinmiştik. (y.n.)

[91] https://archive.org/details/onward-barbarians-by-endnotes

[92] En azından öğrenci kimliği, son bir yılda geniş destek bulan halk hareketinde öncü rol üstlenebildi. (y.n.)

[93] https://www.marxists.org/reference/archive/adorno/1951/mm/

Heimatlos Kültü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin