Organizasyon ve Teorileri Part 1 – Jasper Bernes

Rodrigo Nunes’in Neither Horizontal Nor Vertical Kitabı Üzerine

02 Temmuz 2024

(design by me)

Bu yaz Nunes’in Ne Yatay Ne Dikey (Neither Horizontal Nor Vertical) kitabını pek çok kişi okuyor; aralarında bu kitabı benim önerdiğim insanlar da var. O yüzden kitap hakkında bir yazı yazmak istedim.

Vincent Bevins’inIf We Burn kitabı üzerine incelememi yazarken, yazının sonunda Bevins ile Nunes’i karşılaştıracağımı düşünmüştüm. Bevins gibi Nunes’in kuramsal metni de “2011’de başlayan mücadeleler döngüsüne bir yanıt”tır, fakat Bevins’ten farklı olarak Nunes bu mücadeleler döngüsünün başarısızlığını yalnızca ideolojiye bağlamaz. Bevins gibi o da “yataycılık” eleştirisi getirir, ama aynı zamanda bu ideolojinin, iyi ya da kötü, kaçınılmaz kalan kimi maddi koşullara bir tepki olduğunu kabul eder. Kapitalist toplumun doğası değişmiştir ve dolayısıyla sınıf mücadelesinin doğası da değişmiştir. Bunu arzu edilir bulup bulmamak bir yana, sendikaların, partilerin ve diğer resmî örgütlerin sınıf mücadelesini aracılık ettiği bir çağa geri dönmeye çalışmak başlı başına ideolojiktir; aşılması gereken bir “sol melankoli” ifadesidir.

Peki ne değişti? Yanıtları aramamız gereken yer kitabın kalbi olan “Örgütlenme Kuramı İçin Öğeler 1” bölümü. Nunes’in yazdığı gibi, “yataylık fikri” üç nedenle ortaya çıkar: “Kapitalist küreselleşmenin yarattığı birbirine bağlılık konusunda artan farkındalık; internetin sağladığı örgütlenme ve seferber etme imkânlarının keşfi; ve Küresel Güney’deki otonom hareketlerden, özellikle Meksika’daki Zapatistalardan ve 2001 krizi sonrasında Arjantin’de ortaya çıkan hareketlerden gelen esinlenme.” Başka bir deyişle, “yataylık fikri” ideoloji olsa da, yanıt verdiği şeyler toplumun doğasındaki çok gerçek değişimlerdir: küreselleşme, bilgi teknolojisi ve bunlara yanıt olarak ortaya çıkan yeni sınıf mücadelesi biçimleri. Bu anlatının Bevins’ten ne kadar farklı olduğuna dikkat edin: Bevins yataycılığı – ya da yataylık fikrini – yalnızca ideolojiye bağlar. Nunes ise bölümün ilerleyen kısımlarında şöyle yazar:

Bugünün isyanları, en azından şimdilik geri döndürülemez gibi görünen dört tarihsel eğilimin kesiştiği bir konjonktürden doğuyor. Birincisi, gündelik hayatın giderek daha fazla medyalaşması ve özellikle de Manuel Castells’in “kitle öz-iletişimi” dediği şeye muazzam bir potansiyel sağlayan dijital platformların kullanımı. İkincisi, bunun sonucunda ortaya çıkan, geçmişte yalnızca kitle örgütleri üzerinden başarılabilecek ölçeklerde karmaşık kolektif koordinasyonu mümkün kılan örgütlenme maliyetlerindeki baş döndürücü düşüş. Üçüncüsü, Soğuk Savaş’ın sonundan beri çoğu ülkede egemen olan “siyaset-sonrası” merkezcik uzlaşının krizi; bu kriz, dünyada liberal demokratik kurumlara duyulan uzun süreli güven kaybını yoğunlaştırdı. Dördüncüsü ise yirminci yüzyılda halk mücadelelerini örgütlemede merkezi bir rol oynayan kitle örgütlerinin çoğunun hem üye sayıları hem de siyasal önemleri bakımından gerilemesidir.

Bu nedenlerden yalnızca üçüncüsü doğrudan ideolojiyle ilgilidir – diğerleri, günümüz hayatının yapısındaki ve doğasındaki, ancak başka maddi değişimlerle geri çevrilebilecek maddi dönüşümlerdir. Yataycılık ideolojisiyle, bu alttaki maddi koşullara dokunmadan mücadele etmeye kalkmak boşuna bir çabadır, çünkü söz konusu yeni biçimler hem imkânlar hem de sakıncalar içerir. Ağ temelli örgütlenmenin görece kolaylığı, resmî örgütleri tekrar tekrar geride bırakır; dolayısıyla, Nunes’in de yaptığı gibi resmî örgütlere önemli bir rol atfediyor olsak bile, şimdilik ağsal biçimlerin karışımın büyük bir parçası olacağını kabullenmek gerekir. Bu kabulün sonucu olarak Nunes, örgütlenmeyi yalnızca resmî örgütlenme olarak düşünmeyi bırakıp “örgütsel ekoloji” fikrine bakmayı önerir; bu ekoloji hem resmî hem enformel örgütlenmeyi kapsar. Hatta Nunes’e göre 1960’lar ve 1970’lerden bu yana, İtalya’daki “Otonomi” ya da “77 hareketi” ve Eşcinsel ve Kadın Kurtuluş Hareketleri gibi önder bir resmî örgütten yoksun hareketlerde bu ekolojik perspektif zımnen benimsenmiştir.

Bu bizi kitabın, örgütlenme hakkındaki çağdaş tartışmalar açısından en önemli noktalardan bazılarına getiriyor. Bugün örgütlenmeyi niceliksel bir şeymiş gibi ele alma eğilimi var: Örgütlenme, bugünün sınıf mücadelesinde bütünüyle ya da kısmen eksik olan bir şeydir ve dolayısıyla karşı karşıya olduğumuz sorunlar bir tür “örgütsüzlük” sorunudur. Oysa Nunes için örgütlenme, “olan şeyin ta kendisidir”; bazı insanların örgütsüzlük diye adlandırdığı şey, aslında yalnızca farklı bir örgütlenme biçimidir. Bu, daha önce de defalarca dile getirilmiş bir noktadır; ben de benzer şeyler söyledim. Kendiliğinden, tepkisel ve örgütsüz diye tarif edilen şeyler çoğu zaman aslında gayet örgütlüdür. İsyanların örgütten yoksun olduğu söylenemez; tipik olarak resmî örgütlerden yoksundurlar yalnızca. Çağdaş hareketler aslında bir tür fraktaldır – isyanın sözde “örgütsüzlüğüne” yakından baktığınızda, gerçekte, bir araya geldiklerinde dağınık görünen ama tekil düzeyde planlı ve bilinçli eylemler bulursunuz. Bu içgörü ters yönde de işler: Bir resmî örgütün davranışını incelediğinizde, toplu hâlde fazlasıyla örgütlü görünen şey, yakından bakıldığında çoğu zaman kendiliğinden, plansız ya da kaotiktir; zira örgüt içindeki pek çok karar gayriresmî yollarla alınır. Dolayısıyla “kendiliğindenlik” özellikle problemli bir kavramdır.

Nunes, enformel örgütlenmenin gücünü anlatmak için ultra-sol çevrelerde sıkça kullanılan bir başka kavrama, “öz-örgütlenme”ye de eleştiri getirir. Peki öz-örgütlenmedeki “öz” nedir? Öz-örgütlenme diye adlandırdığımız şey, çoğu zaman gerçekten “öz”lü bir örgütlenme değil, başka tür bir örgütlenmeye verilen bir tepkidir. Sınıflı toplumda ve ona karşı verilen mücadelelerde gerçek anlamda bir öz-örgütlenmeden söz edemeyiz, çünkü bu, öz-örgütlenen grup için tam bir özerklik ima ederdi; oysa öz-örgütlenme dediğimiz şey, patronlar, polisler, sendikalar ve partiler tarafından örgütleniyor olmanın, yani heteronominin bir tepkisidir.

Nunes’in öz-örgütlenme eleştirisi, sibernetik söylemi ve özellikle ikinci-derece sibernetik üzerinden geliştirilir. Sibernetik, bir bakıma, öz-örgütlenmenin incelemesidir. Hayvanları, insanları, makineleri ve hatta örgütleri, dairesel nedensellik yoluyla kendileri üzerinde etkide bulunma ve kendilerini düzenleme kapasiteleriyle tanımlar. Fakat öz-örgütlenir sayılan her organizma, enerji ve kaynaklarını aldığı dışarısıyla ilişki hâlindedir. İnsan bedeni kendini düzenlese de tam anlamıyla öz-örgütlenmiş değildir; kısmen kendi dışında kalan güçler tarafından üretilir. İşte bu noktada ikinci-derece sibernetik devreye girer. Bu çerçeve faydalıdır ve kitabın en iyi yanlarından biri, sibernetikten aldığı fikirleri nasıl sahaya uyarladığını göstermesidir. Kapitalizm bu söylemi ekonomi ve toplumu doğallaştırmak için kullanmış olsa da, içinde barındırdığı önemli doğrular vardır ve iyi ya da kötü, toplumu ve sınıf mücadelesini tanımlarken “ortaya çıkış” (emergence) dilinden bütünüyle kaçamayız. Ortaya çıkış kavramı olmadan, kimsenin amaçlamadığı hâlde şeylerin nasıl olup da gerçekleştiğini anlamak zorlaşır. Hegelci diyalektik bu meseleye başka bir yoldan yaklaşsa da, “ortaya çıkış” kavramı artık kalıcı gibi görünüyor ve hareketlerin bizi neden sürekli şaşırttığını, bireylerin denetimini aşan yollarla nasıl gelişip serpildiğini açıklamaya yardımcı oluyor.

Sonraki bir yazıda Nunes’e yönelik bazı eleştirilerimi sunacak ve yaklaşımının sorunlu yanlarına işaret edeceğim.

Çeviren: M

Kaynak

Heimatlos Kültü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin