Rodrigo Nunes’in Neither Horizontal Nor Vertical Kitabı Üzerine
05 Temmuz 2024

Önceki yazımda, Nunes’in kitabını neden önemli, faydalı ve hak ettiği değeri görmemiş bulduğumu göstermeye çalışmıştım. Şimdi ise kitabın bazı eleştirilerini açıkça ortaya koymak istiyorum. İlk eleştirim şu: Kitapta bize sunulan “ağ paradigmasının” ortaya çıkışına dair anlatı, vurgu bakımından fazlasıyla teknolojik değişime ve özellikle internete yaslanıyor. Nunes’in bu ortaya çıkış için verdiği dört nedenden – bilgi teknolojisi; bilgi teknolojisi sayesinde örgütlenmenin ucuzlaması; merkezciliğin krizi ve işçi partilerinin ve sendikaların zayıflaması – bana göre en önemlisi dördüncüsüdür. Oysa Nunes’in kitabı daha çok ilk iki nedene ağırlık veriyor. (Şunu da eklemeliyim ki bence 1 ve 2 aynı şey, 3 ise gerçek bir olgu bile değil.) Fakat dördüncü nedenin belirleyici olduğunu, Nunes’in “örgütsel ekoloji” örneklerini 1990’lardan değil 1970’lerden vermesinden kolayca çıkarabiliriz. Eğer ekolojik bakış, 1990’lardaki ağlaşmış, alter-küreselleşmeci Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu’yla değil de Kadın ve Eşcinsel Kurtuluş Hareketleriyle ya da 1977 İtalya’sındaki “Otonomi alanı”yla birlikte ortaya çıkıyorsa, bunu öncelikli olarak dijital teknolojiye atfedemeyiz. Partilerin ve sendikaların krizi – ya da Endnotes ve başkalarının “işçi kimliğinin sonu”, “işçi hareketinin sonu” ya da “programmatizmin sonu” olarak tanımladığı şey – dijital teknolojiden çok daha önce ortaya çıkar ve bu yüzden belirleyici olan odur.
Dahası, Nunes’in ağ paradigmasına atfettiği bazı özellikler, sınıf mücadelesinin elimizde örnekler olduğu sürece neredeyse değişmez unsurları olagelmiştir. Enformel örgütlenme – bileşik/toplu eylem – her zaman karışımın bir parçası olmuştur ve bu “öz-etkinlik”i Marx, Luxemburg ve başkalarında da görebiliriz. Hemen her devrim, resmi örgütlerin sonradan yetiştiği enformel örgütlenmelerin sonucu olarak başlamıştır. 1990’lardan bu yana dijital teknoloji bu tür enformel örgütlenme için bir çarpan işlevi görmüştür, fakat bana göre resmî işçi sınıfı örgütlenmesinin gerilemesi çok daha belirleyicidir. Evrimsel bir çerçeve benimseyen Nunes, enformel örgütlenmenin artık dijital teknolojinin sağladığı düşük başlangıç yatırımı sayesinde resmî örgütlenmeyle rekabeti kazandığını ileri sürer – potansiyel olarak herkes tek bir tweet ya da TikTok paylaşımıyla milyonlara ulaşabilir. Metindeki ilginç anlardan birinde Nunes, öncülerin olmadığı bir çağdan ziyade, dijital teknolojinin neredeyse herkesi bir tür öncüye dönüştürdüğünü, dolayısıyla liderlik işlevinin ortadan kalkmayıp daha geniş bir biçimde dağıldığını öne sürer. Çağdaş toplumsal hareketlere katılmış olan herkes bu savda bir doğruluk payı olduğunu fark edecektir; her ne kadar kökenine indiğimizde çoğu kez dağınık bireyler yerine birbirini tanıyan, güvenilir grupların eylemlerini bulsak da. Bileşik eylem (enformel örgütlenme) ile kolektif eylem (resmî örgütlenme) her zaman birlikte bulunur. Kasıtlı, niyetli eylemin ortadan kalktığı değil – tam tersine, hiç olmadığı kadar çok olduğu – fakat artık daha fazla insanın elinde olduğu söylenebilir.
Bu çeşitli nedenlere atfettiğimiz ağırlıkları belirlerken, vurguyu yine de resmî örgütlerin “elde bir şeyler edindirme” konusundaki yetersizliğine vermemiz ve dijital teknolojinin sağladığı düşük yatırım imkânını ikincilleştirmemiz gerekir. Dijital olanın sağladığı imkânlar bu bakımdan baskıdan ya da duvardaki bir grafitiden çok da farklı değildir – ki bu yüzden “ekolojik” paradigmanın 1990’larda değil 1960’lar ve 1970’lerde ortaya çıktığını görürüz. Klasik işçi hareketi döneminde – kolaylık olsun diye 1871–1968 diyelim – sendikalar ve partiler toplumsal hareketler üzerinde kısmi bir önderlik kurabildiler, çünkü devlet ve kapitalistlerle yaptıkları ikili müzakereler aracılığıyla katılımcılara somut kazanımlar sağlayabiliyorlardı. Oysa bugün öyle bir dönemde yaşıyoruz ki, açık konuşmak gerekirse, zayıflayan büyüme nedeniyle elitler müzakere etmeye çok daha isteksiz. Artık bir “uzlaşma” pozisyonu kalmamış durumda ve sınıf mücadelesi çok daha sıfır toplamlı bir hâl almış bulunuyor. Böylece resmî örgütlenmenin meyveleri, bu örgütlenmeye yapılan yatırımın bir fonksiyonu olarak azalmış oluyor ve bence hem bu azalma hem de enformel örgütlenmeye duyulan tercihi açıklayan şey budur; Port Huron Bildirisi’nden yayılan ve tüm dünyaya saçılan kötü bir ideoloji değil. Artık enformel örgütlenme ucuzladığı için değil, geri kalan her şey daha pahalı hâle geldiği için bu durumdayız.
Nunes’in yaklaşımıyla ilgili diğer sorunlar ise biçimcilik ve monizm olarak adlandırılabilir. Nunes bize bir “siyasal örgütlenme” kuramı sunar; devrim ya da komünizm kuramı değil. Dolayısıyla, kitabın güçlü yanları (örgütlenme konusundaki açıklığı) zayıf yanlarına dayanır. Spinozacı çizgisinde, örgütlenmeyi “eyleme kapasitesi” ve “siyasal etkiler üretme” olarak tanımlar; fakat tüm kapasiteler ve etkiler eşit midir? Nunes her ne kadar amacının siyasal örgütlenme kuramı olduğunu, örgütlenme kuramı olmadığını söylese de, tanımının özgürleştirici, devrimci ya da komünist örgütlenmeye – yani aslında ilgilendiğimiz örgütlenme biçimlerine – yeterince özgül olup olmadığı tartışmalıdır. Bu tanım faşist örgütlenme için de geçerli değil midir? Devletin ve sermayenin örgütlenme biçimlerini de aynı şekilde betimlemez mi? Bunlar “siyasal” değil midir? İlgili bir sorun da şudur: (Devrimci, özgürleştirici) siyasal örgütlenmeler kitapta çoğu zaman karşıt örgütlere hiç gönderme yapılmadan tasvir ve tahlil edilir. Oysa komünist örgütlenmenin hedefi yalnızca bu örgütlerin gücünü çoğaltmak değil, proleterlerin zaten hâlihazırda içinde yer aldıkları örgütlenmeleri – kapitalizmin ve devletin örgütlenmelerini – olumsuzlamak, ortadan kaldırmaktır. Başka bir deyişle, Nunes’in kitabında karşımıza çıkan siyasal örgütlenme kuramı, negatiflikten yoksundur ve özgürleştirici örgütlenmeyi karşı-özgürleştirici örgütlenmeden yeterince ayırt etmez. Bunun sebebi, örgütlenme tanımının biçimci ya da belki işlevci olması ama “içerik”ten yoksun kalmasıdır; yani böyle bir örgütlenmenin nihai olarak neye yönelik olduğu, ne için olduğu – sınıfsız, parasız, devletsiz bir toplumun üretimi – sorusuna yanıt içermemesidir. Böyle bir toplum, bir tür örgütlenme olarak tanımlanabilir belki, fakat kitap bunu yapmaz. Marx’ın komünizmi, “her birinin özgür gelişiminin herkesin özgür gelişiminin koşulu olduğu bir durum” olarak tanımı, Nunes’in örgütlenmeyi “eyleme kapasitesi” olarak tanımıyla bir şeyler paylaşır ama ona bazı ek yüklemler katar. Gelişme, yalnızca eyleme kapasitesi değil, yeni kapasiteler ve deneyimler geliştirme kapasitesidir. Başka bir deyişle, örgütlenmeyi yalnızca biçimsel olarak tanımlayamayız; içerik üzerine de düşünmemiz gerekir, insanların ne istediği ve ne olduğu üzerine. Nunes’in başvurduğu post-Althusserci ve insandışıcı (antihümanist) kuram göz önüne alındığında bunun neden direndiği anlaşılır, ama özgürleştirici bir örgütlenme kuramı geliştirmek istiyorsak bundan kaçınamayacağımızı düşünüyorum.
Organizasyon ve Teorileri Part 1
Çeviri: M

