SENDİKACILIK – Anton Pannekoek

İşçi sınıfı kazanmak için kapitalizme karşın nasıl savaşmalıdır? Bu, işçilerin her gün yüz yüze kaldıkları en önemli sorudur. İktidarı fethetmek ve düşmanı yenmek için hangi etkili eylem araçlarını, hangi taktikleri kullanılabilir? Hiçbir bilim, hiçbir teori işçi sınıfına tam olarak ne yapması gerektiğini söyleyemezdi. Ancak işçiler, kendiliğinden ve içgüdüsel olarak, durum yoklayarak, olasılıkları sezerek kendi eylem yollarını buldular. Ve kapitalizm büyüdükçe, dünyayı fethettikçe ve gücünü artırdıkça, işçilerin gücü de arttı. Eski eylem biçimlerinin yanı sıra, daha geniş ve daha etkili yeni eylem biçimleri ortaya çıktı. Koşulların değişmesiyle birlikte, eylem biçimlerinin ve sınıf mücadelesinin taktiklerinin de değişmesi gerektiği açıktır. Sendikacılık, sabit kapitalizmde işçi hareketinin birincil biçimidir. Yalnız başına kalan işçi, kapitalist işverene karşı çaresizdir. Bu dezavantajı aşmak için işçiler sendikalar içinde örgütlenirler. Sendika, işçileri, grev silahları olarak, ortak eyleme bağlar. Ardından güç dengesi nispeten eşit hale gelir, hatta bazen işçilerin lehine ağır basar, böylece izole küçük işveren, güçlü sendika karşısında zayıf kalır. Dolayısıyla gelişmiş kapitalizmde sendikalar ve işveren sendikaları (Dernekler, Tröstler, Şirketler vb.), birbirlerine karşı savaşan güçler olarak dururlar. 

Sendikacılık, endüstriyel kapitalizmin ilk kez geliştiği İngiltere’de ortaya çıktı. Daha sonra kapitalist sanayinin doğal bir eşlikçisi olarak diğer ülkelere yayıldı. Amerika Birleşik Devletleri’nde ise çok özel koşullar söz konusuydu. Başlangıçta, yerleşimcilere açık olan bol miktarda boş arazinin varlığı, şehirlerde işçi sıkıntısına yol açarken, nispeten yüksek ücretler ve iyi çalışma koşullarının oluşmasını sağladı. Amerikan İşçi Federasyonu ülkede bir güç haline geldi ve genel olarak sendikalarına üye olan işçiler için nispeten yüksek bir yaşam standardını koruyabildi.

Bu koşullar altında, kapitalizmi devirme fikrinin işçilerin zihninde bir an olsun yer edinemediği apaçık ortadadır. Kapitalizm onlara yeterli ve oldukça güvenli bir yaşam sunuyordu. Kendilerini, çıkarları mevcut düzene aykırı olan ayrı bir sınıf olarak görmüyorlardı; bu düzenin bir parçasıydılar; yeni bir kıtada yükselişte olan kapitalizmin sunduğu tüm olanaklardan yararlandıklarının bilincindeydiler. Çoğunluğu Avrupa’dan gelen milyonlarca insan için yer vardı. Giderek artan bu milyonlarca çiftçi için, işçilerin enerji ve şansla özgür zanaatkârlar, küçük işletmeciler, hatta zengin kapitalistler haline gelebileceği, hızla büyüyen bir endüstri gerekliydi. Burada işçi sınıfında gerçek bir kapitalist ruhun hüküm sürmesi doğaldı.

İngiltere’de de aynı durum geçerliydi. Burada bunun nedeni, İngiltere’nin dünya ticaretindeki ve büyük sanayideki tekel konumu, dış piyasalarda rakiplerinin olmaması ve İngiltere’ye devasa bir servet kazandıran zengin kolonilere sahip olmasıydı. Kapitalist sınıf, kârları için mücadele etmeye gerek duymuyordu ve işçilere makul bir yaşam standardı sağlayabiliyordu. Elbette, başlangıçta bu gerçeği onlara kabul ettirmek için mücadele etmek gerekiyordu; ancak daha sonra sendikalara izin verebilir ve endüstriyel barış karşılığında ücretler sağlayabilirlerdi. Dolayısıyla burada da işçi sınıfı kapitalist ruhla aşılanmıştı.

İşte bu, sendikacılığın en özündeki karakteriyle tamamen uyumludur. Sendikacılık, kapitalizmin sınırlarını aşmayan bir işçi hareketidir. Amacı, kapitalizmi başka bir üretim biçimiyle değiştirmek değil, kapitalizm çerçevesinde iyi yaşam koşulları sağlamaktır. Karakteri devrimci değil, muhafazakârdır.

Kuşkusuz, sendikal hareket bir sınıf mücadelesidir. Kapitalizmde bir sınıf çatışması vardır — kapitalistler ve işçilerin çıkarları birbirine zıttır. Bu sadece kapitalizmin korunması meselesinde değil, aynı zamanda kapitalizmin kendi içinde, toplam ürünün paylaşımı konusunda da geçerlidir. Kapitalistler, ücretleri düşürerek ve çalışma saatlerini veya işin yoğunluğunu artırarak kârlarını, yani artı değeri, olabildiğince artırmaya çalışırlar. Öte yandan, işçiler ücretlerini artırmaya ve çalışma saatlerini kısaltmaya çalışırlar.

Emek gücünün bedeli sabit bir miktar değildir; ancak belirli bir asgari açlık sınırını aşması gerekir; ve bu bedel, sermayedarlar tarafından kendi iradeleriyle ödenmez. Dolayısıyla bu çelişki, bir mücadelenin konusu, yani gerçek sınıf mücadelesine dönüşür. Bu mücadeleyi sürdürmek, sendikaların görevi ve işlevidir.

Sendikacılık, proleter erdemin, örgütlü mücadelenin ruhu olan dayanışmanın ilk eğitim okuluydu. Proleter örgütlü gücün ilk biçimini somutlaştırıyordu. Erken dönem İngiliz ve Amerikan sendikalarında bu erdem sıklıkla taşlaşarak dar bir zanaat şirketine, gerçek bir kapitalist zihniyete dönüştü. Ancak işçilerin varoluşları için mücadele etmek zorunda kaldıkları, sendikalarının en büyük çabalarının bile yaşam standartlarını zorlukla koruyabildiği, enerjik, mücadeleci ve genişleyen kapitalizmin tüm gücüyle saldırdığı yerlerde durum farklıydı. Orada, yalnızca devrimin kendilerini kesin olarak kurtarabileceği bilgeliğini öğrenmek zorunda kaldılar.

İşte bu noktada işçi sınıfı ile sendikacılık arasında bir uçurum ortaya çıkmaktadır. İşçi sınıfı, kapitalizmin ötesine bakmak zorundadır. Sendikacılık ise tamamıyla kapitalizm içinde var olur ve onun ötesine bakamaz. Sendikacılık, sınıf mücadelesinde yalnızca bir parçayı, gerekli ama dar bir parçayı temsil edebilir. Ve işçi sınıfının daha büyük hedefleriyle çatışmasına neden olan yönler geliştirir.

Kapitalizmin ve büyük sanayinin büyümesiyle birlikte sendikalar da büyümek zorundadır. Binlerce üyeye sahip, tüm ülkeye yayılmış, her şehirde ve her fabrikada şubeleri bulunan büyük şirketlere dönüşürler. İşleri yürütmek ve maliyeyi yerel ve merkezi düzeyde yönetmek üzere başkanlar, sekreterler, saymanlar gibi görevliler atanmalıdır. Bunlar, kapitalistlerle müzakere eden ve bu deneyim sayesinde özel bir beceri kazanmış liderlerdir. Bir sendikanın başkanı, kapitalist işveren kadar önemli bir kişidir ve onunla eşit şartlarda üyelerinin çıkarlarını görüşür. Yetkililer, sendikal çalışmalarda uzmandır; fabrika işleriyle tamamen meşgul olan üyeler ise bu konuları kendileri değerlendiremez veya yönlendiremezler.

Sendika kadar devasa bir şirket, tek tek işçilerin basitçe bir araya gelmesinden ibaret değildir; kendi politikası, kendi karakteri, kendi zihniyeti, kendi gelenekleri ve kendi işlevleri olan, canlı bir organizma gibi örgütlü bir yapıya dönüşür. İşçi sınıfının çıkarlarından ayrı, kendine özgü çıkarları olan bir yapıdır. Yaşamak ve varlığı için mücadele etmek gibi bir iradesi vardır. Eğer işçiler için sendikalara artık ihtiyaç kalmazsa, sendikalar öylece ortadan kaybolmazlar. Fonları, üyeleri ve yöneticileri: bunların hepsi bir anda ortadan kaybolmayacak, ancak örgütün unsurları olarak varlıklarını sürdürecek gerçekliklerdir.

Sendika yetkilileri, emek liderleri, sendikanın özel çıkarlarının taşıyıcılarıdır. Aslen atölye işçileri olan bu kişiler, örgütün başında uzun süre görev yaparak yeni bir toplumsal karakter kazanırlar. Herhangi bir toplumsal grup, özel bir grup oluşturacak kadar büyüdüğünde, işinin niteliği onun toplumsal karakterini, düşünme ve davranış biçimini şekillendirir ve belirler. Yöneticilerin işlevi, işçilerin işlevinden tamamıyla farklıdır. Fabrikalarda çalışmazlar, kapitalistler tarafından sömürülmezler, varlıkları sürekli işsizlik tehdidi altında değildir. Ofislerde, oldukça güvenli pozisyonlarda otururlar. Şirket işlerini yönetmek, işçi toplantılarında konuşmak ve işverenlerle görüşmek zorundadırlar. Elbette işçileri temsil etmek, kapitalistlere karşı onların çıkarlarını ve isteklerini savunmak zorundadırlar. Ancak bu, bir örgütün sekreteri olarak atanan ve üyelerini savunarak elinden gelen tüm gücüyle onların çıkarlarını koruyan bir avukatın konumundan çok da farklı değildir.

Fakat bir fark vardır. İşçi liderlerinin çoğu işçi sınıfından geldiği için, ücretli köleliğin ve sömürünün ne anlama geldiğini bizzat yaşamışlardır. Kendilerini işçi sınıfının bir parçası olarak hissederler ve proleter ruh, içlerinde genellikle güçlü bir gelenek olarak varlığını sürdürür. Ama hayatlarının yeni gerçekliği, bu geleneği sürekli olarak zayıflatma eğilimindedir. Ekonomik olarak artık proleter değildirler. Kapitalistlerle konferanslarda otururlar, ücretler ve çalışma saatleri üzerinde pazarlık yaparlar, çıkarları birbirine karşı koyarlar, tıpkı kapitalist şirketlerin karşıt çıkarlarının birbirine karşı tartıldığı gibi. İşçinin konumunu olduğu kadar kapitalistin konumunu da anlamayı öğrenirler; “endüstrinin ihtiyaçlarına” karşı duyarlıdırlar; arabuluculuk yapmaya çalışırlar. Elbette kişisel istisnalar vardır, ancak kural olarak, kapitalist çıkarları kendi çıkarlarıyla karşılaştırıp tartmayan, yalnızca kendi çıkarları için mücadele eden işçilerin sahip olduğu o temel sınıf duygusuna sahip olamazlar. Böylece işçilerle çatışmaya girerler.

Gelişmiş kapitalizmde işçi liderlerinin sayısı, kendine özgü bir sınıf karakteri ve çıkarları olan özel bir grup ya da sınıf oluşturacak kadar fazladır. Sendikaların temsilcileri ve liderleri olarak, sendikaların karakterini ve çıkarlarını vücut bulurlar. Sendikalar kapitalizmin vazgeçilmez unsurlarıdır; bu nedenle liderler de kapitalist toplumda yararlı vatandaşlar olarak kendilerini gerekli hissederler. Sendikaların kapitalist işlevi, sınıf çatışmalarını denetlemek ve endüstriyel barışı sağlamaktır. Bu nedenle işçi liderleri, endüstriyel barış için çalışmayı ve çatışmalarda arabuluculuk yapmayı vatandaşlık görevleri olarak görürler. Sendikanın sınanması tamamen kapitalizm içinde gerçekleşir; bu yüzden işçi liderleri bunun ötesine bakmazlar. Kendini koruma içgüdüsü, sendikaların yaşama ve varlık mücadelesi verme iradesi, işçi liderlerinin sendikaların varlığı için mücadele etme iradesinde vücut bulur. Kendi varlıkları, sendikaların varlığıyla ayrılmaz bir şekilde bağlantılıdır. Bu, sendikalar için mücadele ederken sadece kişisel işlerini düşündükleri gibi dar bir anlamda anlaşılmamalıdır. Bu, yaşamın temel ihtiyaçlarının ve toplumsal işlevlerin görüşleri belirlediği anlamına gelir. Tüm yaşamları sendikalara yoğunlaşmıştır, sadece burada bir görevleri vardır. Dolayısıyla toplumun en gerekli organı, güvenlik ve gücün tek kaynağı onlar için sendikalardır; bu nedenle, kapitalist toplumun gerçekleri bu konumu zayıflatsa bile, sendikalar her türlü yolla korunmalı ve savunulmalıdır. Bu durum, kapitalizmin genişlemesi sürecinde sınıf çatışmalarının keskinleşmesiyle ortaya çıkar.

Sermayenin güçlü holdinglerde yoğunlaşması ve bunların büyük finans dünyasıyla olan bağlantıları, kapitalist işverenlerin konumunu işçilerininkinden çok daha güçlü hale getirmektedir. Güçlü sanayi devleri, geniş işçi kitleleri üzerinde padişahlar gibi hüküm sürer; işçileri mutlak bir boyun eğme altında tutar ve “kendi” insanlarının sendikalara girmesine izin vermezler. Zaman zaman ağır bir şekilde sömürülen ücretli köleler, büyük bir grevle ayaklanmaya kalkışır. Daha iyi şartlar, daha kısa çalışma saatleri, daha insani koşullar ve örgütlenme hakkı elde etmeyi umarlar. Sendika örgütçüleri onlara yardıma gelir. Ancak sonra kapitalist efendiler sosyal ve siyasi güçlerini kullanırlar. Grevciler evlerinden kovulur; milisler veya kiralık haydutlar tarafından vurulurlar; sözcüleri hızla hapse atılır; yardım eylemleri mahkeme kararlarıyla yasaklanır. Kapitalist basın, davalarını kargaşa, cinayet ve devrim olarak kınar; kamuoyu onlara karşı kışkırtılır. Sonra, aylarca direndikten ve kahramanca acı çektikten sonra, sefalet ve hayal kırıklığıyla bitkin düşen, demir gibi sağlam kapitalist yapıya bir çizik bile atamayan grevciler, boyun eğmek ve taleplerini daha uygun zamanlara ertelemek zorunda kalırlar.

Sendikaların güçlü örgütler olarak varlık gösterdiği meslek kollarında bile, bu aynı sermaye yoğunlaşması sendikaların konumunu zayıflatmaktadır. Grev desteği için biriktirdikleri büyük fonlar, rakiplerinin parasal gücüyle karşılaştırıldığında hiçbir anlam ifade etmemektedir. Birkaç işveren lokavtı, bu fonları tamamen tüketebilir. Kapitalist işveren, ücretleri keserek ve çalışma saatlerini uzatarak işçiye ne kadar baskı uygularsa uygulasa, sendika bir mücadele yürütemez. Sözleşmelerin yenilenmesi gerektiğinde, sendika kendini zayıf taraf olarak hisseder. Kapitalistlerin sunduğu kötü şartları kabul etmek zorundadır; pazarlık becerisi hiçbir işe yaramaz. Ancak şimdi taban üyeleriyle ilgili sorunlar başlar. İşçiler mücadele etmek ister; savaşmadan boyun eğmezler; ve savaşarak kaybedecekleri pek bir şey yoktur. Liderlerin ise kaybedecekleri çok şey vardır — sendikanın mali gücü, belki de kendisi. Umutsuz gördükleri mücadeleyi önlemeye çalışırlar. İşçileri, anlaşmaya varmanın daha iyi olduğuna ikna etmek durumundadırlar. Dolayısıyla, nihai analizde, kapitalistlerin şartlarını işçilere dayatmak için işverenlerin sözcüsü olarak hareket etmek zorundadırlar. İşçiler, sendikaların kararına karşı çıkarak savaşmakta ısrar ettiklerinde durum daha da kötüleşir. O zaman sendikanın gücü, işçileri boyun eğdirmek için bir silah olarak kullanılmak zorundadır.

Böylece sendika lideri, endüstriyel barışı sağlama gibi kapitalist görevinin kölesi haline gelmiştir — artık işçilerin zararına olsa da, oysa amacına en iyi şekilde hizmet etmek istemişti. Kapitalizmin ötesine bakamaz ve kapitalist bir bakış açısıyla kapitalizmin ufku içinde, savaşmanın hiçbir yararı olmadığını düşünürken haklıdır. Onu eleştirmek, sendikacılığın burada gücünün sınırına geldiği anlamına gelebilir.

Öyleyse başka bir çıkış yolu var mı? İşçiler savaşarak bir şey kazanabilirler mi? Muhtemelen mücadelenin önündeki acil sorunu kaybedeceklerdir; ama başka bir şey kazanacaklardır. Savaşmadan boyun eğmeyerek, kapitalizme karşı isyan ruhunu uyandırırlar. Yeni bir meseleyi ilan ederler. Ancak burada tüm işçi sınıfı bu mücadeleye katılmalıdır. Tüm sınıfa, tüm işçi kardeşlerine, kapitalizmde kendileri için bir gelecek olmadığını ve yalnızca sendika olarak değil, birleşmiş bir sınıf olarak mücadele ederek kazanabileceklerini göstermelidirler. Bu, devrimci savaşın başlangıcı anlamına gelir. Ve işçi kardeşleri bu dersi anladığında, diğer mesleklerde eşzamanlı grevler patlak verdiğinde, ülke çapında bir isyan dalgası yayıldığında, o zaman kapitalistlerin kibirli kalplerinde, kendi mutlak güçlerine dair bazı şüpheler ve taviz verme istekliliği ortaya çıkabilir.

Sendika lideri bu bakış açısını kavrayamaz, çünkü sendikacılık kapitalizmin ötesine geçemez. O, bu tür bir mücadeleye karşı çıkar. Kapitalizme bu şekilde karşı çıkmak, aynı zamanda sendikalara karşı bir isyan anlamına gelir. İşçi lideri, işçilerin isyanına karşı duydukları ortak korku nedeniyle kapitalistin yanında yer alır.

Sendikalar daha iyi çalışma koşulları için kapitalist sınıfa karşı mücadele ettiklerinde, kapitalist sınıf onlardan nefret ediyordu, ancak onları tamamen yok edecek güce sahip değildi. Sendikalar mücadelelerinde işçi sınıfının tüm güçlerini harekete geçirmeye kalksalardı, kapitalist sınıf elindeki tüm imkânlarla onlara zulmedecekti. Eylemleri isyan olarak bastırılabilir, binaları milisler tarafından tahrip edilebilir, liderleri hapse atılıp para cezasına çarptırılabilir ve fonlarına el konulabilirdi. Öte yandan, üyelerinin mücadele etmesini engellerlerse, kapitalist sınıf onları korunması ve kollanması gereken değerli kurumlar, liderlerini ise hak eden vatandaşlar olarak görebilir. Böylece sendikalar kendilerini şeytan ile derin mavi deniz arasında bulurlar; bir yanda, barışçıl vatandaşlar olmak isteyen insanlar için katlanılması zor bir şey olan zulüm; diğer yanda ise sendikaları zayıflatabilecek üyelerin isyanı. Kapitalist sınıf, eğer akıllıysa, işçi liderlerinin üyeler üzerindeki etkisini sürdürmek için biraz sahte kavgaya izin verilmesi gerektiğini kabul edecektir.

Burada ortaya çıkan çatışmalar kimsenin suçu değildir; bunlar kapitalist gelişimin kaçınılmaz bir sonucudur. Kapitalizm var olmakla birlikte, aynı zamanda çöküş yolundadır. Kapitalizm, hem canlı bir varlık olarak hem de geçici bir olgu olarak mücadele edilmelidir. İşçiler, ücretler ve çalışma koşulları için sürekli bir mücadele yürütmek, aynı zamanda zihinlerinde az ya da çok net ve bilinçli komünist fikirler uyanmak zorundadır. Sendikalara hala ihtiyaç olduğunu hissederek onlara sarılırlar ve ara sıra onları daha iyi mücadele eden kurumlara dönüştürmeye çalışırlar. Ancak saf haliyle kapitalist bir ruh olan sendikacılık ruhu, işçilerin içinde yoktur. Kapitalizmde ve sınıf mücadelesinde bu iki eğilim arasındaki ayrılık, şimdi esas olarak liderlerinde somutlaşan sendikal ruh ile üyelerin giderek artan devrimci duyguları arasındaki bir uçurum olarak ortaya çıkmaktadır. Bu uçurum, çeşitli önemli sosyal ve siyasi konularda aldıkları zıt tutumlarda belirginleşmektedir.

Sendikacılık kapitalizmle iç içe geçmiştir; iyi ücretler elde etme şansı en çok kapitalizmin gelişip serpildiği dönemlerde ortaya çıkar. Dolayısıyla, ekonomik bunalım dönemlerinde sendikacılık, refahın yeniden tesis edilmesini ummalı ve bunu desteklemeye çalışmalıdır. İşçi sınıfı için ise kapitalizmin refahı hiç de önemli değildir. Kapitalizm kriz veya bunalımla zayıfladığında, işçiler ona saldırmak, devrim güçlerini güçlendirmek ve özgürlüğe doğru ilk adımları atmak için en iyi fırsatı yakalarlar.

Kapitalizm, büyük kârlar elde etmek amacıyla yabancı kıtalara egemenliğini genişleterek bu kıtaların doğal kaynaklarını ele geçirir. Kolonileri fetheder, ilkel halkları boyun eğdirir ve çoğu zaman korkunç zulümlerle onları sömürür. İşçi sınıfı sömürgeci sömürüyü kınar ve buna karşı çıkar, ancak sendikacılık, kapitalist refahın bir yolu olarak genellikle sömürgeci politikaları destekler.

Modern çağda sermayenin devasa artışları ile birlikte, koloniler ve yabancı ülkeler büyük miktarlarda sermayenin yatırılacağı yerler olarak kullanılmaktadır. Bunlar, büyük endüstrinin pazarları ve hammadde üreticileri olarak değerli varlıklar haline gelmektedir. Büyük kapitalist devletler arasında kolonileri ele geçirme yarışı, dünyanın paylaşımı konusunda şiddetli bir çıkar çatışması ortaya çıkmaktadır. Bu emperyalizm politikasında, orta sınıflar ulusal büyüklüğün ortak coşkusuyla sürüklenmektedir. Sendikalar ise, kendi ulusal kapitalizmlerinin refahının emperyalist mücadeledeki başarısına bağlı olduğunu düşündükleri için egemen sınıfın yanında yer almaktadır. İşçi sınıfı için emperyalizm, sömürücülerin gücünün ve vahşetinin artması anlamına gelmektedir.

Ulusal kapitalizmler arasındaki bu çıkar çatışmaları savaşlara dönüşür. Dünya savaşı, emperyalizm politikasının doruk noktasıdır. İşçiler için savaş, yalnızca uluslararası kardeşlik duygularının yok edilmesi değil, aynı zamanda kapitalist kâr uğruna sınıflarının en şiddetli şekilde sömürülmesi anlamına da gelir. Toplumun en kalabalık ve en ezilen sınıfı olan işçi sınıfı, savaşın tüm dehşetini üstlenmek zorundadır. İşçiler sadece emek güçlerini değil, sağlıklarını ve hayatlarını da feda etmek zorundadır.

Ancak sendikalar, savaş sırasında kapitalistin safında yer almak zorundadır. Sendikanın çıkarları ulusal kapitalizmle iç içe geçmiştir ve sendika, bu kapitalizmin zaferini tüm yüreğiyle dilemek zorundadır. Bu nedenle sendika, güçlü ulusal duyguların ve ulusal nefretin alevlenmesine katkıda bulunur. Kapitalist sınıfa, işçileri savaşa sürüklemede ve her türlü muhalefeti ezip geçirmede yardımcı olur.

Sendikacılık komünizmden tiksinir. Komünizm, sendikacılığın varlık temelini ortadan kaldırır. Komünizmde, kapitalist işverenlerin yokluğunda sendikalara ve işçi liderlerine yer yoktur. Güçlü bir sosyalist hareketin olduğu, işçilerin çoğunluğunun sosyalist olduğu ülkelerde, işçi liderlerinin de kökenleri ve içinde bulundukları ortam gereği sosyalist olmaları gerektiği doğrudur. Ancak bu durumda onlar sağcı sosyalistlerdir; ve sosyalizmleri, açgözlü kapitalistlerin yerine dürüst işçi liderlerinin endüstriyel üretimi yöneteceği bir ortak refah fikriyle sınırlıdır.

Sendikacılık devrimden nefret eder. Devrim, kapitalistler ile işçiler arasındaki tüm olağan ilişkileri altüst eder. Devrimin şiddetli çatışmalarında, tüm o titiz ücret düzenlemeleri bir kenara atılır; devasa güçlerin mücadelesinde, pazarlık yapan işçi liderlerinin mütevazı becerileri değerini yitirir. Sendikacılık, tüm gücüyle devrim ve komünizm fikirlerine karşı çıkar.

Bu karşıtlık önemsiz değildir. Sendikacılık başlı başına bir güçtür. Gücün maddi unsuru olarak emrinde hatırı sayılır miktarda fon bulunmaktadır. Gücün manevi unsuru olarak da, yayınladığı dergiler aracılığıyla desteklenen ve yaygınlaştırılan ruhani etkiye sahiptir. Sendikaların özel çıkarlarının işçi sınıfının devrimci çıkarlarıyla çatıştığı her durumda, bu gücü kullanan liderlerin elinde bir güçtür. Sendikacılık, işçiler tarafından kurulmuş ve işçilerden oluşmasına rağmen, tıpkı devletin halkın üzerinde bir güç olması gibi, işçilerin üzerinde ve ötesinde bir güce dönüşmüştür.

Kapitalizmin farklı gelişim biçimleri nedeniyle, sendikacılığın biçimleri ülkeden ülkeye değişiklik gösterir. Hatta her ülkede de her zaman aynı kalmazlar. Sendikacılık yavaş yavaş yok olmaya başladığı izlenimi verdiğinde, işçilerin mücadele ruhu bazen onları dönüştürebilir ya da yeni sendikacılık biçimleri oluşturabilir. Böylece İngiltere’de, 1880-90 yıllarında, yoksul liman işçileri ve diğer düşük ücretli, vasıfsız işçilerden oluşan kitlelerden “yeni sendikacılık” yükseldi ve eski zanaat sendikalarına yeni bir ruh getirdi. Yeni endüstriler kurarak ve vasıflı işgücünü makine gücüyle değiştirerek, en kötü koşullarda yaşayan büyük vasıfsız işçi kitleleri biriktirmesi, kapitalist gelişmenin bir sonucudur. Sonunda bir isyan dalgasına, büyük grevlere zorlanan bu işçiler, birlik ve sınıf bilincine giden yolu bulurlar. Sendikacılığı, daha gelişmiş bir kapitalizme uyarlanmış yeni bir biçime şekillendirirler. Elbette, daha sonra kapitalizm daha da güçlü biçimlere ulaştığında, yeni sendikacılık tüm sendikacılığın kaderinden kaçamaz ve o zaman da aynı iç çelişkileri üretir.

En dikkat çekici örneği Amerika’da, “Dünya Endüstri İşçileri” (I.W.W.) örgütünde ortaya çıktı. I.W.W., kapitalist yayılmanın iki biçiminden doğdu. Batı’nın uçsuz bucaksız ormanlarında ve ovalarında, kapitalizm, Vahşi Batı’nın şiddetli ve acımasız sömürü yöntemleriyle doğal zenginlikleri talan etti; işçi-maceracılar ise buna aynı derecede vahşi ve kıskanç bir savunma ile karşılık verdiler. Doğu eyaletlerinde ise, düşük yaşam standartlarına sahip ülkelerden gelen ve şimdi de sömürücü atölyelerde veya diğer sefil çalışma koşullarında çalıştırılan milyonlarca yoksul göçmenin sömürülmesi üzerine yeni endüstriler kuruldu.

Eski sendikacılık anlayışının, yani A.F. L.’nin, tek bir sanayi fabrikasının işçilerini bir dizi ayrı sendikaya bölen dar zanaatçı ruhuna karşı, I.W.W. şu ilkeyi ortaya koydu: Bir fabrikanın tüm işçileri, tek bir patron karşısında yoldaşlar olarak, işverene karşı güçlü bir birlik oluşturmak üzere tek bir sendika kurmalıdır. Çoğu zaman kıskanç ve didişen çok sayıda sendikaya karşı, I.W.W. şu sloganı ortaya attı: tüm işçiler için tek bir büyük sendika. Bir grubun mücadelesi, herkesin davasıdır. Dayanışma, tüm sınıfa yayılır. Yüksek ücretli eski Amerikan vasıflı işçilerin örgütlenmemiş göçmenlere karşı kibirli küçümsemesinin aksine, I.W.W.’nin mücadeleye sürüklediği, en düşük ücretli proleterlerdi. Yüksek aidatları ödeyecek ve sıradan sendikalar kuramayacak kadar yoksullardı. Ancak büyük grevlerle ayaklandıklarında, onlara nasıl mücadele edileceğini öğreten, ülke çapında yardım fonları toplayan ve gazetelerinde ve mahkemelerde davalarını savunan I.W.W. oldu. Bir dizi görkemli büyük mücadeleyle, bu kitlelerin kalplerine örgütlenme ve kendine güven ruhunu aşıladı. Eski sendikaların büyük fonlarına duyulan güvene aykırı olarak, Endüstriyel İşçiler, yanan bir coşkuyla desteklenen canlı dayanışmaya ve dayanma gücüne güveniyorlardı. Eski sendikaların ağır taş binalarının yerine, esnek bir yapı ilkesini temsil ediyorlardı; üyelik sayıları dalgalanıyordu, barış zamanında azalıyor, mücadelenin kendisinde ise şişiyor ve büyüyordu. Sendikacılığın muhafazakar kapitalist ruhunun aksine, Endüstriyel İşçiler anti-kapitalistti ve Devrim’i savunuyorlardı. Bu nedenle tüm kapitalist dünya tarafından yoğun bir nefretle zulüm gördüler. Sahte suçlamalarla hapse atıldılar ve işkenceye maruz kaldılar; hatta onlar için yeni bir suç bile uyduruldu: “kriminal sendikalizm”.

Kapitalist sınıfa karşı savaşmanın bir yöntemi olarak endüstriyel sendikacılık tek başına, kapitalist toplumu yıkmak ve dünyayı işçi sınıfı için fethetmek için yeterli değildir. Bu hareket, kapitalistlerle ekonomik üretim alanında işverenler olarak mücadele eder, ancak onların siyasi kalesi olan devlet iktidarını yıkacak imkânlara sahip değildir. Yine de, I.W.W. bugüne kadar Amerika’daki en devrimci örgüt olmuştur. Diğerlerinden daha fazla, işçi sınıfında sınıf bilinci ve farkındalığı, dayanışma ve birliği uyandırmaya, gözlerini komünizme çevirmeye ve savaş gücünü hazırlamaya katkıda bulunmuştur.

Tüm bu mücadelelerden çıkarılacak ders şudur: Sendikacılık, büyük kapitalizme karşı kazanamaz. Ve zaman zaman kazansa bile, bu zaferler yalnızca geçici bir rahatlama sağlar. Ancak yine de bu mücadeleler gereklidir ve verilmelidir. Acı sona kadar mı? Hayır, tatlı sona kadar.

Nedeni ortada. Yalnız başına kalan bir işçi grubu, tek başına kalan bir kapitalist işverene karşı mücadele edebilir. Ancak, tüm kapitalist sınıfın desteğini alan bir işverene karşı tek başına kalan bir işçi grubu çaresizdir. İşte burada da durum budur: Devlet iktidarı, kapitalizmin para iktidarı, kapitalist basının kışkırttığı orta sınıfın kamuoyu, hepsi de savaşan işçi grubuna saldırmaktadır.

Peki işçi sınıfı grevcileri destekliyor mu? Diğer milyonlarca işçi bu mücadeleyi kendi davaları olarak görmüyor. Elbette onlara sempati duyuyorlar ve sık sık grevciler için para topluyorlar; bu da, bir yargıcın ihtiyati tedbir kararıyla dağıtımı yasaklanmadığı sürece, bir miktar rahatlama sağlayabilir. Ancak bu kaygısız sempati, asıl savaşı grevci gruba tek başına yükler. Milyonlarca insan uzaklaşmış, pasif durumda. Dolayısıyla, işçi sınıfı bölünmemiş bir bütün olarak mücadele etmediği için, bu savaş kazanılamaz (kapitalistlerin ticari nedenlerle taviz vermeyi tercih ettikleri bazı özel durumlar hariç).

Elbette, işçi kitlesi böyle bir mücadeleyi kendilerini doğrudan ilgilendiren bir mesele olarak gördüğünde; kendi geleceklerinin tehlikede olduğunu fark ettiğinde durum farklı olacaktır. Eğer işçiler kendileri kavgaya atılır ve grevi diğer fabrikalara, giderek daha fazla sanayi koluna yayarlarsa, o zaman devlet iktidarı, kapitalist iktidar, bölünmek zorunda kalır ve tek başına bir işçi grubuna karşı tamamen kullanılamaz. İşçi sınıfının kolektif gücüyle yüzleşmek zorunda kalır.

Grevin daha da geniş bir alana yayılması ve nihayetinde genel greve dönüşmesi, yenilgiyi önlemenin bir yolu olarak sıklıkla önerilmiştir. Ama elbette bu, tesadüfen rastlanan ve zaferi garantileyen gerçek anlamda uygun bir model olarak görülmemelidir. Öyle olsaydı, sendikalar bunu düzenli bir taktik olarak defalarca kullanmış olurlardı. Bu, sendika liderleri tarafından basit bir taktiksel önlem olarak keyfi bir şekilde ilan edilemez. Bu, kitlelerin en derin duygularından, kendiliğinden ortaya çıkan bir inisiyatifin ifadesi olarak doğmalıdır ve bu, mücadelenin konusu tek bir grubun basit bir ücret mücadelesinden daha büyük olduğunda veya büyümeye başladığında ortaya çıkar. Sadece o zaman işçiler tüm güçlerini, coşkularını, dayanışmalarını ve dayanma güçlerini bu davaya koyarlar.

Ve tüm bu güçlere de ihtiyaçları olacak. Çünkü kapitalizm de sahneye eskisinden daha kuvvetli güçler çıkaracaktır. Proleter gücün beklenmedik bir şekilde ortaya çıkmasıyla yenilgiye uğramış ve hazırlıksız yakalanmış, dolayısıyla tavizler vermiş olabilir. Ancak daha sonra, iktidarının en derin köklerinden yeni güçler toplayarak konumunu geri kazanmaya çalışacaktır. Bu nedenle işçilerin zaferi ne kalıcı ne de kesindir. Zaferin yolunda net ve açık bir yol yoktur; yolun kendisi, muazzam çabalar pahasına kapitalist ormanın içinden açılmalı ve inşa edilmelidir.

Ama yine de bu, büyük bir ilerleme anlamına gelecektir. Kitleler arasında bir dayanışma dalgası yayılmıştır, sınıf birliğinin muazzam gücünü hissetmişlerdir, özgüvenleri artmıştır, dar görüşlü grup bencilliğinden kurtulmuşlardır. Kendi eylemleri sayesinde yeni bir bilgelik kazanmışlardır: Kapitalizmin ne anlama geldiğini ve kapitalist sınıfa karşı bir sınıf olarak nasıl durmaları gerektiğini. Özgürlüğe giden yollarının bir kesitini görmüşlerdir.

Bu şekilde, sendikal mücadelenin dar alanı, sınıf mücadelesinin geniş alanına yayılır. Fakat şimdi işçilerin kendileri değişmelidir. Dünyaya daha geniş bir bakış açısıyla bakmaları gerekir. Mesleklerinden, fabrika duvarları içindeki işlerinden yola çıkarak, zihinleri toplumun bütününü kapsayacak şekilde genişlemelidir. Ruhları, çevrelerindeki önemsiz şeylerin üstüne çıkmalıdır. Devletle hesaplaşmaları gerekir; siyasetin alanına girerler. Devrimin sorunları ele alınmalıdır.

Kaynak

Heimatlos Kültü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin