Siz René Schérer’i yalnızca kitapları üzerinden değil, kişisel olarak da tanıdınız. Onu hatırladığınızda aklınıza önce nasıl bir insan, nasıl bir ses, nasıl bir tavır geliyor? İlk karşılaşmanızı ve zaman içinde Schérer’e dair izleniminizin nasıl değiştiğini anlatabilir misiniz? Onu derslerinde, konuşmalarında ya da dostluklarında kitaplarından farklı kılan neydi?
Ali Akay: Evet, 1922 doğumlu olan René Schérer’i Paris VIII Üniversitesi’nde öğrenci olduğum sıralarda, 1970’lerin ikinci yarısında tanıdım. Derslerine bir müddet gittim. O sıralarda asıl konusunun Deleuze üzerine çalışmak olmadığını hatırlıyorum. Ama 1972 yılında “Homoseksüel Arzu” kitabının önsözünü yazdığında Anti-Oedipe kitabının okuması yerindeydi. Daha sonra, sanki aklımda kaldığı kadarıyla Deleuze’ün ölümünden sonra onun düşüncesi üzerine Chimères dergisinde yazı ve daha sonra da Kimé Yayınevi tarafından yayımlanan Deleuze kitabını yayınlamıştı. Ve konferanslarını da Deleuze üzerine yapmıştı. Biraz Jacques Rancière’i anımsıyorum ve biraz da ikisini bu anlamda benzetiyorum. Rancière de Amerika’ya, Deleuze üzerine konferanslara çağırılmakla başladı ve daha sonra kendi “sinema konferanslarını” ve sinema ve estetik kitaplarını yayınladı. René Schérer’in ilk çalışmaları Husserl üzerine olmuştu. Ve zaten onun daha gençlik dönemlerinde, 1960’larda, Husserl çalışmaları ön planda ele alınmaktaydı. Derrida’nın da Lyotard’ın da Husserl üzerine olan kitapları dönemi göstermekte. Tam da bu açıdan bakıldığında, Deleuze tersini ortaya koymaktaydı. Fenomenolojiye değil daha çok İngiliz ampirizmine ilgi duymaktaydı. Diğerleri Husserl üzerine çalışmaktayken Deleuze David Hume üzerine eğilmekteydi. Son dönemine kadar da İngiliz-Amerikan edebiyatı ve düşüncesini daha değerli bulduğunu ileri sürmüştü. Bu anlamda Schérer de daha çok dönemin etkisinin içinden geçerek çalışmaktaydı. Bu şekilde ben daha çok Deleuze ile ilgilenmekte olduğumdan dolayı da Schérer’in derslerine gitmeyi bırakmıştım. Yıllar sonra Akbank Sanat’ta 10 yıl boyunca “Gilles Deleuze için” adlı sergiyi yaptığım zamandan başlayıp, daha sonra da bu sergi sırasında başlattığım altı kişi ile başlayıp aynı şekilde devam eden konferans dizisini yaptığım sırada Schérer’i de diğer Deleuze üzerine çalışanlar gibi davet etmiştim. Kendisi ilk defa İstanbul’a geldiğinden ve de yaşı da epey ilerlediğinden dolayı bir mihmandar istemişti. MSGSÜ ‘den öğrencilerimden birisi onunla ilgilendi. Schérer İngilizce de bilmediği ve sokaklarda da artık Fransızca konuşanların seyrekleştiği için bu mihmandarı şart koşmuştu; çünkü yapacağı konuşma dışında İstanbul’u da tanımak ve gezmek istemekteydi. Onu en son Paris’te David Lapoujade’ın evinde akşam yemeğinde görmüştüm. Değerli birisiydi ve dönemin en özgün üniversitesinde, Paris VIII’de derslerini vermiş ve militanlığını sürdürmüştü. Gündelik hayatta biraz daha sessiz ve kuvvetli bir 1950’lerin Fransızcasıyla konuşmaktaydı. Kitaplarıyla onu okumak ve anmak bence bugün yapılabilecek şeydir. Çok değerli bir düşünür ve yaratıcı birisiydi diye söyleyebilirim.
René Schérer çoğu zaman birbirinden kopuk etiketlerle anılıyor fakat bu adlandırmaların hiçbiri onun düşüncesinin bütün hareketini tek başına karşılamıyor. Sizce Schérer’in felsefi projesini tek bir temaya ya da tek bir döneme indirgemeden nasıl tanımlamak gerekir? Özellikle Fransa’nın 1968-sonrası atmosferi; Vincennes, anti-pedagoji, FHAR, cinsel özgürleşme, kurumsal eleştiri onun kavramlarını, yazı tarzını ve düşünme biçimini nasıl şekillendirir?
Ali Akay: Schérer’in düşüncesi için belki de söylenecek en dikkat çekici olan eğitim konusu olacaktır diye düşünüyorum. Çocukların eğitiminde hiyerarşinin etkisinden çıkmak ve yetişkinlerle ortak alanda yaşamayı öğrenmeleri önemliydi, 1970’li yıllarda. Fakat bu eğitim modelinin yeteri kadar başarılı olup olmadığı bugün tartışma konusu olacaktır. O kadar başka bir toplumsal vaziyete ve zihniyete girdik ki, Schérer’in düşüncelerinin pratiği başka eskilerde kalan bir döneme ait olarak durmakta artık. Bir taraftan özgürleştirici diğer taraftan ise şiddete yönelecek bir bakış ve bu duruma eleştirel şekilde yaklaşmak Schérer’in kanımca kendi içindeki değişimini de beraberinde taşımakta. Vincennes Üniversitesi’nin ormandaki kampüsü ile 1980 sonrası yerleştiği Saint-Denis banliyö sınırı çok büyük farklar içermekte. Bir kere 1968 sonrası Hippi ve tam ve mutlak özgürlük döneminden Neo-liberal bir Sosyalizm dönemine geçildi. Derse gelen ormanda çalışan hayat kadınları orman sonrası betonlaşan yerlerde derslere girmeyi bıraktılar. Ayrıca bu sırada neo-liberal ve küreselleşme yoluna giren kapitalizmin karşı-saldırısının yıllarındayız. Félix Guattari bu dönem için “Kış Yılları” adını vermişti. Uyuyan bir özgürlükçü düşünce gittikçe başka formları taşınmaya başlamıştı. Daha evvel Konu-m-lar (ilk baskısı Bağlam yayınları 1991 ve ikincisi Belge Yayınları 2016) adlı kitabımda da bahsetmiş olduğum gibi Gay hareketi özgürlükçü soldan geçerek yerleşmeye başladığında toplumsal alana, sağcılaşan bir kısım görünür olmaya başlamıştı. Reaksiyoner Amerikan düşüncesinin başlangıç yıllarındayız. “Muhafazakâr devrim” yıllarındayız. Kimlikçilik öne çıkmaya başlamış vaziyette. Halbuki önceki özgürlükçü dönemde ilişkiler kimliklerle değil, yatay-geçişli bir şekilde işlemekteydi. O sırada bugün hala geçerli gibi duran kimlikçi siyaset daha baskın durmaya başladı. Beden ve spor ile daha Maçist bir vücut politikası ve liberal ekonominin bireysel özgürlüğü bu dönemde değişime uğramaktaydı. René Schérer’in önsözünü yazdığı Guy Hocquenghem’in “Homoseksüel Arzu” kitabı tam da Deleuze ve Guattari’nin “Anti-Oedipe”(1972) kitabının arzu politikasının ve “arzulanan makinalar” kavramının devamında yer almakta. 1972 yılı o bakımdan, kanımca, Fransa’da “arzu politikalarının” görünür olmaya başladığı bir sene olarak tarihte yerini almaktadır. Deleuze ve Guattari daha olgun yaşlardayken Guy Hocquenghem daha 25 yaşındaydı kitap yayımlandığında. New York’taki Stonewall ayaklanmalarının baş gösterdiği bir zamanda yazılmıştı. Gay ve Lezbiyen hareketinin toplumsal alanı değiştirme ve dönüştürme yıllarındaydı ve kitap çok dikkat çekti. Türkçeye de çok daha sonra çevrildi. Bir anlamda “queer teori” açısından başlangıç kitabı olarak anılabilir. 1988’de AIDS nedeniyle bu düşünür hayata gözlerini yummuştu. Hayata ve entelektüelliğe dair arkadaşı René Schérer ise arta kalmıştı. Bugünkü “anti-homoseksüel paranoya” o günkü analizi hala içermekte. Bu açıdan burada bu anlamda Michel Foucault, arkadaşı sosyolog Daniel Defert’i ve Gilles Deleuze ve Jean-François Lyotard’ı da anmak isterim. Bu hocalar Paris VIII Üniversitesi içinde yer aldılar. Bu bakımdan çok şanslı olduğumu düşünüyorum; bu üniversitenin içinde 15 yıl boyunca öğrenciliğim sırasında (Sosyoloji, Siyasal Bilimler ve Felsefe bölümlerinde lisans, yüksek lisans ve doktora yıllarımda) bütün bu hocaları tanıdığım için. Hepsini sevgi ve saygıyla anıyorum; çünkü hepsine çok şey borçluyum.
Schérer’in Husserl ve iletişim üzerine erken çalışmaları çoğu zaman Fourier-öncesi ayrı bir evre gibi ele alınır. Fakat daha sonraki metinlerinde de benzer bir problemin sürdüğü söylenebilir: özne kendi kapalılığından nasıl çıkar, başkasıyla nasıl ilişkiye girer, yabancı ya da çocuk hangi koşullarda kabul edilir? Bu hat, bir yandan misafirperverlik/hospitalité düşüncesine, diğer yandan da Rousseau ve Émile perverti üzerinden çocukluk ve pedagoji eleştirisine açılıyor gibi görünüyor. Sizce Schérer’in erken dönem Husserl çalışmaları ile daha sonraki Fourier, misafirperverlik ve çocukluk düşüncesi arasında nasıl bir ilişki kurulabilir? Burada bir süreklilikten, kopuştan ya da yer değiştirmeden nasıl söz etmek gerekir? Özellikle Rousseau okumasında çocuk artık yalnızca eğitilecek ya da korunacak bir varlıktan ziyade aile, okul, ahlak, masumiyet, kapatılma ve formasyon içinde kurulan sosyal bir kategori olarak beliriyor. Bu açıdan Émile perverti, Schérer’in hem çocukluk kavramını hem de pedagojinin modern toplumdaki daha geniş işlevini düşünmesi açısından nasıl bir yerde durur?
Ali Akay: Evet bu soru ilk soruya verdiğim cevabı tekrarlıyor biraz. O yüzden kısa bir cevap vermeyi düşünüyorum. Bakalım belki de uzayacaktır. İki dönem arasında geçiş olduğunu düşünebilirim. 1993 yılında yayınlanan “Misafirperver Zeus” kitabı Kant’ın ve dolayıyla da Jacques Derrida’nın “Mutlak Misafirperverlik” kavramıyla benzerlik taşımakta. Yabancıdan korkmayı ve ürkmeyi değil onu her türlü kabul etmeyi içeren bir görüşü saklamakta. Derrida “yabancının” ne olduğunu, nasıl algılandığını ve nasıl birlikte yaşamaya doğru dönüştüğünü ele alarak sorular sormaktaydı. Schérer ise bu misafirperverliğin eskiden beri var olduğunu bize hatırlatmakta. İlahi kabulden sosyal kabule giden bir yoldaki değişimi göstermekte. Homeros’un Odysseia’sında Ulysses’inde yabancı olarak İthaka’ya dönen kahraman Tanrıça Athena tarafından yaşlandırılır ve tanımaz hale konulur. Ulysses’in konuk olarak gittiği yerde inanç Zeus’un yabancıların misafir olarak yolladığıdır. O bir yabancıdır ve misafirperverlik alanına girmiştir. Kendi ülkesinde yabancı gibidir. Platon’u da zikreden Schérer yabancının kabulüne bir örnek daha verir. Toplumdaki zorunluluklardan en başatı misafirperverlik kavramıdır eski Yunan’da. Yabancı o bakımdan Schérer’e göre, tam tanımlandığı sırada elden avuçtan kaçandır. Hem tek gibidir hem de çok gibi durandır. Kabul edilmek için yabancı konuktur ve konuk etmek “kutsal bir görevdir”. İlahi bir zorunluluktur. Sınırsız misafirperverliktir. Diğer taraftan başka bir yöne dönersek, Fourier tek eşli evliliğin eleştirisini yaparken kadının hizmet eden rolünden çıkması gerektiğini vurgulamaktaydı. Ailenin bir sözleşme olmaktan çok karşılıklı bir misafirperverlik ilişkisinden geçebileceğini ortaya koymaktaydı. Schérer bu anlamda ikili bir misafirperverlik ilişkisi görmekte. Bir yandan aile kurumunun ve onu destekleyen kurumsal analizi ve öğretmenleri ele almakta ve 1970’lerin düşüncesi içinde bu tip ilişkilerde nasıl bir yöntem uygulanabileceğini sorgulamakta. Çocuğun “masumiyeti” üzerine kurulu olan Freud öncesi bir Hıristiyan düşüncenin eleştirisini yapmaktaydı. Rousseau’nun Emile üzerine olan kitabı üzerinden geliştirmiş olduğu yaklaşım çocukluk kavramının yapıbozumunu ortaya koymakta. Çocuk biyolojik ve doğal bir varlık değil, ama sosyal bir kategori olarak ele alınmalıdır. Ahlaki olarak kurumlar tarafından çevrilip ona bir “çocuk ahlakı” verilmektedir. Burada da Schérer “masum” kategorisinin analizi ve eleştirisini yapmıştır. Fransa’da hem aile hem de Cumhuriyetçi eğitim özgürleştirme adı altında olsa da, çocukları belli bir espasa kapalı olarak tuttuklarının saptamasını yapmaktadır. Foucault’nun “kapatılan toplum ve denetim” analizinin çocuk evreninde de geçerli olduğunu ileri sürer. Bu anlamda Husserl’in özneler-arası bakışı ile Fourier ve Schérer’i yaklaştırmak bana pek mümkün gelmemektedir. Dolayısıyla Fourier’yi takip ederek, Schérer de otoriter bir eğitim modelini savunmamaktadır. Çocukların ayrı bir espasta olması yerine onların yetişkinlerle aynı espasta yaşamalarını savunmuştur. Bir anlamda “yasaklamak yasaktır” sloganıyla 1968’i tekrar canlandırmak istemektedir. Böylece çocuklara otonom bir alan ile birlikte geçişlilik sağlanacağını düşünmektedir.
Schérer’in çocukluk düşüncesinde, özellikle Fourier okumaları üzerinden, aile ve okul merkezli eğitimin yalnızca pedagojik bir kurumdan öte, çocuğu belirli kodlar, roller ve toplumsal beklentiler içine yerleştiren daha geniş bir tertibat olarak düşünüldüğü görülüyor. Çocuk burada doğal ya da biyolojik bir varlık olmaktan çok toplum tarafından belirli bir yere yerleştirilen sosyal bir kategori haline geliyor. Sizce Schérer’in eğitim eleştirisinde aile ve okul nasıl bir işlev görür? Çocuğun aktif kuvveti, arzuları ve toplumsal hayata katılma kapasitesi ile onun disipline edilmesi, kodlanması ya da gelecekteki emek gücü olarak düşünülmesi arasında nasıl bir gerilim vardır? Ayrıca Schérer’in çocuk masumiyeti mitine yönelik eleştirisini nasıl anlamak gerekir? Çocukluğu ne saf masumiyet ne de basitçe özgürleştirilecek doğal bir alan olarak düşünmek, onun pedagoji ve toplum eleştirisini nasıl değiştirir?
Ali Akay: Fourier’nin metinlerini ele aldığı “Majör Çocukluğa Doğru” adlı kitapta eğitim konusuna eğilmekte. Medeni bir eğitim olarak ele alınan sistemin eleştirisini yapmaktadır. Aile ve okul merkezli eğitimin sakıncalı durumu kurulan bir tertibat olarak durmakta Schérer’e göre ve Fourier’yi takip ederek bunu öne sürmekte. Aile yersizyurdsuzlaşan çocuğun yeniden yerine yurduna sokulmasıdır. Kodlarla hayatlarının örgütlenmesidir. Çocuğun aktif kuvveti ile bir sosyal emek gücü olarak kullanımı arasındaki ilişki ise bir sınıf mücadelesi ürünü olarak durmaktadır. Bu çocukların, tersine, başka bir eğitim biçimi içinde topluma faydalı işler yapabilecekleri iddiasını taşır. Yetişkinlerle birlikte bu ütopyayı yaşayabilirler. Çocuğun arzuları onun eğitiminden daha kuvvetli bir konu olarak ortaya konulmaktadır. Bu açıdan elbette kurulan bir sosyal kategori olarak toplumlarda çocuklar yerlerini belirlemişlerdir. Kuşku ise medeni gibi duran çocukların bugün de takip ettiğimiz gibi suç çeteleri kurarak toplumsal şiddete verdikleri katkı da burada unutulmamalıdır. Çocuk çeteleri ve ceza mekanizması içindeki yaşamları “Düğmeler Savaşı” (1962 Yves Robert’in filmi) adlı filmin de bize göstermiş olduğu gibi, şiddeti de körükleyen işlevleri vardır ve bu masum çocuk mitolojisinde geri plana atılmaktadır. Kavgalarda çete savaşlarında bir grup çocuk diğerlerinin düğmelerini keserek, onları aşağılayıcı duruma sokmalarının hikayesi çocuk şiddetini ele almaktadır. Bu şekilde şiddet, çocuk masumiyetinin yerini almış olur. Bu da yetişkin olacakları döneme ait ipuçları vermektedir.
Schérer’in Fourier ile Deleuze ve Guattari arasında kurduğu ilişki, onun düşüncesinin en verimli ama aynı zamanda en karmaşık hatlarından biri gibi görünüyor. Fourier Schérer’de yalnızca tarihsel bir referans olarak değil; arzu, tutku, toplumsal bileşim, ütopya ve ilişki biçimleri üzerine düşünürken tekrar tekrar geri döndüğü bir kaynak olarak beliriyor. Sizce Schérer’in Fourier okuması, onun Deleuze ve Guattari’yle ilişkisini nasıl anlamamıza yardım eder? Bu üçlü arasında nasıl bir kavramsal dolaşım görüyorsunuz? Buradan ütopya meselesine de geçmek isterim. Schérer’de ütopya, özellikle Fourier üzerinden düşünüldüğünde, yalnızca geleceğe ait ideal bir toplum tasarımı gibi görünmüyor. Sizce Schérer için ütopya nasıl bir işleve sahiptir? Arzu, tutkular, kolektif yaşam, hospitalité ve toplumsal düzenekler üzerine düşünürken ütopya neyi mümkün kılar?
Ali Akay: Schérer’in ütopik düşüncesinde bedenin, arzunun ve espasların özgürleştirilmesi söz konusu edilmekte. Bir kere ödev fikrinden uzaklaşılmalı. Bunun yerine arzu kavramının sosyal alandaki yeri ele alınmalıdır; çünkü bilgi sadece kitabi değil, insanlarla karşılaşmalarla mümkün olmaktadır. R. Rossellini’nin “Avrupa 51” filmi bu karşılaşmaları ele almaktaydı. Burjuva bir kadının fakir varoşlardaki durumu görmesiyle dünyaya bakışı ve görüşü değişir ve sonunda tımarhanelik hale sokulur. Çocuk ve yetişkin arasındaki farklı kategorilerden çıkmanın önemini vurgular. Birlikte yaşamak düşüncesi bu anlamda sadece etnik, dini veya düşünsel beraberliği değil yaşlar arası beraberliği de öne çıkarır. Yetişkin bir eğitimci veya öğretici değil “bir yol arkadaşıdır”. Çocuk ve yetişkin aynı kamusal alanda yaşamalıdırlar. Okul kapalı duvarlar arasında değil açık alanlarda olmalıdır. Sabit yerleri belli değil ama akışkan bir toplum ancak bu ilişkilere müsaade edebilecektir. Eğitim bu şekilde demokratikleşir. Bu düşünce ise Deleuze ve Guattari ile ne kadar çakışabiliyor? Tam da bir cevap vermek zor sanki! Biraz daha değişik bakışları vardı ve zaten aynı çizgiden gelmemekteydiler. Deleuze için Fenomenoloji ne kadar uzaksa bir o kadar da Schérer için başlangıç noktası teşkil etmekteydi.
Schérer bugün nasıl okunmalı? Schérer’in 1970’lerdeki yazılarının etik güçlüğü düşünüldüğünde, onu bugün okumak özel bir yöntemsel dikkat gerektiriyor. Sizce Schérer’i bugün gerçekten titiz bir biçimde okumak neye benzer?
Ali Akay: En başta ifade ettiğim gibi Schérer’in 1970’li yıllardaki 68’e bağlı özgürleşme düşüncelerinin çok uzağında bir toplumsal alanda bir zihniyet ve ahlakla yaşamaya başladık. Muhafazakâr devrim 1980’lerde başlamıştı. 2000’li yıllara geldiğimizde ise artık muhafazakâr da değil “Yeni reaksiyoner düşüncenin” hakimiyetinde yaşamaya başladık. Her yerde Neo-Nazi düşüncesini görmekteyiz. Neo-faşizm ile birlikte teknoloji daha ileriye doğru taşınan ve bireysel özgürlüğü kısıtlayacak bir Devletin de bir fabrika gibi bile değil bir şirket gibi çalışması gerektiği öne sürülmekte. Burada çocuk emeği ise teknolojik ilerlemede başat rol oynamaya başlamakta. Bilgisayarlarla doğan çocukların oyunları yeni yaratı imkanlarına çok hızlı açılmakta. Ama uyumadan çalıştırılan çocuk kafası erken yaşlarda yaşlanmaya başlıyor ve emekli ediliyor. IBM bunun örneklerini 2000 li yılların daha başlarında yaşamaya başlamıştı. Schérer bu dönemi belki de öngörmedi; ama daha özgür ve daha eşit bir yaşam şartlarının ütopik beraberliğini düşünerek ileriye doğru açılan düşünceyi savundu. Schérer döneminin düşünürüydü, 1968 özgürlükçülüğünü öngördü ve kuramsallaştırdı. Bunun için de çocuk kategorisinin eleştirisini yaparak onların daha eşitlikçi bir hayat yaşamalarının uygun olduğunu düşündü ve savundu. Anarşist ve ütopist düşüncenin yanında yer aldı. Umut o bakımdan bir ilke olarak kendisi tarafından savunuldu, tıpkı Ernst Bloch’un “Umut İlkesi” gibi.

