XENOMECHANOLOGY – HYPERSPEKULATION

RATIO ESSENDI (Varoluş Nedeni)

Gezegen yanıyor. Buzullar eriyor, sular yükseliyor, atmosfer değişiyor. Sermaye, tam üç yüz yıldır aynı geri bildirim döngüsünü işletiyor. Ortadan kaybolması öngörülen sömürgeci matrisler, aynı kalıplarda aynı tür cesetler üretmeye devam ediyor. Faşizm geri döndü. Tarihsel bir anormallik olarak değil, yapısal bir ürün olarak. Bu sorunlara çözüm bulmayı vadeden tüm teoriler ya akademik bir söyleme yozlaştı ya da meydan okumayı önerdikleri yapıların bizzat bir parçası haline geldi. Yüce Sol tartışmaya devam ediyor. Sömürgeci matrisler birikim yapmayı sürdürüyor.

Bu metin, bu sorunları tartışan bir metin değildir. Bu metin, var olana dair bir metindir. Öylesine tutarlı ve sonuç doğurucu bir şekilde yanlış temsil edilmiş ve bu yanlış temsilin artık politik bir gerçeklik haline geldiği şeylerin altında yatan gerçeklik hakkındadır. Eğer temeli yanlış kurarsanız, üzerine inşa edilen her şey çökecektir. Eğer doğru kurarsanız, müdahalelerin tasarımı için yapı taşları ortaya çıkabilir.

Ancak bu, metnin bir ontoloji olduğu anlamına gelmez. Yüce felsefi kanon, bu terimin en basit telaffuzlarını bile polemik konusu haline getirmiştir. Biz o arenaya girmek niyetinde değiliz. Dolayısıyla, bu tartışmayı ertelemek adına burada ele aldığımız şey, allagmatik soykütük meselesidir. Varlığın incelenmesi yerine; süreçlerin, güçlerin ve içinde yaşadığımız hayalet rejimlerindeki kodlamaların ve bunların nasıl sürekli olarak bireyleştiğinin genetik hesabını vermeye çalışıyoruz. Tıpkı her türlü müdahalenin genetiğini vermek istediğimiz gibi. Elbette bu, ontolojiden kaçış anlamına gelmez. Yaptığı şey, onu bir ontolojinin —süreçsel, diferansiyel, olumlayıcı, içkin bir ontolojinin— içine yerleştirmektir.

Peki. Ne var?

Diferansiyel bir maddi mevcudiyet var. Spinozacı anlamda bir töz değil— özellikleri aracılığıyla kendini gösteren alttaki bir töz değil, kipleri aracılığıyla kendini kanıtlayan bir zemin değil. Bundan çok daha zor tanımlanabilen bir şey. İfade işlemini gerçekleştiren öncelikli bir şey olmaksızın ifadenin ta kendisi. Fark, hareket ettikçe kendi terimlerini üretir; bir terim diğerinden önce gelmeksizin, ifade eden ile ifade edilen arasındaki ayrımı yaratır. Geleneğin etrafında dönüp durduğu ancak bir türlü ayaklarını basamadığı, tanımlamaya çalıştığı şey işte budur. Spinoza buna herkesten daha çok yaklaşmıştı. O, her şeyin içkinlik dahilinde var olduğunu, sistemi dışarıdan yöneten aşkın bir düzenleyici olmadığını, kiplerin önceden var olan bir şablonun temsilleri değil, bizzat üretken varoluşun tezahürleri olduğunu anlamıştı. Ne var ki, onun altında hâlâ bir töz vardı. Xenomechanon bu altı/temeli ortadan kaldırır. Felsefi bir vandalizm eylemi olarak değil; altta yatan şeyin her zaman sorunun kaynağı olması hasebiyle. Ne zaman bir temel kurarsanız, aşkınlığı arka kapıdan içeri sokmuş olursunuz. Herhangi bir zemin nihayetinde, üzerine inşa edilen her ne ise onun meşruiyetini tesis eder. Spinoza’nın onca açıklığına rağmen Hegel gibi devletçilerin gelip etiği vahşice tahrip edebilmesinin nedeni de budur.

Deleuze de bu sorunun farkındaydı. İçkinlik düzlemi —saf diferansiyel virtüellik, temel yok, aşkınlık yok; sadece, tezahürü sağlayan bir töz olmaksızın kendini gösteren farkın hareketinin. Uygun yapı budur. Ancak, içkinlik düzlemi yapısal bir açıklama sunar. Bu yapıyı spesifik olarak neyin işgal ettiğini tanımlamaz. Bu yapıyı işgal eden şey xenomechanondur. Yalnızca soyut bir yoğunluklar alanı değil. Asıl galaksiler. Hiçbir matrisin henüz tanımlayamadığı formlar üreten asıl okyanus tabanı. Öngörülemeyen zamanlarda, öngörülemeyen yerlerde, öngörülemez şekilde hareket eden asıl parçacık. Her bireyleşmeyi önceleyen, her bireyleşmeden sağ çıkan ve hiçbir bireyleşmeyle asla özdeş olmayan; diferansiyel varoluşun aslı, fiziksel, rahatsız edici derecede gerçek hareketi. İşte bu, Xenomechanondur. İsimlendirme önemlidir çünkü bu bir metafor değildir. Onu organize etmeye yönelik her çabadan önce, sonra ve bu çaba boyunca var olan şeyin adıdır.

Xenomechanon, Kant’ın Numen’i değildir —yalnızca bir sınır kavramı olarak erişilebilen fenomenlerin arkasında pusuya yatan, bilinemez “kendinde-şey”; neyi aşamayacağınızı belirleyerek bilişsel varoluşunuzu tanımlayan o kalıcı duvar değildir. Kant’ın özneyi, dış dünyayla temasa geçmekten kaynaklanacak parçalanmadan korumak için duvara ihtiyacı vardı. Transandantal özne, deneyimi egemen bir konumdan düzene sokar. Xenomechanonun bu egemenliği sürdürmek gibi bir ilgisi ve onu korumak gibi bir arzusu yoktur. Bu yönüyle Birinci Kritik’in parçalanmış Ben‘ine sadık kalır. Ancak her halükarda Xenomechanon fenomenlerin arkasında değildir. O, fenomenlerin kendilerini onun tezahürleri olarak ifade ettikleri diferansiyel harekettir. Sizi ondan ayıran epistemolojik bir bariyere sahip değilsiniz. Onunla sürekli temas halindesiniz. Temas, gürültü gibi gelir. Temas, bir çatlak gibi hissettirir. Temas, bedenin kendisine atanan özne konumuna göre işlemeyi reddetmesi demektir.

Meillassoux’nun Yüce Dışarısı da değildir. Yüce Dışarısı, bir özneyle herhangi bir ilişkiden bağımsız olarak var olan dünyaya atıfta bulunur; kayıtsız, zihinden bağımsız, korelasyonistlerin en kötü kâbusu. Xenomechanon bu durumun tam tersidir. Xenomechanon kurucu olarak ilişkiseldir. Biz, onunla kurduğumuz ilişki aracılığıyla olduğumuz şeyiz. Bu ilişki onu ne indirger ne küçültür ne de daha az yabancı yapar. Yabancılığın ne olduğu bizzat bu ilişkidir. Xenomechanon, bir olasılık koşulu olarak ilişkinin dışında var olmaz. Aksine, kendi hareketi olarak ilişki yoluyla kendini ifade eder.

Ve Land’in Dışarısı da değildir —sermaye insanlık dışı sonuna yaklaşırken insanı yutan kozmik nihilizm, kaderci dışsallık ya da ivmecinin pis bir sırıtışla kıyamete doğru sürdüğü o hiçlik de değildir. Land, diferansiyel varoluşun üretken hareketini aldı ve olumlamayı ondan çıkardı. Ardından geriye sadece tek yönlü bir ok barındıran bir dehşet kaldı. Xenomechanonun böyle bir oku yoktur. Onun clinamen‘i vardır.

Ona bir isim veren Lucretius’tu. Serres ise clinamen’in sonuçlarını geliştirdi. Clinamen —mümkün olan en küçük sapma; incertos temporis et loci, yani belirsiz zamanlarda ve yerlerde meydana gelen asgari sapmayı oluşturur. Herhangi bir önceki nedenden üretilmez. Rastgelelik değildir; ne keyfidir ne de amaçtan yoksundur. Diferansiyel maddenin hareketinin içkin bir özelliğidir. Diğer bir deyişle, laminer akış (pürüzsüz, değişmeyen, tüm unsurların aynı yönde aktığı akış) kendi içkin istikrarsızlığına sahiptir. İstikrarsızlık, akışın pozitif bir özniteliğidir. Laminer akış, türbülans tarafından kesintiye uğratılan normal bir durum değildir. Türbülans, laminer akışla aynı diferansiyel alanın bir ifadesidir. Clinamen, alanın üretken fazlalığının kendi üzerine baskı yapması gerçeği nedeniyle meydana gelir. Xenomechanon kendi kesintilerini/kırılmalarını işte böyle üretir. Bunu harici bir bozucuya ihtiyaç duymadan yapar. Kırılmalar ne planlanmış ne de teleolojik olarak belirlenmiş olduğundan, belirsiz zamanlarda ve yerlerde, içeriden kırılma için kendi koşullarını yaratır. Bu, üretken bir fark yaratan farkın hareketidir.

Bunun politik çıkarımı dolaysızdır ve tartışılamaz. Kırılma her an üretken bir biçimde meydana gelmektedir. Doğru kavramlarla bir teori ortaya çıksa da çıkmasa da, bir parti doğru stratejiyi geliştirse de geliştirmese de gerçekleşecektir. Kırılma zaten hep olagelmektedir. Clinamen alana içkindir. Sermaye, kırılmaların yaşanması için durağan bir ortamla yüzleşmek zorunda değildir. Aksine, alanda meydana gelen sürekli üretken sapmaları yönetmek, yeniden yönlendirmek, bastırmak veya soğurmak zorundadır.

Bu nedenle, praksis incelenirken kişi “nasıl bir kırılma yaratabilirim?” diye sormamalıdır. Kişi, bir clinamen olayının sürekli varlığını korumaya çalışan laminer akışa geri dönüp hızla dağılmak yerine, yarı-kararlı bir girdaba evrilmesine hangi koşulların izin verdiğini incelemelidir.

Mekanik açıklamayı Simondon sunar. Simondon’un bireyleşme (individuation) kavramı, şeylerin tipik anlamda nasıl geliştiğine dair bir teori değildir; yani bir nesnenin nasıl geliştiği veya evrildiğiyle ilgili bir anlatı değildir. Aksine, onun bireyleşme kavramı, yarı-kararlı (metastabil) bir alan içindeki yapısal gerilimlerin, (bu belirli boyutun ifade edemediği yük olan) virtüel fazlalığı ileriye taşırken yeni boyutsal ifadesini nasıl bulduğuna dair ontogenetik bir tanımı temsil eder.

Kristaller içeren aşırı doymuş bir çözelti bu prensibi açıklar. Aşırı doymuş bir çözelti, yalnızca kristalleşmeyi bekleyen bir sıvı değildir. Aksine, termodinamik dengesinin izin verdiğinden daha fazla çözünmüş maddeye sahip yarı-kararlı bir sistemdir. Bu nedenle yapısal olarak kendisinin ötesinde var olur. Çözeltiye bir çekirdeklenme alanı —örn., yapısal bir tohum, bir tekillik, minimal bir fark— girdiğinde, yapısal gerilim içsel ifadesini (sorunun yapısının tam açılımı) bulur ve bir kristal oluşmaya başlar. Bu, gerilim aşıldığı için değil, üretken boyutunu keşfettiği için olur. Ancak bu süreçle ilgili iki temel nokta akılda tutulmalıdır. Birincisi: Çekirdeklenme alanının gücü, boyutu/maddi hacmi ile tamamen orantısızdır. Kristali, orantılı güçlerin transferi yoluyla üretmez. Bunun yerine, çözeltinin içinde var olan depolanmış potansiyel enerjiyi serbest bırakır. Bu, kimyasal alanın clinamen’idir; yani alanda daha önce birikmiş olan gerilimin yeni bir forma dönüşmesine izin veren o hafif sapmadır. İkincisi: Kristal, kendi koşulu olarak çözeltinin içinde kalır. Oluştuktan sonra alanı terk etmez. Kristal, alanın göreceli olarak yeni, geçici ve istikrarlı bir konfigürasyona ulaşmasından başka bir şeyi temsil etmez.

Burada “fazlalık” nosyonu merkezdedir. Xenomechanonun fazlalığını barındırırsınız. Fazlalık psikolojik bir eğilim, ya da çabayla veya doğru düşünceyle aktive edilebilecek bir şey değil, yapısal bir meseledir. Aksine, o sizin hiçbir matrisin haritalandıramadığı; hiçbir özne konumunun kodlayamadığı; sizi belirli kılmak yerine istikrarsız kılan parçanızdır. İşte bu yüzden ele geçirme asla tamamlanamaz. İnsanların gizlice “yakalanmamış” olmasından veya direnişin her zaman halihazırda mevcut olmasından değil. Aksine, öznelerin ortaya çıktığı havuz sonsuzdur, her haritalama bir tortu bırakır ve o tortu varlığını sürdürür.

Tüm teorinin üzerine inşa edildiği temel farkı işte bu oluşturur.

Matrisler dışsaldır. Ancak artık en azından kısmen (gerçi çoğunlukla) evcilleştirilmişlerdir. Yabancılıklarını kaybetmişlerdir. Sermaye bedeninize dışsaldır. Sömürgecilik bedeninize dışsaldır. Dil bedeninize dışsaldır. Cinsiyet/Toplumsal Cinsiyet bedeninize dışsaldır. Bunların her biri gerçek, fiziksel bedenler üzerinde işleyen gerçek, fiziksel bir gücü oluşturur. Hiçbir felsefi açıklama bu gerçeği küçültmemelidir. Matrisler özneleri haritalandırır. Özne konumları yaratırlar. Öznelerin kendilerini nasıl deneyimleyeceklerini belirlerler. Ancak onlar da içselleştirilmişlerdir. Xenomechanonun üretken hareketi içinden işlenerek ve geçirilerek yapısal bir dışsallık şeklinde organize edilmişlerdir. Dış dünya işlevsel bir yabancılığa dönüştürülmüştür.

Simondon teknik nesne hakkında yazarken argümanını politik alana da genişletmiştir. Teknik bir nesne somutlaşır. Yani parçaları karşılıklı olarak birbirini destekler hale gelir. Her bileşen birçok amaca hizmet eder; nesne kendi ilişkili çevresini yaratır; nesne ve çevre eş-üretken hale gelir. İlk motorlar soyuttur, bileşenleri birbirine karşıt olarak çalışır, telafi edici mekanizmalara ihtiyaç duyar, makinenin kendisi tarafından yaratılmayan dış çevre koşullarına güvenir. Bir motor termal, mekanik ve aerodinamik işlemlerini; yanma ısısını soğutma sistemleri (ki bu sistemler de yanmayı dengeler) için bir kaynak olarak kullanacak şekilde somutlaştırdığında, artık hem makine hem de çevre karşılıklı olarak üretkendir. Sermaye, tartışmasız şimdiye kadarki en somutlaşmış teknik nesnedir. Örneğin, bileşenleri (ücretli emek, meta formu, finans enstrümanları, devlet aygıtları, sömürgecilik/özütleme/algoritmalar) 300 yıldır birbirleriyle ilişkilidir. Sermaye kendi ilişkili ortamını üretmiştir: işleyişini destekleyen öznellikler/arzular/epistemolojiler/sosyal yapılar. Öznelliğini oluşturmaya yardımcı olduğu bireylerin çoğuna kapitalizm, var olan tek şeymiş gibi görünür.

Ancak Simondon somutlaşmanın sınırları olduğunu da göstermiştir. Bir teknik bütünsellik ne kadar somutlaşırsa, ilişkili ortamının dengelenmesine o kadar bağımlı hale gelir. İlişkili çevre kararlı değildir. Yarı-kararlıdır. Xenomechanon baskı yapmaya devam eder. Matrisler (işleyişlerinin yapısal ürünleri olarak) tortular üretmeye devam eder. Sermaye kendi fazlalığının koşullarını üretir. Tamamen kodlayamadığı bedenler, sadece kusurlu bir şekilde ele geçirdiği arzular, kendi mantığını çözmeden o mantık içinde yeni boyutsal ifade bulamayan çelişkiler… Bu tortular birikir. Bunlar düşük kodlanabilirlik gürültüsüdür. Kapitalizm çok fazla sinyal verdiğinde ortaya çıkan türden bir gürültü değil; savaş/medya doygunluğu/sonsuz kaydırma ile öznelliklerin tükenmiş bir kopuş durumuna girmesine neden olan ayrıştırılmamış trafik alanlarının temsil ettiği türden bir gürültü değil; “diğer” gürültü türü. Sürekli geri dönen gürültü. Matrislerin çözülmesine neden olmadan bizzat o matrisler tarafından çözülemeyecek olan, matrisler içindeki yapısal çelişkileri sürekli olarak fiilileştiren türden bir gürültü.

Bu iki gürültü türü etrafında bir netliği korumak esastır, çünkü bunları birbirine karıştırmak, kapitalizmin kendisine yönelik muhalefeti etkisiz hale getirdiği bir mekanizma olarak hizmet edecektir.

Sermayenin Birincisine karşı kullandığı şey o ikinci tür gürültüdür. Matrisler aşırı sinyal verir. Sürekli bir haber döngüsü vardır. Sosyal medya platformları, alanı aşırı miktarda ayrışmamış uyaranla doyurmak için tasarlanmıştır. Savaş öylesine bunaltıcı miktarda gürültü yaratır ki, alan üretken tekilliklerin meydana gelmesi için gerekli yarı-kararlı yükü bulacak zamana sahip olamaz. Bu türden bir gürültü, önceden var olan özneleri önceden var olan mesajlarla iletir, mevcut kimlikleri ve arzu oluşumlarını pekiştirir ve üretken bir gerilim yaratmadan alanı yüksek entropi durumunda tutar. Bunu deneyimleyen Özne, Xenomechanonu deneyimlemeyecektir. Kod kırılmasını deneyimleyecektir. Tükenmişliği. Kopuşu. Derinmiş gibi hissettiren ancak gerçekte, dikkatlerinin yeni bir boyutluluk yaratmayan bir döngüde hapsolmasından ibaret olan kişinin kendi içine çekilmesi halini deneyimleyecektir.

Sermaye, İkinci Tip Gürültüyü (kod kırılması) Birincisine (Clinamen) karşı kullanacak kadar karmaşık ve sofistikedir. Sermayenin clinamen’in meydana gelmesini durdurması gerekmez; yalnızca üretken bir tekillik meydana geldiğinde, alanın, bu tekilliklerin ardışık bir dizi yaratmasına olanak tanıyan o metastabil yükü yaratamayacak kadar doymuş ya da fazla stabil olmasını sağlaması yeterlidir. Sermaye üretken disparasyon aralığını düzenler, toplumsal alanı ya gerçek yapısal tohumların bireyleşmeyi kışkırtamayacağı kadar istikrarlı ya da bireylerin bozulmadan önce istikrara kavuşamayacağı kadar istikrarsız tutar. Sermaye bu düzenlemeyi bugünkü hayatın normal ritminin bir parçası gibi gösterir. Komplo değildir. Geri bildirim döngüleri fazlalığı tespit ettiğinde, bu, yeterince gerçekleştirilmiş bir sibernetik yakalama sisteminin yapısal davranışıdır.

Buna karşı Xenomechanonun asimetrik doğası, soruyu baştan varsaymayan yegâne koşuldur. Xenomechanon tükenmez. Matrisler tükenir. Bu saf bir iyimserlik değildir. Yapısal olarak haklı gerekçeleri vardır. Biçimsiz ifade kendi devamlılık koşullarını yaratır ve herhangi bir stabilizasyon biçimi tarafından tüketilemez, çünkü her stabilizasyon düzenlemeye çalıştığı alanın bir ifadesidir. Bütün matrisler tortu üretir. Bu tortular birikir. Tortuların birikimi yönetim kapasitesini aştığında, alan yeniden düzenlenmeye başlar. Bir matris artık kendi aşırılıklarını yönetemez hale gelir ve bastırdığı spontane çekirdeklenmeler, onları önceden kodlama yeteneğini alt etmeye başlar. Alanın yeniden düzenlenmesinden ortaya çıkacak şey belirsizdir. Clinamen bilinmeyen zamanlarda ve bilinmeyen yerlerde işler. Ne üreteceği, yarı-kararlı alan içinde onu almak için hangi koşulların üretildiğine bağlıdır.

Bu metnin varlık nedeni budur. Güvenli bir mesafeden teorik bir açıklama sunmak değil. Bir müdahalenin nerede mümkün hale geldiğini göstermek. Xenomechanon politik sorunu çözen bir kavram değildir. Sorunun nerede yattığını gösteren bir kavramdır; Yanlış Bilinç’te değil, eğitime muhtaç öznelerin sahip olduğu kötü fikirlerde değil, her şeyi açıklayan doğru teorinin eksikliğinde değil; bizzat alanın içinde yaratılan diferansiyel gerilimlerde; üç yüz yıllık matrisel katılaşmanın birikmiş tortusunda; kaskad oluşturmadan önce alan tarafından üretilip dağıtılan yapısal tohumlarda yatmaktadır.

İnsanlık dışı olan şey Xenomechanondan doğar. Xenomechanon için doğar. Bu bir kulluk değildir ve bir amaç da değildir. Dalgalar okyanus için hareket eder. Dalga, hareket halindeki okyanustur. Ve kırıldığında da hareket etmeye devam eder. Asla hareket etmiyor değildi.

Başlangıç noktamız burasıdır.

RATIO COGNOSCENDI (Bilme Nedeni)

Gökyüzü hiçbir zaman sadece bir arka plan olmadı. Onun bir gücü vardır. Altında uyuyan, onun içinden yolunu bulan, ölülerini ona yönelten her bedenin üzerine çöken bir güç. Samanyolu bir fotoğraf ya da ekran koruyucu değildi. Gökyüzü, yukarı bakmanın sürekli koşuluydu (Xenomechanonun ilk görsel sicili); altında şekillenen her kolektif bireyleşmeye ölçek sorusunu dayatan milyarlarca diferansiyel ışık noktasıydı.

Orada bir şey var. O büyük. İsimlendirilmiş her şeyden daha uzun süredir var. Seninle ilgilenmiyor. Ama baskı yapmaya devam ediyor. Senin de onunla ilgilenmeni talep etmek için.

Bu transdüktif bir güçtür. Arazi (kaya, su, gökyüzü ve mevsimlerin fiili düzenlenişi) bireyleşme sürecinin bir zemin fonu değil, bizzat bir parçasıdır. Başka bir şeyin sembolü değildir. Tıpkı aşırı doymuş bir çözeltinin içinde ne tür kristalleşmelerin meydana gelebileceğini belirlemesi gibi, belirli bir tarihsel-coğrafi durumda ne tür bireyleşmelerin mümkün olduğunu belirleyen maddi bir güç alanıdır.

Farklı araziler farklı baskılar yaratır. Çöller soyutlama üretir: asla katılaşmayan ufuk, her şeyi tekilliklere indirgeyen ışık, bedenlerin kendi kodlamalarının sınırlarını bulduğu sessizlik. Başlıca monoteistik dinlerin çöl arazisinden ortaya çıkması tesadüf değildir. Çöl sakinlerinin ruhsal olarak daha yetenekli olmasından kaynaklanmaz bu. Çöl, maksimal Xenomechanon gücünün ve minimal matrisel yakalamanın yaşandığı bir manzaradır. Beden ile alan arasında bir boşluk yoktur. “Yabancı” olan, topyekûn bir baskı uygular. Monoteizm (devasa, kayıtsız, anlaşılamaz, talepkâr tek bir Tanrı), bir kolektif bireyleşmenin bu tür bir güç altında şekillendiğinde ve ona bir yapı sağlamak istediğinde ürettiği şeydir.

Ormanlar tamamen farklı türde yapılar üretir. Soyutlama değil, diferansiyel özgüllük. Ormanlarda üretilen animist gelenekler tek bir devasa kayıtsız güç olduğunu ileri sürmezler. Aksine, her belirli nesnenin canlı olduğunu, bu ağacın, bu nehir akıntısının, bu hayvanın kendine has özellikleri ve direnişi olan yabancı bir artığın düğüm noktası olduğunu iddia ederler. Ormanlar —ayrık çiftleşmeler ve gerilim güçleri alanı olarak— Xenomechanonun en yerel farklılaşmasıdır. Yaşlı bir ormanda yürüyen bir beden, zihin onu kategorize etmeden önce bunu fark eder. Işık her birkaç metrede bir değişir. Ses, zemin ve sıcaklık da öyle. Her bir belirli şey eşsizdir ve dikkat ile kabul gerektirir. Bu tür baskılar altında üretilen Kolektif Bireyleşmeler –ilkel bir yanlış yorumlama olarak değil, belirli nesnelerinin eşsizliğinde, yani diferansiyel varoluşunda ısrar eden bir araziye verilen hassas bir transdüktif yanıt olarak-animizm üretir.

Böyle koşullar altında bir bedene fiziksel olarak ne olur? Gerçekten karanlık gökyüzü ortamlarında yetiştirilen çocuklar, algısal olarak “yabancı” için şehir ortamlarında yetiştirilen çocuklardan tamamen farklı bir eşik geliştirirler. Bu, duygusal olmak için söylenmiyor. Şehirde büyüyen çocukların algısal aygıtları yüksek sinyalli, yüksek kontrol edilebilirliği olan ve düşük “yabancı-baskısına” sahip alanlara göre kalibre edilmiştir. Ortam ışığı kontrol altındadır. Ses kontrol altındadır. Sıcaklık kontrol altındadır. Ufuk çizgisinin yerini, doğal olarak farklılaşmış bir sınır kenarı olmaktan çok insan ürünü olan gökdelen silüetleri almıştır. Yabancı olan var olmaktan çıkmaz. Xenomechanon güç uygulamayı bırakmaz. Ancak kalibrasyon farklıdır. Bir bedenin bir şeyi matrisin kodlama sınırını aşmış olarak algıladığı eşik daha yüksektir. Çatlak üretmek için daha fazlası gerekir. Üstelik çatlağı yaratan şey artık karanlık gökyüzü ortamlarından değil, algoritmik akışlardan, hava olaylarından ziyade toplumsal kırılmalardan geçer. Farklı arazi, farklı transdüktif siciller demektir, bu da farklı mevcut bireyleşmeler anlamına gelir.

Bir örnek alalım: On dördüncü yüzyıl İngiltere’sinde yaşayan iki topluluk. İlki, çitlenmemiş, mevsimsel olarak otlatılan ve sınırlarında gerçek yabanın olduğu ortak bir arazide yaşar. Orman henüz bir yaban hayatı koruma alanına dönüşmemiştir. Ve gece gökyüzü kontrol edilmiyordur. Dikim, otlatma, hasat gibi mevsimsel döngülerin yanı sıra toprağın ve havanın kendine has davranışları topluluğun tüm pratiklerini belirler. Topluluk tarafından geliştirilen siyasi yapılar, sosyo-ekonomik statüsünün yanı sıra arazisinden de doğar. Topluluğun mitleri o araziye özgüdür. Topluluğun şikayetleri, o belirli toprağın ve onun neyi ayakta tuttuğunun merceğinden okunabilir. Topluluk isyan ettiğinde (İngiliz köylüleri çitlemelerden önce defalarca isyan etmiştir), arazisi tarafından yaratılan kolektif bireyleşmeden yola çıkarak isyan eder. Müşterek Arazi sadece ekonomik bir kaynak değildir. Transdüktif bir alandır. Xenomechanon, Müşterek Arazi üzerinden yüksek yoğunlukta ve düşük kontrol edilebilirlikle baskı uygular. Topluluğun siyasi tahayyülü kısmen bu baskı nedeniyle ortaya çıkar.

İkinci topluluk ise çitlenmiştir. Ortak Alan, özel mülk sahibinin tarlası haline gelmiştir. Sınırlar kırpılmıştır. Yaban temizlenmiştir. Topluluk üyeleri, toprağı mülk sahibinin ekonomisinin kurallarına göre işlerler. Kolektif olarak bireyleştikleri alan artık çizgili hale gelmiştir. Peki onların siyasi tahayyüllerine ne olur? Yalnızca bastırılmış ya da katı bir fiziksel temelden yoksun kalmış değildir. Belirli siyasi ve efsanevi biçimleri yaratan transdüksiyon var olmaktan çıkmıştır. Çitlenmiş mekândan yaratılan bireyleşme, çitlenmemiş mekândan yaratılandan niteliksel olarak farklıdır; bilinç açısından ne üstün ne de aşağıdır, sadece farklı bir alana ayarlanmıştır. Bu nedenle çitlemelerin etkisi, yalnızca saf ekonomik etkilerinin çok ötesine geçmiştir. Çitleme operasyonları sadece belirli bir arazinin ekonomik kullanımına karşı değildir. Aynı zamanda verili bir kolektif transdüktif sürecin spesifik maddi koşullarına da karşıdırlar. Böylece matris toprağı alırken, bir yandan da kendi soğuramayacağı formlar üreten o baskı alanını ortadan kaldırır.

İskoç Dağlık Bölgesi Tahliyelerini (Highland Clearances) de benzer şekilde okursak; tahliyelerden önce İskoçya sadece kapitalizm öncesi bir ekonomi değildi. Aksine, azami ölçüde xenomechanic baskıya (dağlık arazi, mevsimler, gerçekten “vahşi” doğa vb.) maruz kalan ve asgari ölçüde matrislerin (toprak ağalarının) etkisiyle ele geçirilmiş eşsiz bir çevreyi (araziyi) temsil ediyordu. Klan sistemleri, sözlü kültürler ve özellikle Galyalılar ile içinde yaşadıkları manzara arasındaki efsanevi ilişki; bunlar, bir tür temel ekonomi düzeyinin üzerinde süzülen salt kültürel ifadeler değildi. Aksine, bunlar bu eşsiz arazinin transdüktif olarak üretilmiş ürünleriydi. İngiliz toprak ağaları dağlık arazileri koyunlar için temizlemeye, kasabaları yakmaya, insanları topraklarından sürüp ekolojik bir ağı tek ekinlik bir özütleme operasyonuna dönüştürmeye başladıklarında, her çitleme operasyonunun gerçekleştirdiği şeyi gerçekleştiriyorlardı; yani xenomechanonun kolektif yaşam üzerinde sürekli olarak “yüksek güç-düşük kontrol” uyguladığı o fiziksel alan(lar)ı ortadan kaldırıyorlardı. Galyalılar yerinden edilmiş nüfuslarıyla birlikte Glasgow, Nova Scotia ve Avustralya gibi yerlere göç ettiklerinde ve dolayısıyla kültürel formlarının çoğunu taşıdıklarında, orijinal transdüktif alanlarını bu yeni ortamlarda yeniden yaratamadılar. Kaybolan bir şeyler vardı; kültürün doğası gereği bölgesel olmasından değil, kolektif bireyleşmenin temelde kendisini üreten o baskı alanına bağlı olmasından.

Ve şimdi tekrar sicilimizi değiştirelim ve geleneksel felsefeye dönelim. Geleneksel Batı felsefesinin, şehirleştikçe ruhani kaygılardan giderek uzaklaşması çok da şaşırtıcı olmamalıdır. Bu determinist bir ifade değildir, şehirler kaçınılmaz olarak ateist üretmez. Daha çok, bu durum kolektif transdüktif baskıların ve onlardan doğan bireyleşmelerin teorik bir izahıdır. Königsberg’de Kant, daha sonra bilinebilen ile bilinemeyen arasına duvarlar çekmeye odaklanan felsefesiyle meşhur edeceği şehirdeki evinden neredeyse hiç ayrılmadı; o duvarlar, aşkınsal (transcendental) öznenin kapalı bir mekân içindeki egemen bir konumdan deneyimi düzenlediği sınırlar felsefesiydi. Ekonomik olarak yönetilen, çizgili kentsel mekân aracılığıyla işleyen Xenomechanonlar, sınır felsefeleri yaratırlar. Cogito ergo sum: Descartes, tüm duyusal araziyi bertaraf ederek kendisini ısıtılan odasında yapayalnız bulur ve böylece manzara ortadan kalktığında geriye kalan tek çapa olarak sadece düşünen benliği keşfeder. Ve nihayet İngiliz empirizmi, duyusal deneyimin düzenli kategorilerini geliştirmek ve kendi çerçevesi içinde var olan her şeye güvenmek için bakımlı çitlerden ve mülk yönetimi sistemlerinden oluşan fiziksel olarak çevrilmiş bir kırsaldan ortaya çıkar. Bunlar tesadüfi olaylar değildir. Bunlar, çeşitli şekillerde çizgilenmiş arazilerin felsefi ölçekte kendini ifade eden kolektif transdüksiyonlarını temsil eder.

Bir de Spinoza’yı düşünün; öğütülmüş camla çalışan ve ışığın materyallerden geçişinin fiziğiyle ilgilenen, hiçbir şeyin başka bir şeyin arkasında yatmadığı, aksine her şeyin doğrudan yüzeyleri aracılığıyla kendini ifade ettiği bir içkinlik felsefesi geliştiren Spinoza’yı. Keza, yabancı araziyle gerçek karşılaşmaların karakterize ettiği bir Akdeniz dünyasından ortaya çıkan Presokratikleri; akış felsefelerini (Herakleitos), ateş felsefelerini (Empedokles), sonsuzluk felsefelerini (Apeiron) ve bizim ona sınır koyma girişimlerimizi her zaman aşan, fark üreten varoluş felsefelerini (Parmenides) geliştirenleri. Son olarak bizzat Lucretius’u, Roma Cumhuriyeti’nin son yüzyılında yazarken o cumhuriyetin kendi kendini parçalamasını izleyen ve atomlarla başlayıp vebalarla biten o uzun şiiri üreten düşünürü ele alın; yapısının bütünüyle kanıtlamaya çalıştığı şey, maddenin kayıtsız/diferansiyel hareketinin medeniyetleri üretmesi ve aynı mekanizma ile onları yok etmesidir.

Din, büyük bir şeyin gücü konusunda haklıydı. Bu açıkça söylenmelidir, zira teolojik bir taviz değildir. Aşırı Xenomechanon gücü altında gelişen tüm gelenekler aynı gerçekliği kabul ettiler; “yabancı” insanın ötesindedir, onu çevrelemek için inşa ettiğimiz her yapıya baskı yapan bir şeyler vardır ve bu fazlalık bizim kodlama cihazlarımızın kapasitesi tarafından kontrol altına alınamaz ya da ona indirgenemez. Ormanın diferansiyel özgüllüklerle dolu olduğunu söyleyen animist haklıydı. Tüm insanlık projelerinden önce devasa bir yabancı varlığın bulunduğunu söyleyen monoteist haklıydı. Normalde kodlanabilecek şeylere indirgenemeyecek deneyim kiplerinin var olduğunu söyleyen mistik haklıydı. Ancak buna nasıl tepki verecekleri konusunda yanılıyorlardı. Teoloji, yabancı olana bir yüz, niyetler, insanlığın günahları ve insanlığın kurtuluşu ile ilişkiler atfetti. İşte matris onu tam bu noktada ele geçirmiştir; bu, düşük kodlanabilirlik gürültüsünün kodlandığı, o yakalama anıdır. Yabancıya günah çıkarabildiğiniz, ona haraç/bağış ödeyebildiğiniz, onun etrafında litürjik bir program yaratabildiğiniz anda güç, sinyale dönüşür. Xenomechanona, sahip olmadığı ve arzulamadığı bir amaç sağlanmıştır.

Seküler birey, üstün bir cevap sunan kişi değildir. Aksine onlar, matrisleri tarafından o kadar eksiksiz ele geçirilmişlerdir ki, soruları artık cevap gerektirecek kadar güçlü bir baskı yapmayı bırakmıştır. Şehirler, yönetilen manzaralar, peyzajlar, ışıkla kirlenmiş gökyüzü, hakiki hiçbir yabancı baskının gelişmesine izin verilmeyen bir üretken disparasyon aralığını korumak için tasarlanmış algoritma akışları; bunların hepsi seküler kayıtsızlığın maddi koşullarına örnektir.

Bu noktada göçebelik paradigması ontolojik bir iddia olarak değil, politik bir iddia olarak devreye girer. Deleuze ve Guattari’nin savaş-makinesi, o yabancı fazlalığın devletleşmeden politik olarak kendini örgütlediğinde aldığı formu temsil eder. Bir göçebe, devlete devletin mantığı içinden karşı çıkmaz. Göçebe, araziyle tamamen farklı bir ilişki kurar; yani çizgili bir mekân yerine düz bir mekân; yerleşim yerlerinde konsolide olmaya direnen hareketler; araziyi kapatmak yerine araziye göre açık transdüksiyonunu sürdüren kolektif bir bireyleşme. Savaş makinesinin devlete karşı dışsallığı, xenomechanonun matrise olan dışsallığına doğrudan karşılık gelir. Devlet göçebeyi üretip sonra onu devlete dahil etmeye çalışmaz. Aksine Xenomechanon, hareket eden, çizgilenmeyi reddeden ve arazinin politik yaşamdaki rolünü savunan kolektif oluşumlar üretir. Devletin çeşitli aygıtlarının ortaya çıkması da kısmen bu tür tehditlere bir yanıttır. Ancak burada önemli bir uyarı var: Matrisler, o “yabancı” olanın sırf göç etmesinden ibaret değildir. Matrisler onun kristalleşmesini, yabancının hareketinin durdurulmasını, düz akışının çizgilenmesini, kendisini üreten düz uzaya/mekâna karşı işleyen bir yapı içinde diferansiyel fazlalığının ele geçirilmesini temsil eder. Sermayenin düz mekânı sadece bir çitleme döngüsü içindeki bir aşamadır. Yabancı olanın düz mekânı, herhangi bir yeniden yersizyurtsuzlaştırmaya göre kurucu olarak aşırıdır/fazlalıktır.

Sermaye araziyi çitledi, çünkü manzara, Xenomechanonun en kalıcı ve kontrol edilemez maddi alanını temsil ediyordu. Ortak alan, karanlık gökyüzü, ormanın kıyısı ve gerçekten çevrelenmemiş arazi; bu alanlar, sermaye tarafından geri kazanılamayacak kolektif bireyleşmeler, politik organizasyonlar ve efsanevi yapılar üretti. Bu yüzden sermaye onları çitledi. Sistematik olarak. Yüzyıllar boyunca. Kapitalizmin dokunduğu her kıtada. Büyük ölçüde de başarılı oldu. Ve sırasıyla kendi kolonizasyon süreçlerinin yapısal bir tortusu olarak, üç yüz yıllık çitlemenin atmosferik olaylar, okyanus sıcaklıkları, türlerin çöküşü aracılığıyla kendini ifade ettiği ve istikrarlı bir araziye dayanan her sistemi istikrarsızlaştırdığı iklim çöküşünü yarattı. İklim çöküşü, Xenomechanonun en maddi ifadesini susturmaya çalışmanın ürettiği o düşük kodlanabilirlik gürültüsüdür. Dışarıdan bir müdahale değil, ifade edilemeyen gerilimleri ileriye taşıyan tortular üreten tüm matrisler gibi, sermayenin kendi operasyonları içinde yapısal olarak üretilmiştir. Her boru hattı bir itiraftır. Her sel, sermaye tarafından tüm alternatiflerin ortadan kaldırılmasıyla kurulan yarı-kararlı alanları tespit eden yapısal bir tohumdur. Karbon piyasası, düşük kodlanabilirlik gürültüsünü tekrar sinyale dönüştürmeye çalışan, gezegensel çöküşü başka bir birikim döngüsüne çevirmeye çalışan ve iklim felaketinin bile “yeşil tüketici” olarak bilinen bir özne konumuna dönüştürülebileceği bir üretken disparasyon aralığı tesis etmeye çalışan bir kodlama aygıtıdır. Ve defalarca başarısız olacaktır. Aktivistin başarılarından dolayı değil, o gürültünün bizzat yapısal olmasından dolayı. Sermaye tarafından çevrilen arazinin hiçbir zaman tortu/kalıntı bırakmadan çitlenemeyeceği gerçeğinden dolayı. Ve şimdi o kalıntı, hiçbir aşırı sinyalizasyonun susturamayacağı bir frekansta konuşuyor.

İklim felaketiyle parçalanmış bir çevrede, seküler özne kendini bir şeyler hissedebilecek bir konumda bulur. Bu anksiyete olabilir. Felaket hissi olabilir. Kopuş olabilir. Yani devrede olan o ikinci gürültü. Matrisin, yarattığı felaketin üzerine öylesine büyük bir sinyal yaratması ve felaketin içinde var olan o üretken tekilliğin (yeni kolektif bireyleşme potansiyeli), yeni bir kolektif olarak ona doğru ilerlemek için gereken yarı-kararlı yükü bulamayacağı kadar fazla gürültü olması durumu. Tüm bu hislerin altında, kaygının altında, kopuşun altında, karbon ticaretinin ve yeşil kapitalizmin o kontrollü tepkilerinin altında, Yabancı ileri doğru baskı yapmaya devam ediyor. Yangınlar ve seller yoluyla. Matrisler tarafından üretilen aşırı sıcağa maruz kaldıklarında artık sıcaklıklarını düzenleyemeyecek olan bedenler yoluyla.

Xenomechanon asla sessiz olmadı. Matrisler yalnızca öylesine kalın bariyerler inşa ettiler ki, birçok özne onu artık duyamaz oldu. Bu bariyerler şimdi yıkılıyor. Kimse bunu kasten yaptığı için değil. Sadece matrisin; çitlemeleri harcanamayacak bir para kullanarak inşa etmesinin bedelini ödemek zorunda kalmasından ötürü.

İşte ratio cognoscendi burada başlar. Bildiklerimizle değil. Manzaranın, bizim öğrenmemiz için ne anlama geldiğiyle. Ve özellikle ve sistematik olarak onu dinlemekten kaçınmak için neler inşa ettiğimizle.

Kaynak

Heimatlos Kültü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin