Çalışmayı otomatikleştirme ve yapay yaşam yaratma hayali en az Aristoteles ve Galatea miti kadar eskidir; ancak bu mesele, Sanayi Devrimi’nden sonra kamusal tahayyülde öne çıkan bir kaygıya dönüştü. Karel Čapek’in R.U.R.’ından başlarsak yüz yılı aşkın süredir sayısız popüler kurmaca anlatısı, yapay yaşam ya da bilinçli makineler üretmenin doğurduğu kaygı ve tehlikeleri sahneledi veya daha da körükledi. Organik-inorganik hilkat garibesiyle Shelley’nin 1818 tarihli Frankenstein’ından başlarsak iki yüzyıldır böyle.
Türün daha popüler ve etkili eserlerinde bu kaygılar, dijital teknoloji ve otomasyonun somut ekonomi politiğinden ziyade hümanist kutsallıklar ve ayaklanan makinelere ilişkin kâbuslarla meşgul, tanıdık bir ideolojik söz dağarcığı üzerinden dile getirilme eğilimindedir. Blade Runner’dan 2001’e, Matrix ve Terminatör serilerinden Her ve Ex Machina’ya kadar akıllı makineler hakkındaki en etkili kurmacaların büyük bölümü, makinelerin isyan edeceği korkusu ya da yapay yaşam yaratmanın doğurduğu Hristiyanî gerilim üzerine ton çeşitlemelerinden ibarettir. Bu temalar, yersiz sınıf kaygısının ve bayat kadın düşmanı fantezilerin kokusunu taşır. Bu anlatılarda drama çoğu zaman makinelerin özbilince kavuştuklarında oluşturdukları tehdit ya da yeni beliren insanlıklarını kabullenmenin güçlüğü —ve elbette bunun bizi ne kadar daha az özel kıldığıyla yüzleşmek— etrafında döner. Şaşırtıcı olmayan biçimde, aynı dramatik yapıların birçoğu üretken yapay zekâ patlamasına verilen en yaygın tepkilerde de karşımıza çıkıyor.
Bilgi erişimi ve sentetik içerik üretimi sistemleri kuşkusuz pek çok toplumsal tehlike barındırıyor; fakat bunların hiçbiri insan dışı yapaylığın kusursuz biçimde organik bir insanlığın kutsallığını kirletip bozacağı ihtimalinden kaynaklanmıyor. Feminist bilim tarihçisi Donna Haraway’in sözlerini başka türlü ifade edersek insanlar, kendi yaptıkları araç ve aygıtlar üzerinden doğal ve yapay çevrelerle sürekli ve açık bir ortakyaşam içinde tarihsel olarak ortaya çıkmış bir tür olmaları anlamında, siborgdur ve her zaman siborg olmuştur. Başlangıçta bozulabilecek teknoloji öncesi bir insan zaten hiçbir zaman var olmadı. Dahası, büyük dil modellerinin (LLM’lerin) oluşumları itibarıyla derinden “insani” olduklarını söyleyebiliriz; çünkü bu modeller, algoritmaların eğitimini düzeltmede ve yönlendirmede hâlâ asli rol oynayan Küresel Güney’deki düşük ücretli işçilerden, eserleri bu şirketlerce özel kâr uğruna tescilli teknolojiler üretmek için yasa dışı biçimde korsanlaştırılan yazar ve sanatçı ordularına kadar, katman katman yabancılaşmış emekten meydana gelir. Verilerinin utanmazca kazınmasından elektriğe duydukları bitmek bilmez açlığa kadar, zamanın ve mekânın farklı alanlarına yayılan değişik ölçeklerdeki sömürüden yapılmış LLM’ler; genişleyen fikrî mülkiyet imparatorluğu ve topyekûn gözetim ile denetime ilişkin —pek de spekülatif sayılmayacak— hayalleriyle, mutlak kudret sahibi bir teknoloji oligopolünün sağlamlaşmasını hem ifade ediyor hem de belki güvence altına alıyor gibidir. Bu araçların giderek kitlesel ve eleştirisiz biçimde benimsenmesi işte bu yüzden yaklaşan bir tehdittir; yoksa Tanrı’nın defterindeki kutsal bir sınır aşıldığı ya da bir sinir ağı Wes Anderson’ın çektiği bir Pulp Fiction versiyonu üretebildiği için insanlar artık bir şekilde daha az özel olduğu için değil.
Popüler kurmacanın büyük bölümü bizi ya robotun yaklaşan “insanlığını” kabullenmeye ya da Hegelci özbilincin ironik bir cilvesiyle köle-robotun yerimizi almasından kaygılanmaya alıştırdı. Fakat bu anlatılar, kusursuzluğa veya özbilince yakınından bile geçmemiş otomatik sistemlere zaten teknokratik olan bir toplumun tüm denetiminin verildiği distopik senaryolardan korkmayı, hatta onları düşünmeyi bize yeterince öğretmedi. Oysa gerçekleşmesi daha muhtemel görünen senaryo ikincisi; hatta böyle bir dünyanın ilk örneğinde şimdiden yaşıyor olabiliriz.
Fransız teknoloji filozofu Gilbert Simondon, robottan korkmamızın nedeninin makineleri yalnızca mekanize kölelermiş gibi görmeyi ve onlara öyle davranmayı bilmemiz olduğunu ileri sürmüştür. Ayrıca teknolojik tahayyülümüz, iradesi dışında çalıştırılan emek üzerindeki tek taraflı buyruğa dayanan bu dikey bakış açısına derinden bağlı kaldığı sürece, yalnızca yeni kulluk biçimlerini güçlendirip yeniden üreten sistemler kurabileceğimizi öne sürmüştür. Robotlar sonunda sefil varoluşlarına uyandıklarında ne yapmamız gerektiğini hepimiz biliyoruz; filmleri hepimiz gördük. Peki insan yapımı algoritmalar hiç uyanmadan yönetimi ele geçirir ve otomatik pilota bağlanmış, gezegen ölçeğinde bir cehennem yaratırsa ne olacak — fazlasıyla insani, fazlasıyla insanlık dışı?

Alex Garland’ın yönettiği Ex Machina, 2011, film karesi.
İlk yapay sinir ağları 1943’te Warren McCulloch ve Walter Pitts tarafından önerildi. Günümüzdeki sürümler, özünde Frank Rosenblatt’ın 1957’de ilk kez sunduğu ve “Perceptron” adı verilen denetimli öğrenme algoritmasının torunlarıdır. Rosenblatt’ın tercih ettiği “bağlantıcı” mimari, sonraki on yıllarda büyük ölçüde terk edilerek yerini Marvin Minsky’nin “sembolik” stratejilerine bıraktı. Bağlantıcı mimariler, insan beyninin işleyişini taklit etmeye çalışırken aşağıdan yukarıya bir yaklaşım kullanır (“yapay sinir ağı” ifadesi de buradan gelir); sembolik mimariler ise insanın anlamsal akıl yürütmesini taklit etmeye çalışırken yukarıdan aşağıya bir yaklaşım ve kurallara dayalı mantıksal bir sistem kullanır.
Pek çok kişiye göre sembolik yaklaşımların ilk dönemdeki hâkimiyeti, yapay zekâ teknolojisinin ilk ortaya çıkışını izleyen ve onlarca yıl süren “YZ kışı”ndan sorumluydu. Yine de bu dönemde geri yayılım ve çekişmeli ağlar gibi tekniklerde ilerlemeler kaydedildi; ayrıca paralel işlemeyi kolaylaştıran donanım yenilikleri geliştirildi. Bununla birlikte, büyük verinin giderek daha fazla kullanılmasıyla derin öğrenme sinir ağlarının yüksek vitese geçmesi ancak 2010’larda oldu; büyük veri, istatistiksel çıkarıma dayalı “makine öğrenmesine” imkân tanıyordu. Google Brain, 2012’de muazzam sayıda kedi videosuyla beslediği bir sinir ağını ilk kez kedileri tanıyacak şekilde eğitti. Derin öğrenme açısından kritik öneme sahip yeni “Transformer” mimarisi ise 2017’de sekiz Google araştırmacısından oluşan bir ekip tarafından, Nature’ın yirmi birinci yüzyılın en çok atıf alan çalışmalarından biri olarak sıraladığı ünlü “Attention Is All You Need” makalesinde sunuldu.
Sinir ağları, özünde, bilgisayarları farklı alanlardaki örüntüleri tanıyıp yeniden üretecek şekilde “eğitmek” için akıl almaz büyüklükte bilgi yığınları kullanır. Yükselişleri, başta Google olmak üzere büyük teknoloji platformlarının güçlenmesiyle hem nedensel hem de ideolojik bakımdan ayrılmaz biçimde bağlantılıdır. ChatGPT piyasaya çıktığında, Sora gibi görüntü üreticilerinde olduğu gibi, etkilenmemek zordu. Bir süre gerçekten de hızla daha iyiye gidecekmiş gibi göründüler. Ancak ChatGPT’nin son sürümünün beklentileri karşılamayan çıkışından (ve Sora’nın sonlandırılmasından) önce bile OpenAI’ın kazıyabileceği yararlı eğitim verilerinin tükenmeye başladığına ve erken dönemdeki devasa gelişme dalgalarının ardından bütün bu stratejinin azalan getirilerle karşı karşıya olduğuna dair işaretler vardı. Dahası, internetteki sentetik içeriğin hızla artması, gelecekteki modellerin eğitim verilerini bozuyor gibi görünüyor.
Sektörde mali çıkarı bulunmayan uzmanların çoğu, teknoloji şirketlerinin CEO’ları ve Silikon Vadisi’nin diğer önde gelen isimlerinin YZ’nin geleceği hakkında ortaya attığı abartılı iddialara kuşkuyla yaklaştı. Fakat YZ modelleri yakın gelecekte kayda değer ölçüde gelişemese bile bunun, fırsatçıların ekonominin neredeyse her sektörüne YZ “çözümleri” dayatma dalgalarını durdurmayacağından emin olabiliriz. Kamu ve özel sektördeki pek çok karar vericinin, insanca ücret ödemekten kaçınmanın parlak ve yeni her yolunu seve seve benimseyeceğini de düşünebiliriz. Bu çözümlerin son birkaç yılda dünyanın her yerinde ne kadar saldırgan biçimde pazarlandığı ve benimsendiği düşünülürse, medya kuramcısı McKenzie Wark’ın sözlerini başka türlü ifade etmek gerekirse YZ balonu sonunda patlasa veya sönse bile kalıcı olmaya gelmiş gibi görünüyor.
Bu yeni nesil YZ modellerinin, büyük ölçüde ne olup bittiğinden habersiz bir nüfusun üzerinde başıboş bırakılmasının üzerinden iki yıldan fazla zaman geçti. Bununla birlikte Silikon Vadisi’nde, önceki metaverse ve Web3 çılgınlıklarını kıyaslandığında son derece aklı başında ve ölçülü gösteren bir altına hücum başladı. Dünyanın en zengin şirketlerinden birçoğu, yapay genel zekâ ve dolayısıyla —en azından kendi inançlarına göre— insanlığın geri kalanı üzerindeki hâkimiyetlerini güvenceye almak için ölçeği neredeyse tahayyül edilemeyecek kadar büyük (ekolojik açıdan da akıl almaz ölçüde vicdansız) para ve enerji yığınlarını yakıp tüketiyor. Risk bundan daha yüksek olamazdı.
Peki teknolojinin şimdiye kadarki toplumsal etkileri neler oldu? Akademinin bütün yapısı, hem öğrencilerin sohbet botlarını yaygın biçimde kullanmasıyla hem de belki daha vahimi, yarım yamalak YZ çözümlerinin kanlı canlı profesör ve eğitimcilerin boğazından aşağı zorla tıkıştırılmasına duyulan hevesle kökten aşındırılıyor. Yazılım mühendisliği, illüstrasyon, seslendirme ve çeviri gibi bazı sektörlerde işsizliğin arttığına ilişkin ciddi işaretler var; fakat bunun uzun vadede nasıl gelişeceğini öngörmek için henüz çok erken. Dünyanın her yerinde yüzlerce avukat, uydurma kaynaklar ve emsal kararlar içeren hukuki belgeler sunarken yakalandı. Her türden dergi, akademik yayın ve yayınevi ya anlamsız ya da can yakacak kadar basmakalıp YZ üretimi yazıların istilasına uğruyor (bazıları bunları insan ürünü içeriklerle birlikte yayımladı). OpenAI herkesin bildiği bir ad hâline gelmeden çok önce de otomatik etkinliğin hareketli lağımları olan en büyük sosyal medya platformları, artık “YZ posası” diye adlandırılan içeriklerle dolup taşıyor. Durum özellikle X ve YouTube’da vahim. Google, arama sonuçlarının en üstüne bir “YZ özeti” koymaya başladı; böylece gazetelerin —özellikle yerel ve bağımsız yayınların— ve diğer bilgi sağlayıcıların çok büyük miktarda trafik kaybetmesi güvence altına alındı. Oysa bunlar, Google ve diğer platformlar yüzünden onlarca yıldır reklam geliri kaybediyordu. Bunun zaten kırılgan olan medya ekosistemi üzerinde neredeyse kesinlikle yıkıcı etkileri olacak.

YZ üretimi meyve slop
Üretken YZ’nin bir tüketici ürünü olarak kitlesel ölçekte erişilebilir hâle gelmesinin en göze çarpan toplumsal etkisinin internette düzenbazlık, dolandırıcılık ve genel anlamda sahtelik artışı ile içeriklerin bilişsel ve yaratıcı niteliğinde genel bir düşüş olduğunu söylemek abartı değildir. Altmış yaşın üzerindeki insanların çoğu artık neyin gerçek olup neyin olmadığını hiç bilmiyor gibi görünüyor. Kabul etmek istediğimden daha hızlı biçimde, genç kuşakların başına da aynı şey gelmeye başlıyor. Belki daha önemlisi, YZ’ye hücum ABD’nin büyük teknoloji şirketlerinin çoğunun kamuya dönük tutumunu sera gazı salımlarına ilişkin hafif bir kaygıdan, veri merkezleri ve bunların tükettiği enerji konusunda “kaz babam kaz!” yaklaşımına çevirdi. Botları terapist, sevgili ve sırdaş yerine koyduğu için psikoza giren, hatta cinayet işleyen veya intihar eden insanların giderek artan sayısını da unutmayalım.
Hakkını teslim etmek gerekirse bu YZ modelleri ikna edici metinler ve videolar üretebilir, pek çok senaryoda bilişi taklit edebilir. Ayrıca devasa miktarda veriyi etkileyici bir kesinlikle düzenleyip özetleyebilirler (gerçi hatasız olmaktan çok uzaktırlar). Sınırlılıklarına rağmen YZ modelleri, pek çok farklı meslekten insan tarafından makul biçimlerde yardımcı araç olarak zaten kullanılıyor — fakat MIT’nin 2025 tarihli bir çalışmasına göre YZ’yi benimsemiş şirketlerin yüzde 95’inde üretkenlik kazanımları yok denecek kadar az. Bu araçların “halüsinasyon gördüğünü”, yani olgusal gerçeklermiş gibi sundukları asılsız sonuçlar ürettiklerini belirtmek hayati önem taşıyor. Bu terim yanıltıcıdır; çünkü makinenin yeterli sonuçlar üretirken “gerçek” bir algı yaşadığını, yetersiz sonuçlar üretirken ise “çarpıtılmış” bir algı yaşadığını ima eder. Oysa istatistiksel açıdan makine için her iki üretim süreci de özünde aynıdır.
Kısacası bu içerik üreticileri, algı ve bilişin son derece etkileyici —hatta tekinsiz— taklitçileri ve gerçekten olağanüstü bilgi düzenleyicileri olabilir. Ancak terimin anlamlı hiçbir karşılığında akıl yürütemezler. Bilinçli olmaya uzaktan yakından yaklaşmış değillerdir. Genel amaçlı ve insan düzeyinde bir zekâya doğru doğrusal biçimde ilerliyor gibi de görünmüyorlar. (Fiyasko çıkan GPT-5’in ardından, en hezeyanlı YZ meraklıları bile bunu kabul etmeye başlıyor.) Buna rağmen The New Yorker ve The Guardian gibi köklü yayın organlarının YZ bilinci ihtimalini ciddiye aldığını hâlâ görüyoruz. “Hizalama” insanlığın karşı karşıya olduğu en büyük varoluşsal riskmiş gibi, kontrolden çıkan bir YZ’nin insanlığı yok etme tehlikesi üzerine gevezelik etmeleri için önde gelen kurumlara hâlâ milyonlar veriliyor.
Bir egemen sınıf ve çevresindeki dalkavuklar, iktidarlarının temelini oluşturan toplumsal gerçekliğe ve ekonomik güçlerinin dayandığı teknolojik altyapıya nasıl bu kadar derinden yabancılaşabilir? Bu insanların hepsi gerçekten bu kadar zengin ve bu kadar aptal olabilir mi? Yanıt gür bir “evet”tir. Fakat bu aptalca düşler yoktan çıkmıyor. Bu YZ kodamanları ve risk sermayesi yatırımcıları, “etkili özgecilik” ve “uzunculuk” gibi marjinal ideolojilerin şekillendirdiği baloncuklar içinde, temelde alternatif bir gerçeklikte yaşıyor olsalar da YZ hakkındaki en saçma fikirleri geniş ölçüde paylaşılan toplumsal fantezilerden doğuyor. Dijital teknolojinin toplumumuzdaki fiilî egemen hegemonyayı oluşturması, onun aynı zamanda toplumun bilinçdışının en derin ve karanlık bölgelerinden biri olmasına engel değildir.
Bu şirketlerin yakıp tükettiği muazzam para yığınlarını açıklayan şey elbette yapay genel zekâ (AGI) hayalidir. Bu uygarlık dönüm noktasına ulaşmak, son birkaç yılın akıl almaz israfından ve yakın gelecekte yapılacağı öngörülen daha fazla israftan sonra kâr edebilmelerinin muhtemelen yegâne yolu olacaktır. Nvidia’nın CEO’su kısa süre önce, on yılın sonuna gelindiğinde YZ’ye yapılan toplam yatırımın 3 ila 4 trilyon dolara ulaşabileceğini tahmin etti. Ancak “AGI” teriminin —teknik literatürde yaygın biçimde kullanılmasına karşın— bir kavram ya da bilimsel hedef olarak açıkça tanımlanmadığını belirtmeliyiz. Kimilerine göre bir makine neredeyse bütün bilişsel alanlarda insan benzeri zekâ geliştirdiğinde AGI’ye ulaşılmış olacak; kimilerine göreyse AGI, kendi kendine uyum sağlama ve genişleme konusunda potansiyel olarak sonsuz bir kapasiteye sahip, bütünüyle yeni türde özyinelemeli bir genel zekâdır. En abartılı tasvirler ilahi olanı çağrıştırır. “AGI”nin temeldeki bu muğlaklığı, CEO’ların, mühendislerin ve yatırımcıların terimi bir tür ruhani veya ontolojik kaçınılmazlıkmış gibi gelişigüzel kullanmasını engellemiyor.
Gazeteci Émile Torres’ten filozof Fabian Ludueña’ya kadar birçok kişinin belirttiği üzere tekno-ütopik hayaller çoğu zaman tanıdık dinî mecazların dünyevi kılığa bürünmüş hâllerinden ibarettir. Pek çok transhümanist, yeni bir baba arayan hayal kırıklığına uğramış Hristiyanlardan ya da anne sorunları olan gnostiklerden başka bir şey değildir. Daha eksantrik tiplerden bazıları bunu son derece açık söyler. Tanrı’nın var olup olmadığı sorulan tekillik fikrinin en tanınmış savunucusu Ray Kurzweil’in meşhur yanıtı şudur: “Henüz değil.”
Simondon, daha doğmadan bu acınası psikodramalara yanıt verircesine farklı bir yaklaşım sunar ve otomasyonun teknikliğin nihai amacı olmaması gerektiğini savunur. Otomatikleştirilebilecek ve otomatikleştirilmesi gereken sayısız iş olduğu açıktır; hatta otomasyonun emek ile teknoloji arasındaki ilişkiyi bütünüyle yeniden tanımlayarak kitlesel sömürünün aşılmasına yardımcı olması düşünülebilir. Fakat her şeyi otomatikleştirip ortadan kaldırmaya yönelik mevcut hayal, nihayetinde toplumsal gerçeklikteki tüm sürtünmeyi silmek ve tam bir tüketici edilgenliği durumuna ulaşmakla —hatta sonunda Zuckerberg’in havada süzülen kafalardan oluşan metaverse’ünde ve Musk’ın Neuralink cennetinde olduğu gibi bedenin çürümüşlüğünü aşmakla— ilgilidir. Dünyadaki bütün su, sen bir daha asla tek bir düşünceyi kendi başına düşünmek zorunda kalma diye; ChatGPT’nin, Anthropic’in veya Alphabet’in golemi, paran yetiyorsa uşağın ve seks kölen olabilsin diye tüketilmelidir. Doğanın bütünüyle araçsallaştırılması olarak kavranan modern Batı teknolojisinin ve güneşli Kaliforniya’da tasarlanmış yeni, sentetik bir tanrılığın vardığı son nokta budur.
“Yapay zekâ” denilen çağda toplumsal tahakküm hangi yeni biçimleri alacak? Bunu söylemek için henüz çok erken görünüyor; fakat gerçek şu ki bu modeller ortaya çıkmadan önce bile katman katman otomatiklik ve sahtelikle kuşatılmış bir toplumda yaşıyorduk. Yüksek frekanslı işlemlerden yargı kararlarına ve özgeçmişlerin elenmesine yardımcı olan algoritmalara, otomatik telefon aramalarından insansız hava araçlarına, spam ve SEO etrafında sürekli gelişen silahlanma yarışına kadar pek çok toplumsal iş zaten kusurlu otomatik sistemler üzerinde yürüyor. En azından, türev içerik üreten bu araçların ve otomatik karar verme sistemlerinin özensiz bir dünyayı daha da özensiz hâle getireceğini öngörebiliriz. Kapitalist “dilsiz zorlama”nın, kurumsal Muzak’ın ve teknokratik sorumsuzluğun hüküm sürdüğü acımasız bir dünya daha da zorlayıcı ve acımasız hâle gelecektir.
YZ’nin algoritmik yönetimin ve kronopolitik denetimin zaten kökleşmiş yapılarına eklemlenmesi, Brezilyalı medya kuramcısı Paula Cardoso’nun ileri sürdüğü üzere “mümkün olanın alanının muhtemel olanın alanına” çarpıcı biçimde indirgenmesine yol açacaktır. Bu modellerin ekonomik ve kültürel üretimde kitlesel olarak benimsenmesi, insan yaratıcılığını oluşturan açık uçlu potansiyellik ve imkân alanını, özyinelemeli istatistiksel mükerrerliğin kasvetli bir mekânına dönüştürecek gibi görünüyor. Yerleşik her önyargı güçlendirilecek, her yapısal ayrımcılık yeniden üretilecek, her kör nokta çoğaltılacak.
Bu ürünlerden nefret eden ben bile onlarla ilk etkileşimimde bir parça hayranlık, hatta neşe hissettim. Bu sistemler gerçekten de tuhaf bir sınırın aşıldığına işaret ediyor. Onlarla gerçekten oynayıp denemeler yapacak zamanı bir gün bulabilirsek, insan yaratıcılığından daha hangi acayip yapay dünyaların doğabileceğini kim bilebilir? Bu alanda herhangi bir şeyi kesin olarak öngörmek çok güç olsa da en azından, her şeye kadir insan biçimli makine mitinin peşinden koşmanın; yalnızca son derece güçlü kişileri, hepsi aynı filmleri izlediği ve aynı tekno-zaferci anlayışa bağlı kaldığı için kendine çeken, suç teşkil edecek ölçüde müsrif bir yanılsama olabileceğini düşünmeliyiz. Balon patlarsa —ya da belki özellikle hızlanıp başka bir şeye dönüşürse— bilinmeyen bilişsel topraklara yapılan böylesine çılgın bir yolculuğun, böylesine uğursuz bir siyasi anda, yeryüzündeki en kötü insanlardan bazılarınca yönetilmiş olması tam anlamıyla bir felaket olacaktır. Proto-faşist hükümetlerle pervasız şirketler arasındaki tehlikeli iç içelik, her dönemeçte mümkün olan en kötü tercihlerin yapılmasını güvence altına alıyor. DOGE’da ya da ICE ile Palantir arasında gördüğümüz yıkıcı sinerjiler henüz başlangıç olabilir.
Matteo Pasquinelli’ye göre mevcut YZ neslinin başlıca işlevi, emeği ve toplumsal ilişkileri soyutlamak; genel zekânın kolektif olarak birikmiş emeğini tescilli yönetim ve denetim yapılarına dönüştürmektir. Sinir ağları, her karmaşık teknoloji gibi ama daha da derin bir düzeyde, zamana ve mekâna yayılmış muazzam kolektif çabaların cisimleşmiş hâli; nihayetinde bütün insanlığı kapsayan sayısız anlamlı hareketin billurlaşmasıdır. Bu mimarilerin, kelimenin tam anlamıyla var olan diğer her şey pahasına yalnızca hissedar değerini artırmaya adanmış kuruluşların içinde geliştirilmesi, kendine özgü bir sapkınlıktır.
Genel olarak teknolojiye, özel olaraksa dijital teknolojiye ilişkin hâkim tahayyül öylesine derinden yabancılaşmıştır ki bizi yöneten oligarşik CEO’lar bile kendi değer üretim sistemlerinin altyapısal ve ekolojik sınırlarından habersiz görünür. Tekrarlamakta yarar var: Teknolojinin toplumumuzdaki egemen hegemonyayı oluşturması, onun aynı zamanda toplumun en derin kör noktalarından biri olmasına engel değildir. Dijital teknoloji ortak yarar için özgürleştirilmedikçe hiçbir demokratik veya sosyalist gelecek mümkün olmayacaktır. Daha iyi bir dünyanın hayalini kurmayı bile zar zor biliyorsak onu hiçbir zaman inşa edemeyiz.
Notlar
- Sinirsel Bilgi İşleme Sistemleri Konferansı’nda sunulmuştur, Long Beach, Kaliforniya, 2017
A. Challapally vd., The GenAI Divide: State of AI in Business 2025 (MIT NANDA, 2025).
Örneğin: Robert Booth, “Can AIs Suffer? Big Tech and Users Grapple with One of the Most Unsettling Questions of Our Time” , The Guardian, 26 Ağustos 2025
Caleb Naysmith, “Nvidia’s Jensen Huang Calls Its New Technology a ‘$4 Trillion Infrastructure Opportunity’ and They’re Just ‘In The Beginning of This Buildout’” Yahoo! Finance, 2 Eylül 2025
Sermayenin “dilsiz zorlaması” hakkında bkz. Søren Mau, Mute Compulsion: A Marxist Theory of the Economic Power of Capital (Verso, 2023).
Paula Cardoso, “Futuros Maquínicos: racionalidade e temporalidade nos algoritmos da Inteligência Artificial” (Doktora tezi, ECO-UFRJ, 2024), 20. İngilizce çeviri yazara aittir.
Matteo Pasquinelli, The Eye of the Master: A Social History of Artificial Intelligence (Verso, 2023).

